Öykü

Kalpsızlatan’ın Şarkısı

Evvel zaman içinde, kambur katedral üstünde,
Bizden uzak mı uzak bir diyarın uç sınırlarının tekinde.
Gizemli bir kapı peyda olmuş hiç yoktan, bırakarak herkesi hayret içinde,
Bilmezmiş hiç kimse, nereden çıktığını ya da ne sakladığını eşiğinin gerisinde.

Kocamanmış kapı, kenarları yuvarlatılmış bir dikdörtgen gibi.
Siyah granittenmiş, yokmuş ne bir kulpu ne de menteşesi.
Sırtını yaslamış engin Akzirve dağının sarp eteklerine,
Başlamış beklemeye, üzerine oyulmuş sakallı bir yüz eşliğinde.

Bir soru sormuş kendisini ziyaret edecek kadar cesur ya da aptal olanlara,
Arkasındaki görkemli ödülü vaat etmiş doğru yanıt karşılığında.
Lakin hiçbir zaman olmamış yanıtı bilen gizemli sual sorulduğunda,
Kapıyla konuşanlarsa yitip kaybolmuş kadem basarak sırra.

Nice efsaneler ve destanlar türetilmiş kapının gizi hakkında yıllarca,
Sakladığı sonsuz ganimetler ya da korkunç musibetler anlatılmış ocak başlarında dadılarca.
Kimi demiş; “Bu kapıyı aralayan hükmedecek baştanbaşa tüm diyarlara,”
Kimisi ise; “Bulacak hayatın anlamını ve neden geldiğimizi bu cihana.”

Söylentiler dolaştıkça kulaktan kulağa, aşmış diyarın hudutlarını kapının namı,
Hızlı ulaklar taşır olmuş bu aşılmaz yapıyla ilgili en son lakırdıları.
Bitmek bilmeyen bir merak almış diyarların sultan, han ve krallarını,
Başlamışlar düşünmeye, “Acaba ne yapmalı da bu kapıyı açmalı?”

Biri kurmuş tahtında sonsuz define ve hükümdarlık hayalleri,
Diğeri ise korkmuş; “Ya benden önce ulaşırsa ona diğerleri?”
Sonunda vermiş kaçınılmaz hükmünü her biri,
“Bu kapıyı açan ya ben olacağım ya da hiçbiri!”

Ordular harekete geçmiş diyarların dört bir yanından,
Parlak zırhlı şövalyeler, elfler, cüceler ve diğer ırklardan oluşan.
Akzirve dağının önünde çarpışmış kılıç, mızrak ve kalkan.
Nice genç hayat, nice yiğit olmuş bir kapı uğruna ziyan.

Galip gelemiyormuş birbirine bu sürekli takviye alan ve cenk eden ordular,
Ama mücadeleden de vazgeçmiyormuş rahat tahtlarında oturan krallar.
Arada sırada çıkıyormuş birkaç kişi de olsa sağ kalanlar,
Fakat kaybolup gidiyorlarmış cevapsız kalınca kapının dudaklarından dökülen kelamlar.

Ulugöbek Krallığında huzursuzmuş toparlak kral Ulugöbek,
Kar beyazı pos bıyıklarını çekiştirip duruyormuş tahtında tefekkür ederek.
Derken veziri Hinfikir yanaşmış kralın yanına, kara mintanı etrafında süzülerek,
Demiş ki; “Sultanım, o kapıyı açmamız mümkün değil sadece oturup düşünerek.”

“Deyiver öyleyse ey vezirim ne yapmalı ne etmeli Kral Ulugöbek?
İndi öğünlerim sekizden beşe, düşünmekten yiyemez oldum yemek.
En kısa zamanda bu işin mutlaka bir hal çaresini bulmamız gerek.
Yalnız elini biraz çabuk tut, sofrada bekler beni etli börek.”

“Sultanım,” diye başlamış vezir kelamına, kara sarığını düzelterek.
“Neferlerimizi böyle bir işte harcamaya yok hiç gerek.
Sıradan askerler başaramayacak bunu, belirtiyorum üzülerek,
Bu müsabakadan galip çıkabilmek için bize bir kahraman gerek.”

Kral demiş; “İyi, güzel, hoş söylersin de Hinfikir Efendi,
Hangi aklı başında kahraman böyle bir hazineyi bize teslim eder ki?
Eğer gerçekten de olursa sonsuz güç, kudret ve irfan sahibi,
Bizi tahttan, saraydan ve diyardan eder, kendine saklar o muhteşem defineyi.”

Cevap vermiş vezir sırıtarak; “Hiç meraklanmayınız siz göbeği haşmetli sultanım,
Zekâm sizinki kadar görkemli olmasa da ben de sizin kadar tehlikenin farkındayım.
Fakat sizi temin ederim ki hiç de çenemi boşa yormamaktayım,
Zira tam aradığımız sıfatlara sahip bir adam tanımaktayım.”

“Peki,” demiş kral “Nasıl biridir bu önerdiğin kişi?”
Cevaplamış vezir; “Güçlü, kudretli ve işinin eri.”
Sormuş kral eğilerek öne; “Ya hazineyi kendine saklama meselesi?”
“Hiç dert etmeyin.” demiş vezir, “Çünkü o koca ahmağın teki.”

Cevaptan tatmin olan kral tahtında geriye yaslanmış,
Ardından ellerini iki kez çırparak ulaklarını yollatmış.
Çok geç olmadan ferman kahramana ulaşmış,
O akşamüzeri yiğit savaşçı saraya ayak basmış.

“Selam olsun sana yiğit savaşçı,” demiş kral, konuğunu sofrada karşılayarak,
Yediği kızarmış fül ile minator rosto arasında adama şöyle bir göz atarak.
İriymiş adam, kaslı vücudu çıplak, altında deri bir pantolon, boyu 7 ayak,
Sarıymış saçları, yüzü yakışıklı ama bakışları da pek bir salak.

“Size de selam olsun majesteleri kral ahbap!” demiş savaşçı sırıtırken,
Ardından ellerine beline koyup şişinerek devam etmiş; “Benim adım muhteşem Bilekbüken.”
“Açlıktan gözü dönmüş Tepe Devlerini kılını bile kıpırdatmadan geri püskürten,
Korkarım ne ölümden ne de efsanevi deniz canavarı Kraken’den.”

Ulugöbek bu görkemli unvanları duyunca şaşırıp sararmış,
Boncuk gözleri hemen endişeyle odadaki vezirini aranmış.
Hinfikir ise kralın kulağına eğilip usulca fısıldamış,
“Devler açlıktan ölmüş, yaşlı Kraken ise çoktan huzurevini boylamış.”

Sırıtmış Ulugöbek hınzırca, alırken bir parça pofuduk çilekli turtayı tabağına,
Başlamış sonra dolu ağızla konuşmaya, gizemli kapıyı ballandırarak anlatmaya.
“Bu kapıyı açabilen kişi başlanacak diyarların en meşhur cengâveri olarak anılmaya,
Hakkında şarkılar yazılacak, söylenecek lâtif dilberler tarafından hanlarda yıllarca.”

“Fakat krala getirmeli kapının arkasında yatan önemsiz şeyi,
İspat etmek istiyorsa eğer gerçekten de kapıyı geçtiğini.”
Diye ekledi çabucak Hinfikir Efendi,
Kandırabilmek için Bilekbüken’i.

“Hah!” demiş Bilekbüken, yüzünde geniş bir sırıtışla,
“Bir kapı mı durduracak beni? Asla!
Şimdi hemen biniyorum atıma ve çıkıyorum yola,
Ve ispatlıyorum en büyük kahraman olduğumu tüm diyarlara.”

Böylece çıkmış Akzirve Dağı’na doğru yola Bilekbüken,
Atı Fırtınayele’nin kişnemelerden ibaret tüm itirazlarına rağmen.
Varmış kapının önündeki muhabere alanına tek bir engele denk gelmeden,
Sarmış yeni gelenin etrafını ordular, tek bir kelime dahi etmeden.

“Merhaba!” demiş Bilekbüken etrafını kuşatanlara ahmakça sırıtarak,
“Merak etmeyin, hepinize imza dağıtmak için bol bol vaktim olacak.
Ama önce şu kapının icabına bakmam gerek.” diye devam etmiş atından atlayarak.
Anlayamamış neden taarruza kalkmış tüm ırklar, üzerine mızraklarını doğrultarak.

