Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Hercule Poirot ve Gri Hücreler

ilham alınan eser

Agatha Christie Romanları

Tuhaf, sıra dışı yâhut saçma. Ama gerçek ve tüm gerçek hikâyeler gibi kurguyu yapan kader, senaryo doğaçlama ve yönetmen de bir çift göz. “Görmediğime inanmam”cılardan iseniz bir an önce mekânı terk edin derim, üstüne de eklerim “Ya kör olsaydın?”

Nükhet’in -ki sevdiğim bir arkadaşımdır- on dokuzuncu yaş günü partisine davetliydim. Parti insanı değildim ama cumartesi günümü evde oturarak geçirmek istemediğimden ve aslına bakarsanız büyük sürprizi de merak ettiğimden diğer kızların peşine takılarak doğum gününe gittim. Alışveriş merkezi yolumuzun üstündeydi; biraz tuzlu mağazalardan birine girdim ve markaya parayı ödeyip çıktım. Geniş çeperli bir şapka almıştım. Nükhet, İngiliz asilzâdesiymiş de hastanede karışmıştı sanki; oysa çiğ köfte zinciri olan bir babanın kızıydı. Zengindi evet ama asilzâde hayır. Nereden geldiğini anlamadığım bu çelişkili özelliğine rağmen sevdiğim bir özelliği var ki arkadaşlarım içinde en saf kalpli de odur. Evet, evet biz kızlar yalan söylemeyi severiz ama bize yalan söylenmesini –işte orada dur. Nükhet iyidir, Aslı da Rüya da… Gel gör ki arkadaşım olmasına rağmen bir türlü yıldızımın barışmadığı Sude için… Neyse, belki de sorun bendedir.

Nükhet partiyi evinde verecekti; dışarıda bir mekân kiralayabilirdi en güzelinden daha önce yaptığı gibi ama bu yıl evde kutlamakta ısrarcıydı nedense. Yalan yok, eğer Nükhet’in arkadaşı olmasaydım böyle ihtişamlı bir eve adımımı atabilir miydim ömrümde bilmiyorum. Zira orta direk bir aileydik biz. Memur bir baba, mahalle terzisi bir anne. İki de kardeşim vardı en yaramazlarından: Rahmetli babaannemin adını yaşatan Elmas ve dizi oyuncusundan aşırılmış ismiyle Tolgahan. Nükhetler bu eve yeni taşınmışlardı ve ben kapıdan içeri girerken bunları düşünüyordum; dekorasyon meraklısı kardeşim Elmas, bu evi görse bayılırdı herhalde. Ev daha dışından kendini belli ediyordu, “Hey sen orta direk, geçiş belgelerin hazır mı?” der gibi. Belge değil de duygu bütünlüğüm bozuldu birden. Ne kadar iyi hislerle doldurmaya çalışsak da şu göğüs kafesindeki et parçasını, şeytan hep bizden bir adım önde hareket ediyordu. Dolayısıyla onun dediği oluyordu. Kıskanmıştım biraz. İnanmadınız biliyorum. Biraz değil çok kıskanmıştım, gıpta etmekle kalsaydım iyi olurdu belki ama dedim ya şeytan işte, iyi şeylerin tadını sevmiyor. Kıskanmak şekere bulanmış unlu gıda gibi, yasak ama tatlı, hem de çok. Ama onu ben öldürmedim. Nükhet’i diyorum çok kıskandım evet ama onu ben öldürmedim.

Kafanız karıştı biliyorum. Kendi doğum günü partisinde pastasını kesmiş, dileğini tutmuş -ölmeyi dilemediğini varsayıyorum- dansını etmiş ve hediyelerini açmıştı. Müzik son ses çalmaya devam ediyordu; ne olduysa birden herkes koşuşturmaya başladı. O sırada kendimizi müziğin ritmine kaptırmış karşılıklı oynuyorduk Aslı’yla. Rüya geldi müziği kapattı. Neden kapattığını sordum, ağzından “Nükhet!“ çıktı. Aslı’yla birbirimize baktık. Evde bir tuhaflıklar oluyordu. Kızın peşinden gittik. Nükhet, yatak odasıyla banyo kapısının karşılıklı olduğu holde uzanmış yatıyordu. Bütün kızlar gibi ben de bir çığlık kopardım. Sude, Nükhet’in yanına çömelmiş nefesini kontrol ediyordu. Başını iki yana salladı, “Ölmüş” dedi. Ölmüş mü öldürülmüş mü? Aklımdan hızlıca geçen bu soru bulutu, diğer kızlara da ulaşmış olmalı ki hepsi şüpheci gözlerini üstüme dikti. Yoksa Nükhet’i ben mi öldürmüştüm? Katil ben miydim? Değildim elbette ama kızları buna nasıl ikna edecektim? Belki de kimse öldürmemişti Nükhet’i, belki kendisi kıymıştı canına. Olamaz mıydı yani? Hem oyunun başından beri uyguladığı yanlış taktiklerine hepimiz şahit olmuş ve şakasını da yapmıştık aramızda. “Nükhet şişman, gözlüklü ve zenci değilsin. Ne bu acelen?” diye. Hamleleri onu ölüme götürmüştü işte. Yine de doğum günü kızının ilk ölen olması işte bu şaşırtıcıydı.

Nükhet’in Amazon alışveriş sitesinden üç ay önce sipariş verdiği “Agatha Christie’s Murders” adlı yeni satışa çıkmış bir kutu oyunuydu oynadığımız. Sınırlı sayıda üretilmiş bu oyunun yapay zekânın kullanıldığı ilk oyun olması da işin en heyecan verici yanıydı kuşkusuz. Kutudan üç boyutlu bir malikâne maketi, bir alarmlı saat, suç aleti olarak gerçeğiyle birebir oyuncak üç ilaç şişesi, morfin, şırınga, zehir, mektup açacağı, hançer, silah, kurşun; gerçek olaraksa kalınca bir ip ve mor bir fular çıkmıştı. Christie’nin meşhur Belçikalı dedektifi Hercule Poirot’yu canlandıran, otuz santim boylarında bir oyuncak daha çıkmıştı kutudan. Yapay zekâ yüklenmiş bir dedektif oyuncağı. Polisiyenin kraliçesinin sadık okurları olarak oyunun satışa çıktığını görünce sevinçten deliye dönmüştük. Ne ki oyun fahiş bir fiyata satılmaktaydı. Allahtan Nükhet, yeni yaşına bu hediyeyle girmek istediğini sevgili babasına bildirmişti ve parayı sorun etmeyen babası hemen kabul etmişti biricik kızının bu isteğini. Üç ay sonra, yani doğum gününden bir gün önce beklediği kargo gelince tek tek hepimizi aramış, “Doğum günüme muhakkak geliyorsun. Bak bahane istemem. Sürprizim var” demişti. Kutu oyununun gelmiş olmasına hiç ihtimal vermemiştik. İnternetten okuduğumuz yorumlara göre oyun altı aydan önce gelmiyordu çünkü.

Pastayı kesip yedikten ve biraz da popüler şarkılarla oynadıktan sonra, Nükhet merakla beklediğimiz sürprizi açıklamıştı. Biz kızlar da en tiz çığlıklarımızla sürprize ne kadar sevindiğimizi göstermiştik arkadaşımıza. Oyunun kurulumunu çabucak halledip geçmiştik başına. En büyük atan başlıyordu, Nükhet de altı atarak oyunu başlatmıştı. Evet, hep şanslıydı Nükhet; belki de şu hayattaki tek şanssızlığı aylardır yolunu gözlediği ve bol para ödediği şu oyunda ilk ölen olmasıydı. Oyunun ilk yarım saatinde çözülmeyi bekleyen bir ölüm vakası olarak rolünü aldı Nükhet. Bize düşense sevgili yumurta kafalı dedektifimizin sorularına cevap vermemiz, bu sırada işleyeceksek bir cinayet işlememiz, tanık yâhut sanık olmamızdı. Tabii tüm bunlar attığımız zarlarla şansımıza, yaptığımız hamlelerle zekâmıza bağlıydı. Yapay zekâyı kandırabilecek kadar zeki miydik, işte bunu hep birlikte görecektik.

Nükhet, kutu oyununun malikânesinde banyoyla yatak odası arasında, yerde öylece yatıyordu. Ben ve Aslı, malikânenin eğlence odasında buluşmuş, Coldplay şarkılarıyla karaoke yapıyorduk. Nükhet bu kez üç atarak ölüme gitti. Dört atsa kütüphaneye gidecek, Dickens’ın “Büyük Umutlar”ını okuyacaktı belki ya da beş atsa mutfağa inecek, apple crumble yiyecekti. Ama üç attı; yatak odasıyla banyo arası, lepiska saçlarını taş zemine yayarak. Ne bir kan damlası vardı yerde ne de görünürde bir suç âleti. Ama ölüydü işte. Kalbi durmuştu. Ambulansı çağırmak yerine Hercule Poirot’yu çağırdık, zira oyunun kuralı buydu. Bastık Poirot’nun “on” düğmesine.

“Kusursuz cinayet yoktur” diye girdi söze.

Bastık kahkahayı. “Ayy çok heyecanlı, bakalım beni kim öldürdü?” dedi Nükhet, gülerek.

Ama Poirot “Güzel bayan, tam da bu sebeple buradayım.” deyince şaşkınlık ve korku pat diye oturdu gözlerimize. Hayır, Poirot’dan değil elbette; Poirot’nun beyin aksamına yerleştirilmiş, küçük gri hücrelerini çalıştıran o yapay zekâdan korkmuştuk.

İşin ilginci aksanlı İngilizce de konuşmuyordu, sanki bizim topraklarımızda doğmuş büyümüş gibi anlaşılır bir Türkçe’yle konuşuyordu. Oyun ödenen parayı hak ediyordu. Otuz farklı dil seçeneği olması, işte bu muazzamdı.

Oyunun kurallarını okuyan Aslı, “Yaptığımız hamleleri Poirot’ya söylememiz gerekiyormuş” dedi “En başından mı?” dedim zira oynayalı yarım saat olmuştu ve saymadığımız pek çok hamle yapmıştık. Aslı “Evet” dedi “galiba yanlış oynadık.” Nükhet girdi söze “Olsun” dedi “Biz birkaç hamle öncesinden başlayalım, madem yapay zekâ, bulsun o zaman katilimi, değil mi ama?”

Tam bir şey söyleyecektim ki Poirot girdi söze:

Ooo mon ami, katilin aramızda ama onu köşeye sıkıştırmam için bana biraz zaman ver.”

Hep böyle yapıyordu. Küstah bir bilmişlikle ve yardımcısı Yüzbaşı Hastings’i de küçümseyerek -ayak işlerine onu koşturuyordu- büyük resmi hep o görüyordu. Ama itiraf etmeliyim ki biz onu böyle seviyorduk.

Yaptığımız son hamleleri Poirot’ya anlatırken zil çaldı. Gelen Alper’di, Nükhet’in kardeşi. Matematik kursu iptal olduğu için eve dönmüştü ne ki onun sevindiği şey bizim sıkıntımız olmuştu. Zira laf anlamaz Alper, ablasının tüm cezbedici tekliflerine rağmen odasına çıkmamış, tepemize dikilmişti. Oyuna katılmak istiyor, oynamazsa bize rahat vermeyeceğini söylüyordu. On yaşında şımarık bir veledin gazabından korkmalı mıydık? Kesinlikle evet. Nükhet, Alper’le küçük çaplı bir çatışmaya girmişti ki Hercüle Poirot’nun sesi Nükhet’in Alper’e güdümlediği elini havada bıraktı.

Oh Mon Dieu! İşte benim sadık dostum Yüzbaşı Hastings!”

Biz olanları anlamaya çalışırken Alper, ablasının elinden kurtulup Poirot’nun karşısına geçmişti çoktan.

“Hercüle Poirott… Abla baksana ya, aynısını yapmışlar!”

Non non genç adam, Poyrot değil PU-A-RO…”

“Puaro?”

Oui oui genç adam, PUARO”

“Ben de oynayabilir miyim Bay Puaro?

Enchanté genç adam, ooo pardon sadık dostum Yüzbaşı Hastings, s’il vous plaît, benim için delilleri toplayabilir misin?”

“Eheheh, çok matrak bu ya! Kim öldürüldü abla?”

“Ben öldüm gerizekâlı!”

Neyse ki Poirot söze girdi de Nükhet sinir harbine ara verdi.

“Hastings, söyler misin Matmazel Nükhet, en son kiminle konuşmuştu?”

Alper sırıtarak koltukta oturan ablasına seslendi:

“Ablaa, en son kiminle konuştun?”

“Bana sormayacaksın zevzek, oyuna bakacaksın. Allahım yaa!”

Alper, safça oyuna baktı ama işin içinden çıkamadı. Sude koştu imdadına.

“Benimle konuştu Alper… Çok pardon, Yüzbaşı Hastings. Mutfakta içecek bir şeyler ararken yanıma geldi. Partiyi beğenip beğenmediğimi sordu. Ben de her zamanki gibi paraya kıydığını söyledim. O da babasının hediye ettiği atının son yarışta birinci geldiğini, çok para kazandığını falan söyledi…”

Belçikalı sevimli dedektifimiz, Sude’nin mâli durumunu sorunca Sude de “Londra şehir merkezindeki evim, ipotekte. Kırsaldaki evim ise nereden çıktığı belli olmayan bir yangında kül oldu. Sigorta şirketiyle uğraşıyorum.” diye cevap verdi.

“Matmazel Aslı, olay sırasında Matmazel Nur’la birlikte eğlence odasında karaoke yaptığınızı söylediniz. Nur Hanım ile maktulün arası nasıldı? O gece parti ve maktul hakkındaki görüşlerini sizinle paylaştı mı?”

Poirot’ya şaşırmıştım ama Aslı’nın cevabına daha fazla şaşırdım.

“Aslında Mr. Poirot, bir şeyler söyledi evet… Nükhet’in gösteriş budalası olduğunu, kendisini asilzâde gibi gördüğünü ama gerçekte sonradan görmenin teki olduğunu… Bir de ondaki para bende olsa bak öyle mi giyinirdim gibi bir şeyler söy…”

Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. “Nee?” dedim “Saçmalıyorsun. Yok öyle bir şey.”

Üzerinde frak, ellerinde deri eldivenleri, başında melon şapkası ve ayağında siyah rugan ayakkabılarıyla David Suchet’yi karşımda görür gibi oldum, yapay zekâlı oyuncak Poirot başını bana doğru çevirince. Sanki bir oyunun içinde değilmişiz de gerçek bir cinayet vakasının zanlılarıymışız gibi. Aslı doğruyu söylemiyordu ne ki sevimli dedektifimiz bana değil ona inanmış görünüyordu.

“Hastings, banyodaki ilaç dolabına bak mon ami, bir morfin şişesi olacaktı.”

Sıramı savdığıma sevinmiştim. Alper de Poirot’nun komutunu yerine getirmeye pek hevesliydi. Doğruca banyoya gitti ve ta ta taamm! Morfin şişesi yerinde yoktu.

“Bay Puaro, şişe falan yok burada. Ama iğne duruyor.”

“Şırınga şapşal, şırınga onun adı. Bütün gün tablet oynamaktan kafa nanay tabii!”

“Ablaaa, sen ölmedin mi yaa? Bi’ sussana.”

“Pardon, kavganızı bölmek istemem ama soruşturmanın tam ortasındayız genç bayan ve sevgili dostum Hastings.”

Alper gevrek gevrek güldü. Nükhet ise kardeşine daha fazla tahammül edemediğinden olacak “Ben kahve yapıyorum” diyerek çıktı odadan. Ortada kayıp bir morfin şişesi vardı, iyi de kimdeydi şişe? Oyun iyice kızışmaya başlamıştı. Bakalım Poirot katili bulabilecek miydi?

“Matmazel Rüya, olay saatinde neredeydiniz?” diye girdi söze. Bakışlarımız Rüya’ya çevrilmişti.

“Şeyy, kütüphanedeydim… Evet evet, bir telefon görüşmesi yapmam gerekiyordu. Salonda çok ses olduğu için… Rahat konuşamam diye… İkinci kata çıktım… Merdivenlerde Nükhet’le karşılaştım… Sanırım ağlıyordu, ne olduğunu sordum ama cevap vermedi. Koşarak indi merdivenleri. Sonra da görmedim zaten tâ ki…”

“Telefonda kiminle konuştunuz Matmazel Rüya?”

“Şeyy, Edward’la. Nişanlım, yaza düğünümüz var. Kır düğünü yapmayı planlıyoruz.”

“Matmazel Nükhet’le hiç tartışmanız oldu mu, aranız nasıldı?”

“Severdim Nükhet’i. Hayır, tartışmamız olmadı.”

Bu sefer ben atıldım “Yalan söylüyorsun” dedim “Neden Bay Poirot’ya Edward’la Nükhet’i çardakta samimi bir şekilde gördüğünü söylemiyorsun?”

Sanırım Rüya bunu hiç beklemiyordu. Kızmıştı bana, farkındaydım ama Poirot’nun tüm gerçekleri bilmesi gerekiyordu.

“Matmazel Rüya” dedi, “Matmazel Aslı’yı ne zamandır tanıyorsunuz?”

Neydi şimdi bu? Neden Nükhet’le Edward’ın yakınlaşmasını sormuyor da Aslı’yı soruyordu? Aslı’dan mı şüpheleniyordu yoksa?

“Bir yıl olmuştur sanırım. Aslı’yı çok iyi tanıdığımı söyleyemem. Edward’ın golf kulübünde tanıştık, orada çalışıyordu.”

“Artık orada çalışmıyorum” diye söze girdi Aslı. “Bay Edward’ın küçük kuzenine bakıyorum, yatalak sekiz yaşında bir oğlan çocuğu… Görseniz öyle akıllı bir çocuk ki…”

“Bay Edward kuzenini görmeye ne sıklıkla gelir?”

“Haftada üç gün muhakkak uğrar.”

“Uzun kalır mı?”

“Akşam yemeğine kalır genellikle. Neden sordunuz?”

“Orada yatılı mı kalıyorsunuz?”

“Bu neden önemli anlamıyorum ama… Evet, yatılı bakıcıyım.”

Nükhet elinde kahvelerle içeri girdiğinde, Rüya çığlığı kopardı zira suç âletlerinden ip ortada yoktu. Maktulümüz, elindeki tepsiyi az daha düşürüyordu.

“Allah iyiliğini versin Rüya, ödümü kopardın!”

“İp yok ip… Önce morfin şişesi şimdi de ip…”

Nükhet, ayağıyla dürttü Alper’i. “Yüzbaşı Hastings, uyumaa!”

Alper’in canı sıkılmıştı, sanırım Poirot’dan azar yiyeceğini düşündü zavallı.

“Çabuk” dedi “Hastings, dostum, Nükhet’in yatak odasına bak.”

Alper, koşar adım yatak odasına çıktı, biz de peşinden. Kapıyı açtığında gördüğümüz manzara dehşetti. Kaybolan ip, Nükhet’in tavanından sarkıyordu. İp boyuna geçirilmek için adeta hazır vaziyette bekliyordu.

“Buldum, ipi buldum Bay Puaro, ablamın odasında” diye bağırdı Alper.

“Tam olarak nerede Hastings?” dedi Poirot.

“Tavanda Bay Puaro, tavana asılmış.”

“Tahmin ettiğim gibi… Bayanlar ve sevgili Hastings, kütüphanede toplanın, s’il vous plaît, sanırım anlatacaklarımı duymak isteyeceksiniz.”

Hepimizi heyecan basmıştı. Nihayet Nükhet’in katilini açıklayacaktı sevgili dedektifimiz. Belki de ortada katil yoktu; odasından sarkan ipe bakılırsa intihar da çıkabilirdi. Evet, Nükhet kendini asmamıştı ama… Belki de bunu planlıyordu ama işler umduğu gibi olmadı. Biri ondan önce davrandı. Her şey olabilirdi, parti sırasında evde uşak, şoför ve aşçı olmadığına göre Nükhet’i saymazsak geriye dört kişi kalıyordu: Sude, Aslı, Rüya ve ben. Ben olmadığıma göre, geriye üç kişi kalıyordu. Sude’den şüpheleniyordum ama… Dur bakalım, Hercüle Poirot ne diyecekti?

Kütüphanede toplanmış, merakla Poirot’yu bekliyorduk. Çok geçmedi, Yüzbaşı Hastings ile birlikte içeri girdiler. Daha doğrusu Alper, Sevgili Hercüle Poirot’yu kucaklayıp oyun maketinin ortasına bıraktı. Hepimiz soluğumuzu tutmuş, Poirot’nun söze girmesini bekliyorduk.

“Bugün bu malikânede bir cinayet işlendi. İlk tanığın cesedi bulduğu saati referans alırsak ki bu 14:30’a denk geliyor, cesedin hâlâ soğumamış olduğunu göz önünde bulundurursak ve elbette cesedin bulunduğu konumun çok da gizli bir yer olmadığını da hesaba katarak… Parti sahibinin uzun süre gözden kaybolması kuşku uyandıracağı için ve kimse de Matmazel Nükhet’i aramaya gitmediği için -sorgularımda bunun aksini söyleyen bir yanıt olmadığından- maktulün 14:00- 14:30 arası öldürüldüğünü düşünüyorum. Yerde cesedin sürüklendiğini gösterecek bir işaret olmadığı için -yine sözlerinize dayanarak- maktulün bir başka yerde öldürülüp bulunduğu yere bırakılması gibi bir seçeneğimiz yok. O halde maktul, bulunduğu yerde öldürüldü. Olay yerinde herhangi bir öldürücü aletin bulunmaması ve maktulün bedeni üzerinde boğuşma izlerine rastlanmaması, maktulün katilini tanıdığını ve öldürüleceğini düşünmediğini gösteriyor… Maktulün yatak odasında bulunan ipe gelince… Tam bir saçmalık. Katil, aklı sıra bize oyun oynadı. Matmazel Nükhet’in intihara teşebbüs edeceğine, yani ruhi bir bunalımda olduğunu ve intiharı planladığını düşünmemizi istedi. Ama katilin unuttuğu ve cinayeti önceden planlamasına rağmen gözden kaçırdığı bir husus vardı ki olayı çözmemde bana çok yardımı oldu.”

Tam da tahmin ettiğim şeyleri söylüyordu işte. O ipi oraya Nükhet’in asmadığını biliyordum.

“Katil, nişanlısı Bay Edward’ın Matmazel Nükhet’le olan ilişkisini biliyordu.” diye devam etti Poirot. “Matmazel Rüya, siz saplantılı aşkınızın kurbanı oldunuz.”

Hepimiz, Rüya’ya döndük. O mu öldürmüştü Nükhet’i? Yani katil Sude değil miydi? Kabul ediyorum, Agatha Christie cinayetlerinde katili çoğu zaman tutturamazdım ama bu olayda o kadar emindim ki Sude’nin katil olduğuna. Açıkçası biraz hayal kırıklığına uğramıştım.

Rüya, öfkeyle bağırdı: “Ne münasebet! Ben kimseyi öldürmedim!”

“Öldürdünüz matmazel. Morfinle değil ama. Zehirle. Matmazel Nükhet’i siz zehirlediniz.”

“Ama morfin kayıp ve zehir şişelerini saydım, üçü de raftaydı Bay Puaro.”

Alper görevini doğru şekilde yerine getiremediği için üzgündü.

“O mon ami, evet morfin şişesinin kaybolması sadece bir kandırmacaydı. Matmazel Rüya, elinizde bir bardakla banyoya çıktınız. Matmazel Sude de beni onaylayacaktır.”

“Neyi?” dedi Sude.

“Mutfakta Matmazel Rüya’yla karşılaştınız ve su içmek için bardak aradığını söyledi size, değil mi?”

“Evet… Evet de siz bunu…”

“Gri hücrelerimi küçük görmeyin matmazel…” diyerek zekâsına vurgu yapan Poirot, kaldığı yerden devam etti anlatmaya.

“Bardağa zehri boşalttınız ve boş şişe dikkat çekeceği için içini suyla doldurdunuz. Ardından kimseye görünmeden mutfakta sizler için hazırlanmış kadehlerden Matmazel Nükhet’in kadehine zehri boşalttınız. Evet, biliyordunuz Matmazel Nükhet tıpkı Matmazel Nur’un dediği gibi gösterişe meraklıydı. Onun kadehi diğerlerinin aksine altın yaldızlıydı ve siz bunu çok iyi biliyordunuz.”

Evet demiştim, çünkü Nükhet aynen dediğim gibiydi. Gösteriş meraklısı, sonradan görme bir budala. Neyse ki olay aydınlatılmıştı ve katil ben değildim.

“Cinayet için geçerli sebepleriniz vardı. Aslında sevgili bayanlar hepinizin vardı. Ama erken davranan Matmazel Rüya oldu. Çünkü dördünüz de aynı adama âşıktınız. Ah Bay Edward, yakışıklılığı ve İngiliz aksanıyla hepinizin aklını başından almıştı.”

İşte buna çok gülmüştüm. Dördü de aynı adama âşıktı demek. Aşk için aradığım kıstasları taşımaması iyi olmuştu Edward’ın.

Oyun nihayet bitmişti. Hepimiz çok eğlenmiştik, Nükhet dışında. Ölmek hiç hoşuna gitmemişti. Soğumaya yüz tutan kahvelerimizi içmek üzere koltuğa geçtik. Rüya katil çıkmasına hiç içerlememiş gibi keyifle kahvesini yudumlarken, Sude yeni bir oyun için ısrar ediyordu. Ne ki Elmas’a söz vermiştim, akşam seansında sinemaya yeni gelen bir korku filmine gidecektik. Aslı da akşama misafirlerinin geleceğini ve annesine yardım etmesi gerektiğini söyleyince yeni oyun için sonraki haftaya sözleştik. Bu arada Alper ve Sude oyunu toplamaya başlamıştı. Ben de kahvemi hızlıca içip yanlarına gittim. Oyunu güzelce kutusuna yerleştirdik. Sude oyunu yemek masasının üzerine bırakmıştı, ben de Poirot’yu elime aldım. Gördüğüm en güzel ve tabii en akıllı oyuncaktı kendisi. Tam masaya bırakacaktım ki kısık sesle konuşmaya başladı küçük Poirot:

“Çok zeki olduğunuzu sanıyorsunuz, değil mi?”

Şaşkındım. “Anlamadım?”

“Matmazel Rüya’nın çardakta gördüğü kişi… Sizdiniz o. Edward’ın gizli âşığı… Matmazel Rüya’nın sizi zavallı Nükhet’le karıştırması işinize geldi. Ve siz Matmazel Nur, sessiz kalarak bu cinayete ortak oldunuz!”

Allahtan kızlar konuşmaya dalmıştı, yine de bizi duymalarına izin veremezdim. Poirot’nun kulağına yaklaşarak “Cinayeti çözdünüz ve dava kapandı. Hem bu dediklerinizi ispatlayamazsınız” dedim. Korkmaya başlamıştım.

“Zavallı Nükhet, Edward’la hiçbir gönül bağı olmamasına rağmen aşk cinayetine kurban gitti. Sandığınız kadar zeki değilsiniz küçük hanım!”

Daha fazla konuşmasına izin veremezdim. Bir an önce şu oyuncağı kapatıp eve gitmeliydim. Kapatmak için oyuncağı çevirdiğimde dizlerimin bağı çözüldü, kalbim sıkıştı zira Poirot “off” konumundaydı.

Oyuncağı masaya nasıl bıraktım, kızlarla nasıl vedalaştım bilmiyorum; tek bildiğim kaçarcasına evden çıktığım. Arkama bile bakmadan doğruca otobüs durağına gittim. Tek istediğim bir an önce eve gitmekti. Evet, Nükhet’i ben öldürmemiştim ama kıskançlığın zehirden daha öldürücü olduğunu aptal bir oyuncak gri hücreleriyle yüzüme vurmuştu.

Otobüs çok bekletmeden geldi. Hemen boş bulduğum koltuğa geçtim. Başımı cama dayayıp partiyi, oyunu, kızları, tüm şımarıklığı ve zenginliğiyle Nükhet’i ama en çok da Poirot’yu unutmalıydım. Ne ki otobüsün televizyonunda haber kanalı açıktı ve duyduklarım hiç de hoşuma gitmemişti.

“Ünlü polisiye yazarı Agatha Christie’nin ölümsüz kahramanı Hercüle Poirot, artık yapay zekâlı bir kutu oyunu… Belçikalı dedektifin ortaya çıktığı Christie romanı ‘Styles’teki Gizemli Olaylar’ın basımının 100. yılında ünlü oyuncak firması ‘Agatha Christie Murders’ adlı kutu oyununu satışa sundu. Dünyadan gelen yorumlara bakılırsa dehşet bir oyun bizleri bekliyor. Gelin hep birlikte yapay zekâ harikası Poirot’ya kulak verelim. Sırada haberin videosu…”

Ekrana bakmamaya çalıştım ama bu mümkün olmadı. Merak ağır bastı korkudan.

“… Neden mi? Çünkü ben senden daha zekiyim, mon ami!” diyordu videoda.

Hercule Poirot ve Gri Hücreler” için 22 Yorum Var

  1. Merhaba,
    Doğrudan söylemek istediğim şu ki: masum, samimi ve kısaca çok hoş bir öyküydü. Oyuncağın kapalı olduğunu öğrendiğimde tüylerim ürpermedi dersem yalan olur. Ancak, oyun oynanmaya başlanana kadar kü kısımda anlatılan, ana karakterin Nükhet’in zenginliğine olan yaklaşımı daha sonra hiç kullanılmadığı için biraz havada kalmış gibi geldi. Sırf kıskançlığından Nükhet’i gerçekten öldürmeye çalışsa ve oyuncak dedektifimiz bunu ortaya çıkarsa daha enteresan bir son olabilirdi (lütfen bu önerimi öykünüze müdahale olarak görüp, beni yanlış anlamayın). Seçilen kurgu ise son derece başarılı.
    Elinize sağlık.

    1. Merhaba,
      Öykümü beğenmenize sevindim.
      Gelelim Nükhet’e; Nükhet’in kıskançlığını ilk evrede verdim evet ama öykünün diğer sahnelerinde de verdim esasında ve finalde de. Sorgulama sırasında Nur karakteri, Nükhet’e olan duygularını bize ifşa ediyor aslında.
      Gerçek bir cinayet, öyküyü sıradan bir polisiyeye çevirirdi fikrimce; kutu oyununda olması bana daha yaratıcı geldi.
      “Evet, Nükhet’i ben öldürmemiştim ama kıskançlığın zehirden daha öldürücü olduğunu aptal bir oyuncak gri hücreleriyle yüzüme vurmuştu.” Bu cümle, oyunun bel kemiği aslında. Hem Nur karakterini hem kıskançlığı güzel verdiğini düşünüyorum.
      🙂

  2. Öznur hanım, daha önce hiç Agatha Christie romanı okumadım ama bu sıralar polisiye kitaplara ilgim artmaya başladı. Hikayenizi de bu yüzden çok keyifle okudum. Elinize sağlık.

    1. Merhaba,
      Öykümü beğenmenize sevindim. Açıkçası Agatha Christie hayranıyım -ve Hitchcock- bu temayı görünce de aklıma ilk gelen iki isimden Agatha’yı seçtim. Agatha okumayı düşünürseniz On Küçük Zenci’yi, süper bir polisiye okumak istiyorum derseniz Grange’ın Siyah Kan kitabını şiddetle tavsiye edebilirim 🙂

  3. Merhabalar. Çok çok keyifli bir öyküydü. Özellikle giriş çok başarılıydı ve öyküyü okumaya itiyor. Birazcık kapalıydı öykü. Gizem katmış hikayeye, güzel bir renk olmuş. Ben Nukhet’in gerçekten ölüp ölmediği konusunda birazcık sendeledim ama sonunda bir karara varabildim ve bu hali çok daha ilginçti. Metin her zamanki gibi kusursuzdu, daha sade bir dil kullanmışsınız bu kez. Öykü ve karakterler açısından da gereken buymuş gibi duruyor. Diyaloglar harikaydı, konu da öyle. Finalini de başarılı buldum. Bu güzel öykü için teşekkür ediyorum. Ellerinize, kaleminize sağlık diyerek gelecek seçkilerde de görüşebilme ümidiyle.

    1. Merhaba,
      Öykümü beğenmenize sevindim. Güzel yorumunuz için teşekkür ederim. Nükhet’in ölümünü gerçek bir ölüm gibi anlattım, ardından kutu oyununa geçiş yaptım. Aslında burayı iyi verdiğimi düşünüyorum, neden sendelediniz? 🙂
      Evet, bu öykümde dil daha sade. Olayı anlatan karakter on dokuzunda bir genç kız, ee bir de parti kurguladım mekan olarak. Dediğiniz gibi öykü ve karakterlere en uygunu buydu çünkü.
      Bir de iş polisiye olunca biraz gizem de kaçınılmaz oluyor 🙂

      1. Tekrar merhabalar. Elbette o kısmı güzel vermişsiniz, sorun benimle ilgili biraz. Şu kısım:

        ”Rüya geldi müziği kapattı. Neden kapattığını sordum, ağzından “Nükhet!“ çıktı. Aslı’yla birbirimize baktık. Evde bir tuhaflıklar oluyordu. Kızın peşinden gittik. Nükhet, yatak odasıyla banyo kapısının karşılıklı olduğu holde uzanmış yatıyordu. Bütün kızlar gibi ben de bir çığlık kopardım. Sude, Nükhet’in yanına çömelmiş nefesini kontrol ediyordu. Başını iki yana salladı, “Ölmüş” dedi.”

        Çok güzel yazılmış bu arada ve de gerçek duruyor. Ve bu sahne ben öyküyü okumaya devam ederken aklımın bir köşesinde sürekli durdu sanırım. Bir şekilde bu oyunun gerçek bir cinayete dönüştüğünü ve bu sahnenin flashback olduğunu düşünmüşüm 🙂 Çarpıcı bir sahne ve ben de bir gerilim sever olarak odak noktası almışım ve bu hata zihnimi perdelemiş. Sonrasında tekrar okuyarak işin içinden çıktım.

  4. Merhabalar Öznur Hanım,
    Öykünüzü çok beğendim. Dedektif hikayeleri her daim ilgimi çekmiştir. Kurgu içinde kurgu olması da ayrıca hoş olmuş. Kaleminize sağlık. Keyifli bir öyküydü.

    1. Merhaba,
      Öykümü beğenmenize sevindim. Her öykümde kendimce gerek dil, gerek anlatım gerek kurgu… esasen her şekilde bir yenilik peşindeyim. Bu öykümde de bir şeyler denedim.

  5. Merhaba;

    Çok hoş, eğlenceli, inceden örülmüş bir öykü. Heyecanla okudum. Ellerinize, yüreğinize sağlık.

  6. Merhaba Öznur Hanım,

    Keyifli bir öyküydü. “Gerçek mi oyun mu?” diye kendi kendime sorgularken, kendimi David Fincher’ın The Game filminin içindeymiş gibi hissettim. Her an bir yerden bir ters köşe yiyeceğim korkusuyla okudum öykünüzü. Hikayeyi, bilinçli olarak gerçek ve kurmaca arasında askıda bıraktığınızı ve bunu öykünün sonunda dahi açık bıraktığınızı görmek hoşuma gitti. Yakışmış.

    Ten Little Indians’ı, tiyatro oyunu olarak lisedeyken bir kaç kez sahnelemiştik. Ben Mr. Blore -ya da Davis mi demeliyim:)- rolündeydim. Bu açıdan Agatha Christie’ye karşı özel bir sempatim var. Bunu hatırlatmış olmanız bile benim için değerli.

    Kaleminize sağlık.

    1. Merhaba,
      Öykümü beğenmenize sevindim. Güzel yorumunuz için teşekkür ederim.
      On Küçük Zenci, favori Agatha Christie kitabım… Kaç kere okudum, filmini kaç kez izledim bilmiyorum. Oynadığınız karakter de güzelmiş hani.
      The Game’i hatırlatmasına gelince; güzel filmdir, ters köşedir.

  7. “İşin ilginci aksanlı İngilizce de konuşmuyordu, sanki bizim topraklarımızda doğmuş büyümüş gibi anlaşılır bir Türkçe’yle konuşuyordu. Oyun ödenen parayı hak ediyordu. Otuz farklı dil seçeneği olması, işte bu muazzamdı.”
    Öykünde evrenselden yerele ancak bu kadar pratik, bu kadar parlak bir geçişle kapı açılabilirdi. Bir öykü yerel kapılardan evrensele ya da evrensel kapılardan yerele ulaşıyor ve insani yanları es geçmeden toplumsal boyut kazanacağı, kökü sınıf gerçeğine dayanan yeni bir yol arayıp buluyorsa ne mutlu okuruna. “Hercule Poirot ve Gri Hücreler” hangi dile çevrilirse çevrilsin okurda aynı etkiyi bulur. Ellerine sağlık…
    Not: Benim de büyük bir hayranı olduğum Hitchcock halen yaşasaydı ve ona bu öykünün yetkin bir çevirisini okutma fırsatı bulsaydın, belki “Zehrin Kalorisi Yoktur” gibi olası bir diğer kişisel öykü seçkisinde senin öyküne de rastlardık, niye olmasındı.

    1. Merhaba,
      Ne güzel bir yorum bu, yüzümü gülümseten bu yorum için çok teşekkür ederim. Her öykümde azami emek sarf ediyorum ve öykünün okuru bulması, hele böyle güzel bir geri dönüş almam çok mutlu etti beni.
      Keyifli bir öykü yazmak istedim, yazarken çok eğlendim. Keşke öyle şansımız olsa, başka bir dile çevrilse, dediğiniz gibi evrensel olsa.
      Hitchcock; yirmi küsur filmini izledim, hem de defalarca. Benim için yeri bambaşka. Strangers on a Train, Rope, Vertigo, Rear Window, Rebecca, Notorious, Dial M for Murder, The Birds, Psycho, The Birds… Hitchcock’u günümüze getirdiğim yarım bir öyküm var, dirilse de okusa 🙂
      tekrar teşekkürler…

      1. Benim kişisel “ilk on” listemdeki ilk üç sıraysa şöyle:
        3. Lifeboat
        2. I Confess
        1. Spellbound
        Neyse, Ölüm Düşesi’nden Cocky’ye daha fazla rol çalmayayım burada. 🙂

        1. :))
          Eleştirmenlerin alt sıralara attığı filmler olsa da (3. ve 2.) ben de severim onları, ilaveten yine eleştirmenlerin pek sevmediği The Wrong Man var ki onu da sevmiştim ben. Benim sıralama 1. Arka Pencere, 2. Rope ve 3. Kuşlar…

  8. Merhaba,
    Çok ama çok keyifli bir öykü okuttunuz bana 🙂 Özellikle iki noktaya bayıldım.
    1. Nüket’in ölümü ve oyuna geçiş çok iyiydi. İnanılmaz keyif aldım 🙂
    2. Bu tarz kutu oyunlarında, İnsanlar istemese de kendi iç benliklerinden kırıntılar saçarlar ortalığa. Bunu çok iyi yedirmişsin. Çok başarılı ve bir o kadar da eğlenceli bir öyküydü. Ellerine sağlık 🙂

    1. Merhaba,
      Öykümü beğenmenize sevindim ve teşekkür ederim güzel yorumunuz için.
      Keyif alarak yazdığım bir oyunun okura da keyif vermesi çok güzel. Geçişi iyi yapmaya çalıştım, başarılı olduysam ne güzel. Kutu oyunu hakkında dedikleriniz doğru; özellikle Monopoly tarzı oyunlarda ortaya çıkıyor bu 🙂
      Bu ay yoktunuz; umarım sonraki temada sizden de bir öykü okuruz.

  9. Selamlar,
    Bu oyunu ben de istiyorum! Gayet zevkli ve güzel bir öyküydü. Agatha Teyze’nin romanlarını çok severim. O kadar polisiye okumama rağmen katili bulamam bir türlü onun hikayelerinde. En sevdiğim romanıdır On Küçük Zenci. Bilmiyorum ama nedense onu anımsattı biraz bana senin öykünde. Ayrıca ana karakterin insani duygularını son paragrafla birlikte oyuna vurgu yaparak çok güzel yedirmişsin. Sadece öykünün biraz daha uzun olmasını isterdim. Polisiyede detaylar önemidir; detayları biraz daha fazla yayabilseydin (kelime sınırlamasından olduğunu tahmin ediyorum) muazzam üst olacağından eminim.
    Eline sağlık. Yeni öykülerde görüşmek üzere. 🙂

    1. Merhaba,
      Öykümü beğenmenize sevindim ve teşekkür ederim yorumunuz için.
      🙂 Oyun gerçekten olsa güzel olurdu evet. A. Christie’nin On Küçük Zenci kitabı benim de favorimdir. Katili ben de maalesef ki hiç bulamam. Öykümde o kitaptan esinlenmedim ama atmosfer benzemiş olabilir, mümkündür. Ama bilinçli bir benzetme yapmadım. Öykü bu haliyle yaklaşık 3000 kelime. Daha uzayabilirdi, dediğiniz gibi polisiyede detaylar önemlidir ama bu öykü birebir polisiye değil aslında ya da elimden bu kadarı geldi diyeyim 🙂

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *