Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Hurdacı, Hurdaları Alma

Gamze, ne düşüyorum, biliyor musun? Keşke on yedi yıl önceki bugünde durdurabilseydim hayatı. Gerçi o zaman seni tanıyamazdım, orası ayrı. Ama annem ile babam hayatta olurlardı. Babamın kollarının altında yeni televizyonumuzu izlerdim. Annem mutfağa gider yarım kalan yemeğine bakardı. Mutfaktan gelen kahkahalarını duyardım. Ben de hiçbir şey öğrenmemişim gibi Almanya’dan televizyonumuzun gelmesini beklerdim. Öylece, o zamanda kalsaydım eğer, seninle belki hayallerde tanışabilirdim. Belki de hayat, kaderime kokunu serperdi ve senden bihaber, o bahar kokusunu arardım. Mucizemiz gerçekleşirse güneşe, toprağa, havaya ilan ederdim; uyanın bahar geldi.

* * *

Can pencerenin önündeki koltukta oturuyordu. Gözleri, eğimli olan sokaklarındaki yokuş aşağı bisikletlerini serbest bırakmış çocuklarda, sokaktan geçen arabalarda ve yukarı mahallelere tırmanan teyzelerin ve amcaların aşağı mahalledeki pazardan aldıkları sebze ve meyvelerini tıkır tıkır nidalarla evlerine taşıdıkları pazar arabalarındaydı. Can pazar masrafı işini sabahın erken saatlerinde annesinin arkasında dolaşarak çoktan halletmişti. Hatta ve hatta pazardan sonra eve gelmiş, ödevini bitirmiş, birkaç bölüm çizgi filmini izlemiş ve günün en güzel saati olarak ilan ettiği zamanda, evin en çok sevdiği köşesi ilan ettiği koltuğa yerleşmişti. Geriye sadece sokağı izleyip hayal kurmak kalmıştı. Can evde olduğu her gün akşamüstü saat altı çeyrekte oturma odasındaki camın önünde bulunan üçlü koltuğun sağ yanına oturur oradan sokağı izlerdi.

“Sokakta hayat var be anne!” dedi bir gün durduk yere. Annesi yakın gözlüğünü burnunun üstüne indirip gözlüğünün üzerinden Can’a şöyle bir bakıp tebessüm etti ve “Hayrola annecim, sokağa çıkmak için yol mu yapıyorsun?” dedi. “Arkadaşlarınla oynamak istiyorsan hadi çık ama babanla birlikte eve gel, geç kalma.” diye de arkasından ekledi. Can arkadaşlarının yanına fırladı hemen. Sırayla bildikleri tüm oyunları oynadılar. Hepsi kan ter içindeydi. Tüm çocuklar ceplerindeki tüm bozuk paraları ortaya koyup, bakkaldan bir buçuk litrelik kola ile bir tane de bisküvi aldılar. “Alın bakalım tuzlunun yanına bir de tatlı bisküvi benden olsun.” dedi bakkal Ahmet.

Ahmet, mahallenin çocuklarını çok severdi. Çocuklar oynamaya çıktığı zaman Ahmet’e emanetti. Çocuğunu aramaya çıkan anne, çocuğunu bulamadığı zaman Ahmet’e sorar, şıp diye çocuğunu eliyle koymuş gibi bulur gelirdi. Ama bu sonradan bulunup gelinen çocukların hepsi eve güle oynaya dönemezdi. Bazıları papara yer bazıları da kulakları çekile çekile evin kapısına giderdi. Ama hepsindeki ortak nokta annelerine bir bahane uydurma çabasıydı. Bazılarının tatlı telaşı, bazılarınınsa acılı süreci.

Çocuklar kolalarını içip bisküvilerinden yerken, yokuşun yukarısından bir hurdacı sallana sallana geldi. Hurdacılara özel ses tonuyla ve bir garip “Hurdalar alıyom, hurdacıııııı.” söylemiyle onlara iyice yaklaştı. Murat hurdacının taklidini yapıyordu. Taklit yeteneği garip bir çocuktu Murat. Nerede gereksiz bir video var, tüm repliğini ezberler gelirdi top oynamaya. Geçen gün top oynarlarken Can, Murat’a pas atmış, Murat da pası gole çevirmişti. Gol sevinci yaşayan Murat, Can’a doğru bağırmıştı: “Müthişsin Can, müthiş! Harikasın! Manyaksın, manyak!” Herkes kahkahaya boğulmuştu. Murat hurdacı gibi bağırırken Ertan da kenarda hurdacının hareketlerini taklit ediyordu. Ertan mahalleye geçen sene gelmişti. Babası Türkiye’de bir şirketten güzel bir teklif aldığı için taşınmışlardı. Mahalleye ilk taşındıklarında Ertan, sadece camdan mahalledeki çocukları izliyordu. Bir gün annesi elinden tutup Ertan’ı çocukların yanına getirmiş, her birisiyle tek tek tanıştırmıştı. Ertan’ın üzerinde çiçekli bir gömlek, altındaysa rengi solmuş gri bir şort vardı. Çiçekli gömleği ile Ertan, ilk günden beri Murat’ın dalga malzemesiydi. İlk başlarda kavga ediyorlardı ama Ertan da zamanla Murat’a uymuştu. Mistır Ertan çoktan gitmiş yerine Çiçek Ertan gelmişti. Can, Murat ve Ertan mahallenin neşesiydi. “Geçen gün bu adam sizin televizyonu taşıyordu.” dedi Zeki, Can’a doğru. Can Zeki’ye saçmalamamasını söyledi. Zeki iddiasını sürdürüp kendi gözleriyle gördüğünü, hatta Can’ın söylediklerinden dolayı ilk başta inanamadıklarını, ama gördüğünde Halil’inde yanında olduğunu söyledi. Halil’e dönüp “Söylesene oğlum! Sen de vardın yanımda.” dedi. Halil, Can’a dönüp başını salladı. Can kulaklarına inanamıyordu. Nasıl olurdu böyle bir şey? Babası televizyonlarını gemi ile Almanya’ya göndermişti. Hatta Kadıköy rıhtımından izlemişlerdi. Babası eliyle göstermişti gemiyi. Haydarpaşa limanından kalkıp Almanya’ya giden gemiye kendi elleriyle el sallamıştı. Hepsi yalan mıydı? Zaman Can’ın doğru bildiği yalanlarla yüzleşme zamanıydı. Halil ile Zeki’yi ittirip aralarından geçti ve arkasına dönüp Ertan ile Murat’a seslendi: “Benimle misiniz?”

Can, Ertan ve Murat gizli gizli hurdacıyı takip etmeye başlamışlardı. Yaklaşık bir saattir hurdacının peşindelerdi. Bu yerler onların bisikletle bile gitmelerine izinlerinin olmadığı mesafelerdi. Ama gün gerçeklerin ortaya çıkmasının gerektiği gündü. Bu mesafe onları şu anda durdurmamalıydı. Murat ve Ertan korkuyorlardı. Ya anneleri buralara geldiklerini öğrenirlerse? Akıllarına havalarda uçan terlikler, kollarına atılan çimdikler, kulaklarına doğru havada süzülen baş ve işaret parmakları geliyordu. Bu fikirlerin ardından Can’ı dürtüp, “Nereye gidiyoruz oğlum?” diyorlardı. Can ise hedefine kilitlenmiş bir avcı misali hurdacının üzerinden gözlerini ayırmıyordu. “Sana diyorum Can, nereye gidiyoruz? Daha ne kadar gideceğiz?” diye sorularını yineliyorlardı. “Doğruyu öğrenmem lazım,” diyordu Can, “bu yolda da size ihtiyacım var.”

* * *

Bir gün Can okuldan eve gelmiş, ödevlerini yapmış, annesine yardım etmiş, salondaki koltuğa oturmuştu. Tüm gün evin içinde sıkıntıdan patlamıştı. Ne yapacağını bilemez halde öylece duvara bakıyordu. Hal böyle olunca hayal kurmak, Can için kaçınılmazdı. Pencerenin pervazını açmış, pencerenin dışındaki parmaklıklara kafasını dayamıştı. İnsanları seyredip geçen arabaları saymıştı. Karşı daireye yeni birleri taşınıyordu o hayal kurarken. Hayallerinin başrol oyuncusunu işte o zaman görmüştü. Pembe bir elbisenin içerisinde, ayaklarındaki ışıklı ayakkabılarıyla, mahalleyi Şirinler köyüne çeviren Gamze’den gözlerini alamamıştı. Her aşk hikayesinin başlangıcı, onların hikayesinde de boy göstermişti. Bir an Gamze’yle göz göze gelmişler ve Can perdenin arkasına saklanıvermişti. Gamzelerin taşınma işlemi bir saat içinde bitmişti. Can hemen mutfağa, annesinin yanına koşmuştu: “ Anne, canım kek istiyor. Sevdiğim kekten yapar mısın?”. Gamzelerin taşınma işlemi bittiğinde kekte hazırdı. Can annesinin yeni komşularını bu nefis kokulu güzelim kekten mahrum bırakmayacağını biliyordu. Annesinin ona mutfaktan seslenmesiyle hemen yanında bitmiş ve ardından soluğu yeni komşularının kapısında almıştı: “Iıııı, şeyyy, annem, kek yaptı da, sizi çağırıyor. Bir de söylememi istedi ayrıca, yanına çay da yapmış, gelmezseniz darılırmış. Ha bir de, biz karşı dairede kalıyoruz. Apartmanımıza hoş geldiniz. Benim adım Can.” Gamze’nin karşısında bu sözleri söylemek Can’a çok zor gelmişti. “Iıııı, şeyyy, annem,” deyip yutkunmuş, “kek yaptı da, sizi çağırıyor.” deyip yerdeki parke taşlarını incelemiş, “Bir de söylememi istedi ayrıca, yanına çay da yapmış, gelmezseniz darılırmış.” deyip duvar girintilerinde bakışlarıyla dolaşmış ve son olarak da “Ha bir de, biz karşı dairede kalıyoruz. Apartmanımıza hoş geldiniz. Benim adım Can.” deyip evlerine kaçmıştı. Biraz sonra, Gamze ve annesi gelmişti. En sevdiği kek elinde, vücudundaki tüm kan yanaklarında, odanın tüm sıcaklığı kulaklarında olan Can, Gamze’ye bakıyordu. Yoldan hızla geçen arabanın sesiyle hayalinden uyanmış sağ köşeden yaklaşan babasını görmüştü. Kucağında bir kutu taşıyordu. Babası evi beklememiş pencerenin önünden Can’a güzel haberi vermişti. Artık onlarında salonlarında bir televizyonları vardı. Can’ın artık Zeki ve Halil’in evine televizyon izlemek için gitmesine gerek kalmamıştı. Babası hemen televizyonu kurmuştu. “Can, bak oğlum; artık her an, saati televizyondan da öğrenebileceğiz.” demişti. Saat altıyı çeyrek geçiyordu.

* * *

Hurdacı sonunda harabeye benzer bir kulübenin önünde durdu. Geldikleri yerde iki hurdacı daha vardı. Üç tekerlekli arabalarında bulunan küçük parçaları, arabalarının yanlarında duran kamyonetin kasasına direk fırlatıyor, büyük parçaları ise yerde kırarak veya çekice benzer bir aletle parçalayarak kamyonetin kasasına atıyorlardı. Hurdacılar, kamyonet dolduğu zaman geri dönüşüm yerlerine gidip, işe yarayan hurdaları paraya çeviriyorlardı. Can etrafı inceliyordu. Gözleri her yerde televizyonlarını aradı. Murat ve Ertan hemen arkasındaydı. Murat’ın gözleri kamyonetin kasasının kenarındaki parçalanmış televizyona takıldı. Ertan’a kaş göz hareketiyle durumu anlattı. Gözleriyle ne yapacaklarını tartışırlarken Can mırıldanmaya başladı: “Demek doğruymuş.” “Hadi abiler, dönüyoruz.” dedi Can. Gözlerinden yaşlar dökülüyordu. Babası ona bunu nasıl yapabilirdi? Ya annesi? Ertan’la Murat, Can’ı sağından solundan sarmış mahalleye götürüyordu. Can ikisine doğru dönüp, yalnız kalmak istediğini söyleyip koşmaya, onlardan uzaklaşmaya başladı. Geçen gün annesinin, eski televizyon gelene kadar bize idareten bunu verdiler dedikleri televizyonda izlediği aslan belgeselindeki ailesinden ayrılmış genç aslan gibi hissediyordu kendisini. Yapayalnız. Yıkılmıştı. Gözyaşlarına hâkim olamıyordu. Teyzeler, amcalar, yolda kolundan tutup: “Ne oldu evladım sana? Neden ağlıyorsun?” diye soruyorlardı. Ağzından sadece t harfi çıkıyor, cümlenin devamını getiremiyordu. Cümlenin devamını getiremeyince koşmaya, kaçmaya başlıyordu. Bir müddet sokaklarda ne yapacağını bilemeden yürüdü, yürüdü, yürüdü. Ayakları onu evlerinin önüne kadar sürüklemişti. Evlerinin önünden şöyle bir cama doğru baktı. Evi ona yabancı bir yermiş gibi geliyordu. Zile bastı. Eve girdi. Annesi Can’ı görür görmez telaşa kapıldı. “Ne oldu oğlum sana? Neyin var? Ağladın mı sen? Kavga mı ettin yoksa? Zeki mi dalaştı yoksa yine?” sorularını ardı ardına, nefes almadan sordu. Ardından da: “Konuşsana be oğlum! Niye susuyorsun?” diye kızmaya başladı. Salona gelmişlerdi. Can eve geldiğinde babası işten gelmiş salonda oturuyordu. Latife’nin sesiyle tam kapıya doğru giderken Can salona girdi. Latife’nin sorularını önce alçak sesle daha sonra yüksek sesle Ahmet’te Can’a yöneltti. Can susuyordu. Kendinde konuşacak cesareti sonunda bulmuştu ve konuştu: “ Anne, baba, ne derler bilirsiniz. Gerçeklerin elbet gün yüzüne çıkması gibi bir huyu vardır!”. Ahmet ve Latife şaşkınlıkla Can’a bakıyordu. Ne demeye çalıştığını anlamaya çalışıyorlardı. Can ağzını ikinci kere açtı ve ağlayarak “Ben evlatlık mıyım?” deyip bağırmaya başladı. Hüngür hüngür ağlıyordu. Babası ve annesi Can’ı kendilerine doğru çekip onun ne saçmaladığını ve bu fikre nereden kapıldığını sorgulamaya başlamışlardı. Can her şeyi anlattı. Ahmet ve Latife gülüyorlardı. Onlar güldükçe Can daha da bağırarak ağlıyordu. Ailesi, Can’a neden yalan söylediklerini anlatmaya başladı. Evlatlıkta neyin nesiymiş, Can onların biricik ve dünya değerlisi evlatlarıymış; babası böyle diyordu. Can ağlamayı kesmişti. Artık gülüyordu. Ahmet ve Latife de gülüyordu. Ahmet, “Ulan çocuk, hiç gülesim yoktu.” deyip tekrar gülüyordu. Latife mutfağa yemeğinin başına döndü. Ahmet, Can’ı koltuğunun altına aldı. Can geldiğinde, Ahmet aslan belgeseli izliyordu ama sesleri duyunca belgeseli durdurmuş salona doğru hareket etmişti. Belgeseli kaldığı yerden devam ettirdi. Belgeselde yavru aslan yuvasına dönmüş, ailesiyle Afrika güneşinin altında bir ağacın gölgesinde yatıyordu. Az bir zaman sonra gözlerini huzur ve güvenle kapatıp uykuya daldı.

* * *

İki sene önce Can üniversite son sınıfta iken, karşı dairesine Gamze diye bir kız taşındı. Can perdenin arkasından, Gamze’yi izledi. Mutfağa gidip vefat etmeden önce annesinden öğrendiği kek tarifiyle bir kek yaptı. Yanına da çay demledi. Annesi olsa yeni taşınan komşularını kekten mahrum bırakmazdı. Hatta yeni komşusu davetini reddetse darılırdı. Annesi, Can’a böyle öğretmişti.

Can, Gamze’yi davet etti. Gamze, kek ve çaya hayır diyemedi. İkisi de birbirlerinden bakışlarını kaçırıp keklerini yediler ve zorlana zorlana muhabbet ettiler. Muhabbetlerindeki gerginlik zamanla azaldı. İlk çayları Can tazeledi, ikinci çayları ise Gamze. Muhabbet koyulaşmıştı. İkisi de yüzlerinde tebessümle muhabbetlerini sürdürdüler. Gamze içinden, doğru yere taşındığını düşündü. Doğru yerde hissediyordu kendisini. Can, kendisini dejavu olmuş gibi hissediyordu ama Gamze’yi daha önce görmediğine yemin edebilirdi. Sohbetini aklında bu çelişki ile devam ettirdi. Bulutla kaplı gökyüzünde açıklıklar oluşmaya başladı. Aralanan bulutların ardından güneş, Can’ın evinin salonuna dolmaya başlamıştı. Kalpleri yumuşuyordu. Salona dolan güneşle, ikisinin de yanakları daha da kırmızılaştı. Can, “Bundan sonra bulutlu hava çok olmaz. Olsa da havalar artık ısınır çünkü bahar geldi.” dedi. Bahar, gerçekten gelmişti.

* * *

Can, ne düşüyorum, biliyor musun? Hayatta mucize diye bir şey var. Belki biz keşfettik mucizeyi ama kimse için olmasa da bizim için var.

Gamze mutfağa gidip bir tabağın içinde kek ile iki bardak çay getirdi. Televizyonu açtı. Can’a sürpriz hazırlamıştı. Can, ekranda gördüğü aslanlar ile yüzüne bir tebessüm kondurdu. Karısına bakıp onu çok sevdiğini söyledi. Gamze’yi koltuğunun altına yatırdı. Gamze belgeseli, Can ise geçmişini seyrediyordu. Gamze’ye bakıp, “En azından aslanlardan biri hayatını o anda durdurabilmiş,” dedi.