Birkaç dakika sonra durmaktaymış ordular yerle yeksan biçimde,
Bilekbüken istiflemiş hepsini bir güzel üst üste, tepeleme.
Ellerini çırparak üzerlerindeki tozu silkerken bakmış onlara bir şöyle,
Demiş sonra “Meşhur olmak da ne zor şeymiş canım böyle!”

Fırtınayele inanamaz bakışlarla başını sağa sola sallarken,
Uzun adımlarla arşınlamış kapıya varan yolu Bilekbüken.
Çalmış kapıyı yumruğuyla güm güm diye sertçe, sırıtırken,
Sıçrayıvermiş yerinde hayretle, önündeki kapı acıyla inlerken.

“Sen ya kör olmalısın ya da salak!” demiş kapı, sesi yankı yaparak.
“Nereden de çıktı şimdi zavallı burnumu hırpalamak?
Eğer istiyorsan sen de cevaplanmayan sualimi duymak,
Tek yapman gereken şey basitçe bana sormak!”

“Kusura bakma taş kafalı ahbap” demiş iri savaşçı,
“Daha önce hiç görmemiştim senin gibi bir kapı.
Sor bakalım sorunu ve al cevabını,
Ama imza istiyorsan beklemelisin sıranı.”

Ham humlamış kapı derin ve yankılı sesiyle,
Temizlemiş granit boğazını çakıllı bir gürültüyle.
“Bana derler Gıcırdamayan Menteşe, hazineler saklarım eşiğimde,
Lakin sorumu bilenler ulaşabilir onlara sadece.”

“Nedir tüm diyarlara hükmetmeye hakkıyla sahip olan,
En üstün ve en yüce varlığın bedenini oluşturan?
Doğada da en saf haliyle bulunan,
İnsanlarca hak ettiği değer verilmeden nankörce kullanılan?”

“Toprak tabi ki!” demiş elleri belinde sırıtan Bilekbüken,
“İnsanoğludur evrene hükmetmek için ondan var edilen.”
“Yanlış!” diye gürlemiş kapı ta derinlerden,
Açılmış sonsuz bir çukur yerde, iri savaşçıyı içine çeken.

Daha ne olduğunu bile anlamdan kendini düşer bulmuş ebedi bir karanlığa iri savaşçı,
Hâlbuki eminmiş, doğruymuş kapının sorusuna verdiği cevabı.
Düşmüş de düşmüş sonsuz uçurumun derinliklerine doğru, hiç durmadan aşağı,
Hatta arada sıkılmış canı, patlatmış kendi kendine bir taverna şarkısı.

Derken inivermiş tek bir ikaz dahi olmaksızın taş zemine,
Üstünü başını silkeleyip doğrulurken düşünmüş “Acaba geldim nereye?”
Hayretle bakmış etrafındaki ateş çukurları ve kızıl magma denizlerine,
Görüyormuş her bir yanında elfler, cüceler ve insanlar hiç bitmeyen bir işkence.

“Galiba” demiş “Düştüm Baron Çiviliçizme’nin eğlence parkına,
‘Kendi işkenceni kendin yap’a rağbet hâlâ çok, şuna bir baksana.
O kapı, bilmeceleri ve gizemi bir latifeden mi ibaret yoksa?
Sırf bu zindandan bozma parka ziyaretçi çekmek adına?”

“Ne zırvalıyorsun sen deli lüleli?” diye gelmiş berisinden bir homurtu,
“Hemen çalışmaya başla, kaldır şu koca poponu!
Sen artık dokuz cehennemin üçüncüne ait bir kölesin, sok aklına bunu,
Kapı düzmecemizi yuttun, geldi artık yukarı devrandaki hayatının sonu.”

Dönmüş yavaşça hırıltının geldiği yöne doğru Bilekbüken,
Bulmuş karşısında bir iblis, kıpkırmızı teni, kuyruğu uzun, ucu üçgen,
Alevli gözleri kendisine dönük, dikensi dişlerini göstererek hunharca gülen,
Bir de utanmadan elindeki çatalıyla kahramanımızı kabaca dürten.

Sormuş yiğit savaşçı; “Nedir bu bahsettiğin düzmece, nasıl olur bu?
Ayrıca feci derecede eminim ki doğru bildim sorulan soruyu.
Lakin işte buradayım, önümde dehşetli bir cehennem çukuru,
Konuş hemen ey iblis, söyle hemen bana doğruyu.”

“Hâlâ mı anlamadın seni koca budala?” demiş iblis, “Kapı koskocaman bir yalan,
Sorduğu sual ise şaşırtmacalı, doğru yanıtlayamaz onu hiçbir akılsız insan.
Bize göre şeytanındır tüm diyarlara hükmetme hakkı, sizlerden ziyadesiyle üstün olan,
Ve toprak değil ateştir ruhunu ve bedenini tamamlayıp onu hayata bağlayan.”

“Demek o kapı ibaretti sadece bir numaradan?” demiş savaşçı lafını sakınmadan,
“Çekmek için meraklı halkı cehennem çukurunuza hiç zahmete katlanmadan.
Ama şimdi baltayı vurdunuz taşa çünkü geldi topraklarınıza yenilmez bir kahraman,
Kurtarmaya esir olanları ve almaya intikamlarını gözünüzün yaşına bakmadan!”

İblis gülmüş alayla bu kelama, genizden gelen hırıltılı kahkahalarla,
Bilmezmiş ki Bilekbüken sahipmiş ahmakların gözü kara bahadırlığına.
Şeytancık daha ne olduğunu anlamadan bulmuş kendini süzülürken semada,
Bilekbüken tutmuş kuyruğundan, başlamış onu çarpmaya duvardan duvara.

İblis haykırmış hemen, ıstırap dolu feryatları arasında,
“Yetişin, burada bir mecnun var düşman başına! Ayaklanın ahali, herkes silah başına!”
Diğer şeytancıklar ayaklanıp koşturmuşlar telaş ve şaşkınlıkla,
Bilekbüken karşılamış onları yüzünde kocaman bir sırıtışla.

Çekmiş kahramanımız kılıcı Ejderbiçer +3’ü hevesle kınından,
Saldırmış iblislerin üzerine gözünü dahi kırpmadan.
Üçüncü cehennemin mahlûkları daha ne olduğunu bile anlayamadan,
Yemişler çenelerine yumruğu, kalçalarına tekmeyi, kahkahalar eşliğinde hiç durmayan.

Esirler başlamış bu şamatayı görünce umutla tezahürata,
Desteklemişler bu çılgın cengâveri ıslık ve alkışlarla.
Kısa sürede cehennem çukuru dönmüş adeta bir panayıra,
Sonunda bir bağırtı kopmuş tepelerinde, diyen “Neler oluyor burada?”

Tutsaklar ürkerek sinmiş bu gür ve öfkeli seda karşısında,
İblislerse memnun olmuş, kahraman verince dayak atmaya biraz ara.
Bir iblisin kuyruğunu elinde tutan Bilekbüken kaldırmış bakışlarını tavana,
Karşılaşmış boynuzları sivri, gözleri kızıl, boyutları devasa bir şeytanla.

Şeytan bakmış öfkeyle Üçüncü cehennemin işkence meydanına,
Görmüş Bilekbüken’i etrafında yatan onlarca baygın şeytancıkla.
O esnada kuyruğu kaptıran iblis çalışmış kahramanın elinden sürünerek kaçmaya,
Yiğit savaşçı vurmuş onu tekrar duvardan duvara, bir çocuğun mutluluğuyla.

“Dur artık be kuduruk herif!” diye haykırmış hiddetle devasa şeytan,
“Çevirdin cehennemimi sirke, oldu iblislerim şaklaban!
Uyarıyorum seni, at kılıcını ya da sonuçlarına katlan,
Yoksa salacağım tüm ucubelerimi üzerine, billahi olursun perişan!”

Bilekbüken’in keyfi iyice yerine gelmiş aldığı bu tehditle,
Cenk etmek onun için en büyük keyifmiş, karşılamış saldırganları minnetle.
Ucubeler sarmış dört bir yanını ellerinde kılıç, kalkan ve kötekle,
Atılmışlar hâlâ sırıtmakta olan kahramanın üzerine.

Ejderbiçer +3 başlamış havada yaylar çizip, kesip biçmeye,
Bilekbüken eşlik etmiş kılıcına tekme, yumruk ve neşeyle.
İblis ve ucube ordusu uçmuş havaya, çarpmış duvara, yıkılmış yere,
Bu durumu gören koca şeytan afallamış, bakakalmış adama hayretle.

“Dur!” diye yakarmış şeytan, “Yeter, vurma artık Satan aşkına!”
Sen Tanrı’nın bana yolladığı bir musibet falan mısın yoksa?
Nereden gelir ve ne istersin deyiver bana ve çek git yoluna,
Yeter ki daha fazla vurma, ettin hepimizi cümle âleme madara!”

Bilekbüken somurtmuş, boğazından yakaladığı iblisçiğe bakarak,
Bir yumruğu havada, gözleri şeytanda düşünmüş kaşlarını çatarak.
İblisçik ümitle sırıtmış, diyerek “Patronu duydun, haydi beni bırak.”
Homurdanmış iri cengâver, “Hep de vazgeçerler en şenlikli yerinde!” diye mızıldanarak.

“Kapı için gönderdiler beni uzak diyarlardan.” deyivermiş sonunda savaşçı,
“Arkasındaki gizemi sultana götürmek için ne olursa olsun pahası.
Başaracağım vazifemi şüphesiz, buradaki tutsakları da kurtarırsam cabası,
Şimdi ya teslim et bana sırrı ya da bırak, çıkarayım dövüşün tadını.”

Şeytan aldığı haberi düşünüp kafasında iyice tartmış,
Bu arada da Bilekbüken, kemiklerini zangırtadarak iblisçiği biraz sarsmış.
Şamatadan usanan şeytan sonunda vermiş kaçınılmaz kararını,
“Pekâlâ, yeter ki git!” demiş. “Senin olsun esirler ve kapı.”

Bahtiyar olmuş tutsaklardan coşkulu bir tezahürat kopmuş,
Lakin dayaktan kurtulduğuna sevinen iblisçiklerin sesi onlarınkinden çokmuş.
Parmaklarını şaklatmış koca şeytan, hiçlikten bir sis peyda olmuş,
Kahramanımız ve tutsaklar bir anda kendilerini dışarıda bulmuş.

Boş kalan ellerine bakmış Bilekbüken kederlenerek,
Biraz daha pataklayası varmış iblisi, belki atarmış bir iki zararsız dirsek.
Omuzlarını silkmiş sonra, saraya döndüğünde alacağı ödülü düşünerek,
Yaklaşmış uzun adımlarla kapıya, kafasında varmış geldiği işi bitirmek.

İşitmiş tam o esnada arkasında çığıran hin bir seda kulaklarında,
Dönüp beriye baktığında sultanın kanca burunlu vezirini bulmuş karşısında.
Hinfikir demiş; “Her köşede seni ararım. Hangi cehennemdeydin be koca kafa?”
“Üçüncüsünde!” diye ilan etmiş Bilekbüken, elleri belinde, sırıtarak cakayla.

“Sırrı ele geçirdin mi?” diye sormuş vezir, sakalını yolmamaya uğraşarak,
“Hayır, lakin çok eğlendim!” diye karşılık vermiş kahraman, ahmakça sırıtarak.
“O halde ne beklersin?” diye haykırmış Hinfikir, öfkeden yerinde zıplayarak,
İttirmiş kahraman sırtından, kapıyla yüzleşmesi için zorlayarak.

Karşısında görünce iri Bilekbüken’i yutmuş kapı küçük dilini,
Sormuş kekeleyerek “Sen nasıl oldu da oradan kurtuldun be a deli?
Her neyse… Aslında yok bunun hiçbir ehemmiyeti,
Soruyorum yeniden sualimi, koyma ardına elinden geleni.”

O anda bir ses gürlemiş Akzirve’nin sisli-perili zirvesinde,
Şeytanmış avazı çıktığı kadar haykıran, “Aman, kulpunu seveyim kapı! Etme, eyleme!
Emrediyorum açıl ardına kadar, ver sırrını bu çılgına ve bitsin artık bu hengâme,
Yeter ki gelmesin bu mecnun cehenneme bizi rezil-i rüsva etmeye.”

Kapı çok şaşırmış bu emre, lakin etmiş efendisine kayıtsız şartsız itaat,
Havaya karışıp yok olmuş, sanki hiç olmamış gibi orada bizzat.
Ardında görülmüş küçük bir mağara, içinde irice bir mücevherat,
Ben diyeyim en az yirmi, siz deyin kırk karat.

Gururlu Bilekbüken atılmış ödülünü almak için öne,
Ama hain vezir Hinfikir davranmış ondan önce.
“Ne sen layıksın bu hazineye ne de o Ulugöbek olacak o ucube,
Sadece ben, Hinfikir yaraşır böylesine bir şeye!” diyerek almış elması eline.

Kudretli bir şimşek çakıvermiş engin gökyüzünü hızla karartan bulutlar eşliğinde,
Şeytanın gaddar kahkahası duyulmuş altlarındaki toprağın derinliklerinde.
Hinfikir yok olmuş parlak kıvılcımlar ve küçük bir patlama eşliğinde,
Gören olmamış ne onu ne de koca elması bir daha diyarlar üzerinde.

Bilekbüken silkmiş omuz, dönmüş sırtını mağaraya,
Atlamış atı Fırtınayele’nin sırtına, sürmüş onu gün batımına.
Bu serüven de burada erivermiş bir sona,
Haydi, pamuk eller ozanınızın sıhhati için kumbaraya…

~ Ozan Kalpsızlatan’ın repertuarından alıntıdır.

* Değerli katkıları ve her daim yanımda olduğu için Hazal Çamur’a sonsuz teşekkürlerimle…

Kalpsızlatan’ın Şarkısı” için 6 Yorum Var

  1. Çok güzeldi! İsim bulma yeteneğinize hayranım; ama Ejderbiçer +3, gerçekten, mükemmeldi.

    Tekrar ellerinize sağlık, çok teşekkürler.

    1. Hay Allah… Daha önce konuştuğumuz için cevap yazmayı unutmuşum. Kusura bakma.

      O isimleri bulmak ömrümden ömür götürüyor 🙂 En çok zorlandığım kısım isimler. Çünkü içime sinmediği zaman yazamıyorum bir türlü. Daha önce dediğim gibi Ejderbiçer +3 dahil burada geçen isimlerin çoğu aslında “Bir Onur Meselesi” isimli hikayemden alıntı. O hikayedeki kahramanı yani Bilekbüken’i çok sevmiştim. Bu da bir nevi devam hikayesi gibi bir şey oldu. Gerçi Düldül’ün uzaktan akrabası olduğunda şüphelendiğim Fırtınayele bu hikayede çok yer bulamadı ama olsun.

      Okuduğun ve yorumunu esirgemediği için çok teşekkürler…

  2. Harika olmuş!! Düşünsem, düşünsem böyle bir şeyi akıl edemezdim, doğrusu!
    Bilekbüken, seçkide iyice yer etmeye başladı gibime geliyor.. 😉
    Kafiye uyumu hem bir şiir için, hem de öykü için gerçekten çok profesyonel olmuş; hele hele şeytancıklara bayıldım!!
    Gerçekten inanılmaz bir öykü olmuş, Bilekbüken’in diğer hikayelerini okumak için sabırsızlanıyorum =D
    İyi seçkiler dilerim…

    1. Teşekkürler Defne. Hikayeyi tasarlarken öyle kendiliğinden kafiyeli bir şekilde çıkıverdi işte parmaklarımdan. Ben de hem değişik bir şeyler denemek hem de madem öyle başladı aynen devam etsin diyerek başladım yazmaya. Beğenmene sevindim 🙂

  3. İhsan kesinlikle en son çevirdiğin ön okumanın etkisinde kalmışsın. Seninle beraber kızmıyor muyduk tersten cümle kurmuş diye. Şimdi sen de böyle yapmışsın olmuş mu ama ileride bir gün bunu ingilizceye çevirecek adam senin hakkında ileri geri konuşmaz mı ? 🙂

    Hikayeye gelince yeni bir olaya eski karakterleri kullanman benim hoşuma gitti çünkü yeni karakter soksan onu tanıtmaya da en az bir iki sayfa harcayacaktın. Tüm hikaye aklımda bir tek şarkıyı canlandırdı diyebilirim. O da baya eğlenceli birşeydi.

    Daniels Charlie – Devil Went Down to Georgia

    1. Teşekkürler Buğra;

      Bak hiç o açıdan bakmamıştım 🙂 Kendi ellerimle kendi kuyumu kazdım desene. Değerli yorumun için teşekkür ederim. Ben de en kısa zamanda senin hikayeni okumayı planlıyorum. Şarkı da enteresanmış bu arada 🙂

      Tekrar teşekkürler…

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *