Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Kadavra

Soğuk, soğuk, çok soğuk… Hissettiğim tek şey bu. Kesilen parçalarımın yerini merak ediyorum. Gözlerim nerede? Beyim nerede? Ellerim nerede? Ayaklarım… Her yer o döktükleri sıvıyla dolu. Koku dayanılmaz. Nasıl oluyor da bu denli duyarsız olabiliyorlar. Allah’ım kafamı kaldırıp bakmama izin ver. Günlerdir her yerimi inceleyen şu insanlara yapmayın yeteri kadar çekmedim mi dememe izin ver. Olmuyor işte yapamıyorum. Neden mi? Çünkü ben bir kadavrayım!

Hayata gözlerimi küçük bir kasabada açtım. Ailem kalabalık sayılmazdı. En azından ben böyle düşünüyorum. Çünkü yalnızca annemi tanıdım. Babamın kim olduğuyla ilgili en ufak bir fikrim yok. Anneme bu soruyu sormaktan beni çelik kabloyla dövdüğü gün vazgeçtim. Pek güzel bir ilişkimiz olmadı aslına bakarsanız. Kendimi bildim bileli beni sonuna kadar inkâr eden bir kadın vardı karşımda. Ben bir hataydım onun için. Tek gecelik, kurtulması gereken bir hata…

Çocukluğum yaşadığım şiddeti ve açlıktan ölmek üzere olduğum günleri saymazsak normaldi. Her çocuk gibi okula gidiyordum. Ne için? Öğrenip kendime ve hayata faydalı bir insan olmak için… Lakin benim gibiler adına bu cümle ağır bir giysidir. Ancak şövalyeler zırhlarını taşıyabilirler. Benim gibi sıradan zavallılar değil. İnsan dnasını bilir misiniz? Yanlış kodlanan bir gen tüm sistemi bozar hani. Biyoloji derslerinde söylenmiştir size de. İşte ben o yanlış kodlanan gendim. Okuldan eve döndüğüm günleri hatırlıyorum şimdi. Annemi çıldırtmamak için oyun haline getirdiğim sessizlik kafesini. Ben oyunuma bu adı takmıştım. Sırf ağzımdan çıkan tek ses hatırına yiyebileceğim o müthiş dayak rutininden kurtulmak için oynadığım oyunumdu bu. Hayali bir kafese giren bir kaplan olduğumu düşlerdim. Kazanmanın tek kuralı vardı. Sessiz kalmak. Eğer ses çıkarırsam etrafıma toplanan kötü yaratıkların güçlerimi çalacağına inandırmıştım kendimi. Bana dokunup da güçlerimi yok etmemeleri için sonsuz bir sessizlik gerekiyordu. Ödülse verilen bir parça ekmek olurdu. Ben kaplandım. Yapabilirdim.

Bazen işe yarıyordu. Annem gelip yüzüme her zaman ki boş ifadesiyle bakıp ye şunu derdi. Önüme bir parça yağ sürülmüş ekmek atardı. Bazen kendi kendine söylenirken duyardım onu. Hala ölmedi bu çocuk ne de inatçıymış. Kurtulamadım bir türlü. Her zaman ki boş ifade yüzünde, saçı başı karmakarışık uzaklaşırdı yanımdan, kapıyı ardından sertçe kapatarak.

Başım önümde ekmeğimi yerken aklımda tek bir soru olurdu. Neden benim annem bu kadın? Kader çocukları cezalandırır mı? Ben cezalıydım. Aradan geçen yıllar annemde hiçbir şeyi değiştirmedi tabii. Aksine daha da kötüleşti her şey. Mesela benim hiç arkadaşım olmadı. Çünkü onları annemle tanıştıramazdım. O zaman benim o hatalı gen olduğumu anlarlardı. Okulda da sessizlik kafesini oynardım. Sırf bu sebepten evde adım gereksiz, okulda ise ucube olmuştu. Dilini mi yuttun ucube diye bağırırlardı arkamdan. Kızlar yalnızca benimle alay etmek için yanaşırlardı yanıma. Gülmek için bir araçtım. Bilemezlerdi tabii. Ben gereksiz olan o ayrıntıydım.

Çocukların ne denli acımasız olduğu hakkında bir fikriniz var mı? Ben biliyorum. Bir gün sırf beni konuşturmak için okulun arka duvarında ki ağaca yaka paça götürüp bağlamışlardı. Üzerime kova kova su döktüklerini hatırlıyorum. Bu an ki kadar soğuktu. Yapmayın diyen ince sesim onları durdurmak yerine daha da ateşlemiş beni oracıkta bağlı olarak bırakmışlardı. Nöbetçi öğretmen beni bulduğunda titremekten tüm kaslarıma kramp girmişti. Attığı şaşkın çığlık hala kulaklarımda… Aman yarabbi Kadim ne oldu sana? Ben sadece titreyerek başımı kaldırmaya çabalıyordum. Gerisi karanlıktı. Bayılmışım.

Annem hastalandığım için bana ilaç almak, doktora götürmek ve en sonunda öğretmenimle ciddi bir konuşma yapmak zorunda kalmıştı. Çünkü ıslak kıyafetlerimi çıkartıp beni ısıtmak zorunda kalan zavallı şaşkın vücudumda ki çürüklere de şahit olmuştu. Ama annem iyi rol yapıyordu doğrusu. Sena hanıma benim çok haşarı bir çocuk olduğumu sürekli bir yerlerden düştüğümü söylemişti. O da bu yalan beyanlara inandı. Hep birlikte beni doktora götürdüler. İlaçlarımla beraber anneme teslim ettiler. Sonra iyileşmemi dört gözle bekledi annem. Sebep benim için üzülmesi değildi tabii. Yalnızca bu kadar hastayken döverse öleceğimden korkuyordu. İyileştim ve cezamı çektim her zaman ki gibi. Bu kez daha dikkatliydi. Sena hanım görmesin diye morluklarım yüzüne sürdüğü o acayip renkli kremle kapatıldı ben okula giderken. Sonra büyümeye başladım. Annem kadar umursamaz oldum hayata. Ben irileştikçe işkencecim de küçülüyordu gözümde. Ama bana acı çektirmenin hep bir yolunu buldu.

Artık beni kendisi dövmüyordu mesela. O hep değiştirdiği adamlardan birine yaptırıyordu bunu. Dayanılmaz bir hal almıştı lakin artık ben insan olduğumu anlıyordum. Çevremde gördüklerim benim yaşadıklarımın normal olmadığını söylüyordu bana. Bende bir karar verdim. Onu durduramayacağımı anladığım gün kaçtım evden. Sokaklarda deli gibi koştum önce. Sırtımda çantam içinde birkaç parça eşyam ve evden çaldığım ekmekle deli gibi koştum. Nereye gittiğimi bilmeden saatlerce koştum. Sonunda gece çöküp uğursuz sesler kulağıma çalındığında bir yerlere sığınmam gerektiğini anladım. Yaşadığımız yer bir sahil kasabası olduğundan bende deniz kenarına inip balıkçı teknelerinden birine sığınmayı akıl ettim. Sahil sessizdi. Kimsecikler yoktu görünürde. Sonbahar serinliği her yere hâkimdi. Gözüme kırmızıçizgili olan tekneyi iliştirdim. Diğerlerinden daha eski bir görüntüsü vardı. Muhtemelen pek kullanılmıyordu. Daha doğrusu ben öyle düşünüyordum.

Yavaşça çevremi kolaçan ederek teknenin yanına yanaştım. Üzerinde ki eski püskü örtüyü kaldırdım. Tam adımımı atacaktım ki burnumda bir bıçakla irkildim. Ben yaşlarında veya benden biraz daha büyük olan bir çocuk ki ben o zaman on üç yaşındaydım, hop dedi. Yüzündeki ifade o kadar vahşiydi ki iki üç adım geri çekilmek zorunda kaldım. Sen de kimsin be? Aklını mı kaçırdın it. Benim mekânım burası git buradan. Bu sözleri durduğum yerden gözlerime ve kulaklarıma inanamadan dinledim. Ettiği küfürleri annemden bile duymamıştım bu güne kadar. Hiç kımıldamadan bir macera filminde duyduğum birkaç cümleyi tekrar ettim. Zaten konuşmayı pek beceremediğimden yapacağım başkaca bir şeyde yoktu. Aslında ben baştan ayağa kadar yalnızca bir tekrardan ibarettim. Bak dostum dedim. Elimi ona doğru uzatarak. Sakinleş ahbap sana zarar vermeyeceğim. Bu arada yüzünde ki allak bullak hali görebiliyordum. Bıçak hala elindeydi ama dikkatini benim sözlerime verdiği belliydi. Yalnızca konuşmak istiyorum derken birkaç adım attım ona doğru. Bıçak yavaşça aşağı doğru indiğinde doğru yolda olduğumu anlamıştım. Benim bu gece kalacak bir yere ihtiyacım var. İndir o bıçağı. Gerçi bunu biraz geç söylemiştim ama olsundu. Çocuk yüzüme boş boş baktıktan sonra kimsin sen dedi. Adım Kadim ben evden kaçtım. Omzunu silkip gel bakalım dedi ama sadece bu gece. Ayrıca bir dümen çevirirsen yakarım canını. Sakin sakin yanına gittim. Oturdum teknenin içine. Sonra onun güvensiz bakışları arasında çantamdan ekmeğimi çıkarıp birazını ona uzattım. Barış çubuğu gibiydi. Hafif tebessüm edip aldı ekmeği. Yedik. Canımı yakmadı. Hem de onu tanıdığım yıllar boyunca bir kere bile yakmadı canımı.

Ahmet ve ben o günden sonra hep orada ya da yakınında bir yerde yattık. Çaldık. Kaçırdık. Karnımızı doyurmak adına ne gerekiyorsa yaptık. Hatta bir ara bir ekmek fırınında un bile taşıdık. En güzel günlerimizdi onlar. Gece uzanıp kayığa yıldızları seyrederken Kadim derdi. Bir gün aha şu yıldızlar kadar çok param olacak. Buraya yazıyom. Ne yapacaksın ki o kadar çok parayı derdim. O gördüğümüz kocaman marketler var ya oralardan yiyecekler alacam. Hem paramız olunca köpek yavrusu gibi kovalayamazlar bizi. Gülerdim onun bu sözlerine. Hayatınız ne kadar sığsa hayalleriniz de o denli küçüktür. Biz de midemizi doldurma, banyo yapma ve sıcak bir yatağın hayallerini kurardık tabii. Tam üç sene beraber takıldık sokaklarda. Ben Ahmet’e göre daha iri bir çocuktum. Ahmet cılız, kemik torbası gibiydi. Sarışındı. Hatta kaşları, kirpikleri bile sarıydı. Kısa boyluydu. Karnı açlıktan ve bakımsızlıktan içine çökmüştü iyice. Ben onun yanında iri kıyım kalıyordum. Esmer tenim sağlıklı görünmeme sebep oluyordu. Kirle pasla kaplı vücutlarımız ve leş kokan kıyafetlerimizle hayallerimiz hep bunlardan ibaretti o günlerde. Sonra bir gün her şey geri dönülemez bir şekilde değişti.

Sokaklarda büyüyorsanız kaderiniz size güzel bir ölüm sunmaz. Ahmet bir gün hiç yapmaması gereken bir şey yaptı. Kendinden daha büyük bir grup çocuğa kafa tuttu. Hamburgercinin çöplüğünden iyi durumda olan bir menü bulmuştuk. Tam paylaşmak için mekâna dönerken birkaç serseri ki kafalarının iyi olduğu belliydi bize doğru gelmeye başladı. Neler olabileceğini tahmin ettiğimden Ahmet’e dönüp gidelim buradan bela geliyor dedim. Ama bizim cesur yürek sanki ben hadi saldıralım şu kum torbalarına demişim gibi onları kızdıracak bir hareket yaptı. Anlamışsınızdır sanırım. Ellerin ve kolların eşlik ettiği bu hareket kesinlikle karşı mıntıkayı barışa çağırmıyordu tabii ki. Karşıda ki ekip bize kötünün kim olduğunu göstermek hevesiyle etrafımızı çevirdi.

Korkudan nefes bile alamıyordum. Onlar beş biz ise iki kişiydik. İçimden bildiğim en iyi duaları etmeye başladım. Şahsen gecenin bu saatinde ve üstüne üstlük dua kelimesinin anlamına bu denli uzak olan benliğim inanın bu konu da mucizeler yarattı. Ama yıllarca Tanrı’nın hoşuna gidecek pek bir şey yapmayan bu bedene lütfedici bir kurtuluş yok gibi görünüyordu. Bıçaklar çekildi. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki bir an tekleyip dursa sanırım bu benim için en iyisi olurdu. Ahmet’le sırt sırta verdik. Fısıltıyla kapat o koca çeneni diyordum. Onlara şu çöplüğü verip gidelim buradan. Ama bu bedel yetmeyecekti.

Çocuklardan iri olan daha ben ağzımı açamadan bıçağını karnıma sapladı. Acı yoktu. Bir ara, etrafın kararmasına çok kısa bir an kala işimiz seninle değil süt çocuğu lafını duydum. Zaman akmıyordu. Gözlerimi açık tutmaya çalışıyordum lakin mümkün değildi. Dizlerimin üzerine çöktüm ve sonrası yoktu. Ne bir ışık gördüm ne de işe yaramaz hayatım gözlerimin önünden şerit gibi geçti. Sadece karanlık ve ılık bir sıvının akışı vardı. Kan…

Bu Ahmet’i son görüşümdü. Gözlerimi köhne bir hastane odasında açtım. Etrafıma korkarak bakıyordum. Bundan sonrasının ne olacağıyla değil de oraya nasıl geldiğimle ilgiliydim daha çok. Beyaz kıyafetli bir kadın uyandın demek nasılsın bakalım dedi. Suratında ne bir şefkat ne de gülümseme vardı. Öylece sonunda kurtulacağız bu pis kokudan ifadesi vardı. Ahmet nerede dedim o kadar halsizdim ki bunu söylemek bile acımı arttırıyordu. Seni buraya yalnız getirdiler yanında kimse yoktu. Bekle polis seninle konuşacak deyip aynı ifadesizlikle çıktı dışarı. Odaya şöyle bir göz gezdirdim bende fırsat bu fırsat. Oda kirli beyaz rengindeydi. Her yer ilaç ve pislik kokuyordu. Kötü bir lavabo göze çarpıyordu. Tabii benim için bunlar bile fazlaydı. Şahsen kaç kez yatakta uyumuştum ki? Benim yattığım yatak dâhil tam tamına dört yatak daha vardı odada. Ama yalnızdım. Sebebini anlamam çok da zor değildi. Sanırım kimseye zarar vermemi istemiyorlardı. Cüzamlı muamelesi görmeye alışkındım zaten. Bu durum beni pek bozmadı. Etrafı seyre dalmışken aynasız kapıda belirdi. Polisler bizim için lanetlidir. Bizde onlar için sadece toplumsal bir sorun… Biz ayıklanması gereken ayrık otlarıydık onlar için. Sanki bir anneden doğmamışız ya da bu yaşadıklarımızı kendimiz arzu etmişiz gibi davranılırdı. Kaç kez onlardan dayak yediğimi, kaç kez el hareketlerinin şahına maruz kaldığımı anlatamam. Hem bırakayım da mideleriniz yerinde kalsın.

Yanıma yaklaşmak isteği duymadan öylece bana en uzakta ki yatağa oturdu. Gözlerinde ki ifade diğerleri gibiydi. Ben başıma geleceği çoktan kestirebiliyordum. Çocuk yetiştirme yurdu, tecavüzden kurtulma çabaları ve sonunda bir kez daha kaçıp sokaklarla kucaklaşmak… Arkadaşına ne olduğunu hatırlıyor musun diye girdi lafa. Başımı iki yana sallamakla yetindim. Mümkün olduğunca onunla göz göze gelmek istemiyordum. Başım aşağı da üzerime örttükleri örtüyle haşır neşirdim. Soğuk bir sesle sanki işte bir tanesi daha layığını buldu der gibi öldü deyiverdi. Arkadaşını kevgire çevirmiş adiler. Ağlamak istemiyordum öylece başım aşağıda kala kaldım. Ne yapabilirdim ki? Ne denirdi bu durumda. Bana ne olacak peki diye kararsız ve ince bir sesle sordum. Sen yetiştirme yurduna gideceksin. Yaşın küçük sakın bela çıkarma pislik. Son sözlerini söyledikten sonra çekip gitti. Giderken onu tiksintiyle seyrettim. Sonra gözlerim doldu ağladım. Ta ki yüzüm gözüm şişene kadar. Tedavi masraflarım hastane fonu denen bir şeyden karşılandı. Zaten çokta umurumda değildi ya neyse. Hastaneden birkaç gün sonra yaka paça çıkarıldım. Bereket bu yattığım zamanda yıkanmama izin verdiler. Üzerime de eski ama iş görür bir kıyafet sağladılar. Halimden memnundum.

Bıraksalar o köhne yerde yaşayabilirdim. Etrafı temizlerdim. Yatakları düzeltirdim ne bileyim. En azından soğuktan korunacak, yemek yiyebileceğim ve bedenimi suya gark edebileceğim bir yerdi burası. Yetiştirme yurdunda da bunları yapabileceğimi iddia eden varsa biraz yavaşlasın bakalım. Orada benim gibi güzel bir yüzünüz ve işe yarar bir vücudunuz varsa korumanız gereken yerleriniz var demektir. Ben her seferinde direkten dönen şanslılardan olduğum için rahatlıkla söyleyebilirim.

Lanet evin kapısındayım yine. Bu kaçıncıydı hatırlamıyorum. Müdür değişmemişti. Yüzünde ki sapık ifade de öyle. Pis pis sırıtıp hoş geldin Kadim dedi. Cevap verme gereği duymadım. İçerisi hiç değişmemişti. Çıplak koridorlar, kirden rengi belli olmayan mermer merdivenler ve sigara içme yasağı tabelasına inat buram buram bir sigara kokusu… İğrenerek bakıyordum her yere. Ama bu kez arıza çıkarmamaya kararlıydım. Sadece iki yıl dedim içimden. Sadece iki yıl sonra buradan para kazanabileceğim bir işle çıkmalıydım. O zamana kadar arkamı kollamam gerekiyordu. Artık sokaklara dönemezdim. Ahmet’i başına gelenleri tam olarak bilmemekle beraber tahmin edebiliyordum. Bu kez kararlıydım.

Yatak haneye gitmeden banyo yapabilmem için beni duşlara götürdü bir ayağı topal görevli. Sonra hadi dedi. Ben de ona dışarı çık yoksa başına geleceklerden sorumlu olmam bakışımı attım. Aslında pek korku verememiştim ama çıktı. Allah’ım yüzüm bu kadar masum olmak zorunda mıydı yani. Alelacele iç çamaşırım üzerimde duş aldım. Soğuk su iyi gelmişti. Zaten başka bir seçeneğimde yoktu. Elim karnımdaki yara izine gitti. Bir daha başıma bunun gelmesine izin veremezdim. Hayatta kalmak… Tek amacım buydu. Sonra suyun kesildiğini gördüm. Beş uzun dakika ne kadar cömertler değil mi? Bana verilen kıyafetleri çabucak giydim. Tabii ıslak çamaşırımı çıkartmıyorum. Gözlemcilerin gözlerine seyirlik vermenin âlemi yoktu. Islanmak sonraki kötü anlardan daha kabul edilir bir durumdu. Doğal olarak topal pislik bu durumdan pek memnun kalmamıştı. Yatakhaneye doğru ilerlerken burayı hiç özlemediğimi fark ettim. Nesini özleyebilirdim ki.

Sözde bizi topluma kazandırmaya çalışıyorlardı. Ama burada gördükleriniz sizi ancak toplumdan soğutabilirdi o kadar. Yatakhaneye vardığımız da görevli ranzamı gösterip yatağını yap dedi buyurgan bir ses tonuyla. İçeride ben yaşlarda iki çocuk vardı yalnızca. Normalde on altı kişilikti burası. Muhtemelen diğerleri ya bahçede ya da atölyedeydi. İkisi beni şöyle bir süzdükten sonra evine hoş geldin yolsuz deyip yanımdan sürtünerek geçtiler. Harika dedim içimden bayıldılar bana. Yatağıma çarşaflarımı serdikten sonra öylece oturup şimdi ne yapmalıyım diye geçirdim kafamdan. Buradakileri tanımak gibi bir arzum yoktu lakin istesem de istemesem de bu eninde sonunda olacaktı. Ben kafamda bin bir düşünce otururken hoş geldin tanışalım mı diyen yabancı bir sesle kendime geldim.

Genç bir adam en fazla yirmi dört yirmi beş yaşlarındaydı. Kapıya dayanmış bana bakıyordu. Yataktan doğrulup yanına yaklaştım. Ben boylardaydı. Teni açık, gözleri renkliydi ama ne renk olduğunu söyleyemiyordum. Adım Kadim dedim. Sokaktan topladılar. Yüzünde acı bir gülümseme belirdi. Benim adımda Volkan. Bir aralar beni de sokaktan toplamışlardı. Şimdi burada öğretmenlik yapıyorum. Sorun çıkarmazsan burada rahat edersin Kadim. Hem sicilin pek de temiz değil. Dikkatli olursan yanında olurum. Bu sözlerin ne anlama geldiğini kavramaya çalışıyordum. Kötü birine benzemiyordu fakat ben bu güne kadar iyi biriyle de karşılaşmamıştım. Sorun çıkarmaya niyetim yok dedim. On sekizime gelmeyi ve buradan gitmeyi umuyorum tabii hayatımı kazanabileceğim bir iş öğrenerek. Beni şöyle bir süzdükten sonra okuma yazman var mı diye sordu. Başımı salladım. Okula gittin mi? Evet. Güzel kaça kadar okudun bakalım? Sorularının arasında beni incelediği gözümden kaçmamıştı. Mümkün olduğu kadar göz göze gelmemeye özen göstererek ortaokul terk dedim. Gel benimle.

Arkasından koridor boyu hiç konuşmadan ilerledim. Beni iki kat aşağı indirip bir kütüphaneye soktu. İçeride üç beş kişi kafalarını kitaplarına gömmüş bir şeyler okuyorlardı. Bizim girdiğimizi fark etmediler bile. Burası bizim kütüphanemiz. Sen burada çalışacaksın. Kimse buraya kapanıp kalmak istemiyor ama belki sen istersin. Pek konuşkan birine benzemiyorsun değil mi? Buraya kapanıp kalmak işte bunu sevmiştim. Tamam, ne yapmam gerekiyor? Buradan kitap alanları şu deftere kayıt edeceksin. Birde her gün kitapları sayıp eksik var mı yok mu ona bakacaksın. Sonra bir an durdu. Ben etrafı incelerken yapabilir misin diye sordu. Derin bir nefes aldım. İlk kez bu kadar güzel bir koku duyduğumu fark ederek… Yaparım dedim. Gülümseyip elime yırtık pırtık defteri tutuşturup odadan dışarı çıktı. Kütüphane dedikleri yer geniş bir salon kadardı. Yaklaşık altı raflı beş adet bölümden oluşuyordu. Muhtemelen oradan buradan toplanmıştı bu kitaplar. Kimsenin el sürmediği belliydi. Yıpranmamışlardı pek. Her yer toz kaplıydı. İyi bir temizlik yapmam gerekecekti. Ama burada ne kadar uzun kalırsam benim için o kadar iyiydi.

Önce kitap listesine baktım. Kaç kitap olduğunu saydım. Yüz kadar kitap vardı. Sonra rafların başına geçerek oradaki kitapları saydım. İçerdekilerin elindekiler hariç doksan altı kitap. Aman ne okuma aşkı diye geçirdim içimden. Pek de umurumda değildi zaten. Kayıtlarımı yenileyip kitapları gözden geçirmeye başladım. Sonra etrafa çekidüzen vermeye giriştim. İlk kez bu kadar hevesle bir şeyler yapıyordum. Kafasını uzatıp hoş geldin diyen birkaç kişiye başımla selam verip işime geri döndüm. Arkadaş edinmek gibi bir niyetim yoktu. Yine sessizlik kafesini oynayacaktım. Burası benim için biçilmiş kaftandı. Hatta burada uyuyabilirdim bıraksalar. Aradan günler geçtikçe ben kitaplarıma kitaplarım bana alışıyordu. Her akşam kütüphaneyle ilgili hesabı Volkan hocaya verip bir kitap alarak yatakhaneye çıkıyordum. Şimdilik arıza çıkmamıştı. Yatakhane arkadaşlarım benim sessizliğime alışıyorlardı. İyi akşamlar kitap kurdu diye alay etmelerini saymazsak bende onlara alışmıştım. Geceleri aldığım kitabı okumakla geçiriyordum. Bu gibi yerlerde uyumak tehlike getirirdi. Ben gündüzleri kimsecikler yokken kitaplarımın arasında uyuyordum. Kısa sürede birçok kitap bitirdim. Volkan hoca bazen yanıma gelip çalışmamı kontrol ediyor sonra yüzünde memnun bir ifadeyle beni kitaplarımla baş başa bırakıp gidiyordu. Okumayı hep sevmiştim zaten. Eskiden sokakta bulduğum eski gazeteleri ya da yerdeki el ilanlarını okurdum. Şimdiyse gerçek kitaplarım vardı. Mutluydum. Yatacak iyi kötü bir yatak, yemek, banyo ve kitaplar… Hayallerim gerçek mi oluyordu acaba?

Bir gün yatakhanenin belalıları tamir atölyesinden dönerken kütüphaneye uğramaya karar verdiler. Beni pek sevmemişlerdi ve şimdi de cidden tanışma zamanıydı. Akşamın inmesine az vardı. Mevsim kış olduğu için hava erken kararıyordu. Ben kaloriferin dibine iyice yanaşmış en sevdiğim kitabı Monte Cristo kontunu okuyordum. Bu adamın hayatını okumak bana ümit veriyordu. Geldiklerinin farkına geç varabildim. Çetenin başı elimden kitabı çekip bak bak burada kim var? Bizim hiç konuşmayan kitap kurdu. Yüzündeki ifadeden ne istediğini anlayabiliyordum. Fakat onlar dört kişiydi bense tek. Yapabileceğim ne var diye düşünmeye başladım. Sonunda yerimden yavaşça doğrulup konuşmayı başardım. Onlar ben gerildikçe üzerime doğru geliyorlardı. Bela istemiyorum. Bende sizin işinize yarayacak hiçbir şey yok. Param yok. Sigaramda. Yüzlerine bakmak bile kanımı donduruyordu. Çetenin başı olan iri kıyım çocuk ama çok istediğim bir şey var güzel çocuk dedi.

Ben daha kaçmaya fırsat bulamadan ikisi beni kollarımdan tutup duvara yapıştırdı. Diğeri karnıma öyle bir tekme indirdi ki nefesim kesildi sandım. Yumrukların tekmelerin ardı arkası kesilmiyordu. Kimse duymuyor muydu? Bende ki de laf değil mi? Duysalar da gelmezlerdi zaten. Kaderime razı olmamak için elimden geleni yaptım ama bu kez kaçamadım. Kendime geldiğim de kıyafetim yırtılmıştı. Pantolonumu yukarı çekmek bile acı verdi. Yüzüm gözüm şişti. Akan kanlar kurumuş yüzümde garip bir şekil oluşturmuşlardı. Ağlamak bağırmak istedim. Ama yapacağım hiçbir şey yoktu. Orada öylece duvara yaslanıp saatlerce kaldım. Oturmak bile acı veriyordu. Kadim diyen endişeli bir erkek sesi beni kendime getirdi. Volkan hoca yüzünde dehşet ifadesi ne oldu sana? Kim yaptı bunu diye sorular yağdırıyordu. Söyleyemeyeceğimi o da biliyordu ama ne yapabilirdi ki? Hiç cevap vermeden ona baktım. Sadece bu gece burada kalabilir miyim diye sordum. Tamam dedi. Gözleri dolmuştu. Bana biraz yiyecek ve temiz kıyafet getirdi. Üzerimi değiştirip banyo yaptım çabuk çabuk. Beni kimsenin bu halde görmesini istemiyordum. Sonra ağrımı geçirsin diye ağrı kesici verdi bana. O gece hiç uyumadım. Artık kâbus geri dönmüştü ve bu kez ben kaçamamıştım.

Bu tarifsiz olayı takip eden günler saklambaç oynayarak geçti. Ben kaçıyordum onlar kovalıyordu. Hatta birkaç kez neredeyse kaçamayacağım kadar köşeye sıkıştırıldım lakin bu kez şans benden yanaydı. Volkan’ın yardımı ve bana arka çıkmalarıyla kütüphanede yaşar hale gelmiştim. Bazen yurdun müdürü benim neden orada kaldığımı soruşturuyordu. Volkan hoca her seferinde kitapların çalındığını ve benim orada kalıp buna engel olduğumu söylüyordu. Müdüre yalakalık yapmak eskiden beri sevmediğim bir şeydi lakin bende sırf benim bu durumuma ses çıkarmasın diye onun çalıp çırptığı yurt hesaplarını tutuyordum. Sayılarla aram iyiydi. Evet, dahi değildim. Olma ihtimalim belki sokaklarda üç yıl geçirip de beyin hücrelerimin bir kısmı ölmeseydi vardı. Ama yine de yapabiliyordum işte. Hesapları o kadar ince ayrıntısına kadar tutuyordum ki kimse müdürün yeni arabasının benim sayemde ortalarda dolaştığının farkında değildi. Müfettişler gelip de hesapları kontrol ettiklerinde müdüre dürüstlüğünden dolayı teşekkür edip gidiyorlardı. Bende arkalarından kahkahalarla gülüyordum, tabii arada bir müdürün ellerinin durmamasına da katlanmak zorunda kalıyordum. Sonuçta ikimizin de isteği yerine gelmiş oluyordu. Aradan geçen haftalar acımı dindirmiş lakin uykularıma veda etmeme sebep olmuştu. Yıllar gözümün önünde dolaşırken hiç de kolay olmuyordu uyumak. Gözümü her kapadığımda onları üzerimde tepinirken görmek hiç de iç açıcı bir manzara değildi. Boğuluyordum. Canım yanıyordu. Yapabileceğim bir şey olmadığını bilmek ateşe atlamak gibiydi. Hem de ellerin bağlı olarak…

Haftalar sonra ilk kez Volkan’ın ısrarlarıyla bahçeye çıktım. Senin tanışmanı istediğim biri var lütfen beni burada bekle deyip ben gözümü ilkbaharın güneşine alıştırmaya çalışırken yanımdan uzaklaştı. Ben içimde o garip tedirginlikle etrafı tazı gibi koklamaya başladım. Tehlikeli bir durum olmadığına kendimi zor ikna ederken üzeri yazılarla görünmez banka oturup bir an önce Volkan gelsin diye dua etmeye başladım. Aslında bu güne kadar bir şeye ya da bir yüceliğe inanmaya vaktim olmamıştı lakin şimdi oturmuş o bilmediğim varlığa yalvarıyordum. Affedilmeyen olmamak için. Annemin sözleri kulaklarımda uğuldarken o kadar zordu ki yaşadıklarımı hafifletmek. Affedilmeyen… Sen busun işte küçük fare. Eğer sen bu dünya da olmasaydın ben böyle olmayacaktım. Kafamda bu cümleler bana işkence ederken Volkan yanında altmış yaşlarında beyaz saçlı, kısa boylu, Yeşilçam filmlerinden çıkma kıyafetler giyinmiş bir kadınla çıkageldi. Kadının yüzünde ki kırışıklıklar onu daha sevimli gösteriyordu. Ufak tefekti. Sanki minyatür bebek gibi…

Tamam, bende iri bir çocuk değildim lakin benim yanımda ufacık kalıyordu. Volkan bu şirin uçuk pembe kıyafetli kadının sırtını sıvazlayarak Kadim dedi. Bu madam Amelia çok hayırsever bir hanımefendidir. Birkaç gün önce senden bahsetmiştim o da nezaket gösterip seninle tanışmak istedi. Öylece ne diyeceğimi bilemeden bir Volkan’a bir bu şirin kadına bakakaldım. Amelia tatlı gülümsemesiyle bana küçücük elini uzatıp tanıştığıma memnun oldum küçük bey dedi. Ben de şaşkınlığım hala tavan halindeyken elini tutup sıktım. Bu hareketim karşısın da garip bir lehçeyle, pek de şaşkın bir şey bu canım hiç bayan görmedin her hal bu saate kadar şaşkın çocuk deyip şen bir kahkaha attı. İçine martı kaçmış gibi bir gülüşü vardı. Yüzü gülümsemesine o kadar ahenkle eşlik ediyordu ki ben de gülmeye başladım. Tamam, buna sadece bir tebessüm diyelim. Yüzüm al al bu minik madama bakmaya devam ettim. Amelia başını bana doğru çevirip Volkan bizi az yalnız bırakasın ben bu delikanlıyla bir konuşayım bakam ne diyecek teklifime. Volkan başıyla bana selam verdi sonra Amelia’nın elini nazikçe öpüp ben hala bakışlarımı bir noktaya sabitleyememişken çekip gitti.

Gel bakalım kara marsık sen pek de şeker bir şeymişsin vre. Otur da konuşalım bakalım. Ben kuracak kelime bulamadığımdan denilenleri yerine getirmekle yetindim. Tekrar aynı banka oturduk. Bir süre kocaman mavi gözleri üzerimde öylece kaldık. Heyecandan ve utançtan ellerim o kadar terliyordu ki Volkan’ın bana verdiği kot pantolonun dizleri sırılsıklam olmuştu. Amalia ise sanki uzaydan düşmüşüm gibi gözlerini hiç ayırmadan beni seyrediyordu. Bende bir ara belli belirsiz kafamı kaldırıp onu incelemeye başladım. Beyaz eldivenli elleri parlak uçuk pembe ayakkabılarıyla aynı renkte olan küçük çantasını tutuyordu. Yaşlıydı ama dik bir duruşu vardı. Hafif yan oturuyordu. Eteğinin bir kenarını bacaklarının arasına almış ayaklarını yere değdirme çabasıyla çaprazlamıştı. Başında kısa saçlarının yarısını ortada bırakan beyaz tülden gülünç bir şapka vardı. Sanki saraylardan fırlamıştı. Eski saraylıların havası vardı onda. Sonra ben konuşacak bir şey bulamayınca yaptığım gibi sallanmaya başladım. Ayaklarımı yere vuruyordum bu arada. Mavi gömleğimin kollarını çekiştiriyordum. Amelia, hastasın yavrus bir şeyin mi var böyle deli gibi sallanıyorsun dedi. Sesi o kadar tatlıydı ki yok diyebildim sadece. Korkmayasın evlat ben seni yemem. Sonra başını hafif yana çevirerek zaten seni yemek isteyen ecinniler varmış kuşlar söyledi. Ben başımı iyice öne eğdim demek Volkan her şeyi anlatmıştı.

Benim halimi görünce elini sırtıma koyup bak çocuk ben kendime bir yardımcı ararım Volkan senin akıllı, iş gören bir çocuk olduğunu söyledi bana. Başım hala önde benden ne istiyorsunuz madam dedim. Ben derim ki sen bugün benimle gelesin hem burada ki hayranlarından da kurtulursun. Ben yalnız yaşarım. İki tane yardımcım var sadece. Onlarda artık çürüdüler evladım. Sonra yine o kahkahalarından birini attı. Benim yapamadığım işleri yaparsın hem kendi paran olur çocuk ne dersin? Kendi param, yaşlı bir kadın ve iki çürük yardımcı… Tüm bunlar kafamda farklı çağrışımlar yaratmıştı. Elimde olmadan dedim ki tamam derim ama bir şartla madam. Ben şart deyince Amelia gözlerini kocaman açıp bak sen haspamın şartı da var. Söyle bakalım kıvırcık kestane kulak kesildim dedi. Bende bir iki defa yutkunduktan sonra seninle asla yatmam madam anladın mı her türlü işi yaparım. Eşya taşırım ne bileyim işte öteberi her şey. Sonra onun garip bakışlarına aldırmadan devam ettim ama asla yatmam. Bir süre düşündükten sonra bak bana şaşkın marsık ben iş görebiliyor olsaydım zaten senle ne işim vardı. Tanrım sen koruyasın aklı gitmiş bu yaşta. Başını yukarı kaldırıp garip Türkçesiyle bunları söyledikten sonra dönüp aynı ifadeyle devam etti. Anlayamıyordum kızgın mıydı? Gider bir salon erkeği bulur evlenirdim oğlum seni ne yapayım. Hay Allah müstahakkını versin emi. Ben oturduğum yerde iyice küçüldüm. Ama bugüne kadar başıma gelenleri hesaba katarsak başka ne düşünebilirdim ki? Sonra kusura bakma madam sadece söyledim işte diyebildim incecik bir sesle. Kusuru yoktur kara marsık ben anlıyorum seni. Söyle bakalım kabul mü? Başımı salladım. İçten içe o kadar sevinmiştim ki ne yapacağımı bilemez olmuştum. Yaşından beklenmeyen bir çeviklikle ayağa kalktı. Hadi düş önüme bakalım gidiyoruz bu tımarhaneden dedi. Olduğum yerde donup kalmıştım. Nasıl hemen mi deyiverdim. Ellerini beline koyup oturduğum banka eğildi. Ne yoksa sen bir veda edeyim buradakilere mi dersin? Evet, hemen. Tabii küçük beyin gönlü çekerse…

Kapıda bizi eski model bir Mercedes bekliyordu. Ben oldum olası bu arabaları sevmiştim. Bana hep güven vermişlerdi. Amelia arabaya böyle dikkatle baktığımı görünce yanıma yanaşıp beğenmişsin benim emektarı dedi. Evet, anlamında başımı salladım. Hadi bakalım kara marsık hazır mısın? Başım yine evet anlamında bir aşağı bir yukarı alışıldık hareketi tekrar etti. Arabaya binmeden önce Ahmet Efendi diye seslendi Amelia gel bak sana kimi tanıştıracam. Ahmet Efendi altmışlı yaşlarının başında beyaz seyrek saçlı, göbeği kendinden önce yol alan sevimli yüzlü bir adamdı. Merhaba delikanlı dedi. Başını hafifçe eğerek…

Bana uzattığı eli tutmakta başta tereddüt ettim. Sonra bende elimi uzattım ona. El sıkıştık. Dostça ama bir o kadar da sertti bu selamlaşma. Amelia bak Ahmet Efendi bu sana bahsettiğim uzaktaki kardeşimin kayıp oğludur. Ben buldum onu şimdi kardeş hatırasını hak ettiği hayata götüreceğiz. Bunları gülümseyerek ve bir eli benim sırtımda söylemişti. Ona neden yalan söylediğini merak etmekle beraber daha çok hak ettiği hayat sözcüğüyle ilgiliydim. Arabaya bindik. Hızla cehennemimden uzaklaşmaya başladık.

Amelia ada da oturuyordu. Yol uzun sayılırdı. Benim gözden geçirmem gereken şeyler için değil tabii. Hesabını tutmak istemediğim ve ucunu göremediğim bir hayat uzanıyordu önümde. Yol bittiğinde bahçeli eski bir konağın önündeydik. Arabadan inip etrafı seyre daldım. Konak eski ama büyüleyiciydi. Daha önce bu kadar ihtişamlı bir yer görmemiştim. Ben gerçekten burada mı yaşayacaktım şimdi? Amelia arkamda durmuş benim şaşkın halimle eğleniyor gibiydi. Hadisene kıvırcık kestane bütün gün kafanda evin resmini çizmeyi düşünmüyorsun her hal dedi. Sonra yine o müzikli kahkahalarından birini attı. Bense başım önde hafifçe gülümsemekle yetindim. Bu kadın kesin kafadan sakattı. Ama şirin bir sakat…

Eve girdiğimiz de girişin önünde bizi güler yüzlü toparlak bir kadın bekliyordu. Hoş geldin küçük bey ben Halime bu ev benden sorulur dedi. Gururlu bir ifade vardı kırmızı yanaklarında. Hoş bulduk dedim. Adım Kadim. Biliyorum küçük bey hanımım bahsettiydi senden. Bunları söyledikten sonra beni incelemeye koyuldu. Pek şirin maşallah dedi Amelia’ya yanaklarımı sıkarken. Kız gibi güzeldir bu çocuk. Bu iltifat mıydı şimdi? Herkes mutlu mesut gülerken ben düşünüyordum nasıl bir tımarhaneye düştüğümü. Amelia beni düşüncelerimden sıyıracak cümleyi kurdu son anda. Gel bakalım kıvırcık kestane sana odanı göstereyim. Elimden tutup merdivenlerden yukarı çıkardı. Duvar tablolarla doluydu. Güzel manzara resimleri… Bir tanesi dikkatimi fena halde çekmişti. Koyu mavi bir gökyüzü, keman çalan bir keçi vardı. Beyaz duvaklı bir kadın… Renkler o kadar iç yakıcıydı ki derin bir nefes verdim karşısında. Chagall dedi Amelia… Ressamın adıdır. Hem keman çalan bir keçi olmazsa aşk, aşk olmaz evladım. Aşk mı dedim. Sesimi kendim bile duyamıyordum. Amelia hadi dedi. Daha çok yıl vardır önünde. Yaralar zamanla kabuk bağlar.

Odam geniş güneş alan bir yerdi. Yatak tam ortadaydı. Ahşam işlemeli bir de dolap vardı kenarda. Yatağın iki yanında küçük komedinler ve gece lambası… İç açıcıydı. Duvarlar uçuk mavi bir boyayla kaplıydı. Çatı katı şirin bir oda… Hayatım boyunca sahip olmayı hayal bile edemeyeceğim güzellikte bir oda. Amelia bir kapıyı açıp burası da senin banyondur kara marsık dedi. Benim ayrı banyom mu var dedim. Gözlerim yuvalarından çıkacaktı neredeyse. Amelia belertme bakayım öyle gözlerini evladım dedi. Bak bir rüzgâr esse öyle kalır suratın. Neden şaşırırsın çocuğum benim banyom ayrı seninki ayrı tabii. Öyle ortalıkta ıslak ıslak gezmeyesin adamı dinden imandan çıkarırsın valla. Bende onunla birlikte gülmeye başladım. İlk kez bu kadar içten…

Sonra beni odamda yalnız bırakıp aşağıya indi. Odam, ne kadar uzak bir kelimeydi bana. O kadar ivedi bir duruşu vardı ki ağzımda. Yatağıma uzanıp düşünmeye başladım. Acaba sonunda şans bana da merhaba mı diyordu. Bu çılgın kadının bedenine bürünmüş olarak. Yavaşça doğrulup pencereye doğru ilerledim. Pervaza dayadım kendimi. Penceremden hayata ben de merhaba dedim. Bu kez korkmuyordum. Sebep basitti. Kendime ait, kapısını kilitleyebileceğim bir odam ve her an bakabileceğim açık bir pencerem vardı.

Yemek için kapımı çalan Halime’nin sesiyle irkildim. Uyumuştum. Hadi bakalım Kadim çocuk yemek vakti gel teyzen seni çağırır. Yataktan doğrulurken nerede olduğumu algılamaya çalışıyordum. Teyzem mi? Tamam dedim. Kalktım elimi yüzümü yıkadım. Aynada kendime baktım. Karanlık çöküyordu. Kıvırcık saçlarım oradan buradan dışarı fırlamıştı. Yüzüm dinlenmiş ve temiz görünüyordu. Gülümsedim. Yüzüm de hala biraz morluk vardı ama iyileşiyordum. Peki, tüm yaralarım geçecek miydi? Üstüme başıma şöyle bir bakıp aşağıya indim. Amelia küçük gözlükler gözünde salonun en görünen koltuğuna oturmuş kitap okuyordu. Gözlüklerinin üstünden bana bakmaya başladı geldiğimi görünce. Aman yarabbi dedi oğlum bu saçların hiç söz dinlemez mi senin. Ben saçlarım böyle kıvrılsın diye yıllarca kuaförlere ne paralar döktüm bir görseydin. Bu arada saçlarımı ucundan tutmuş çekip bırakıyordu. Ah seni şanslı velet dedi. Hadi yemek yemeye kıvırcık kestane…

Sesimi çıkarmadan yemek odasına kadar takip ettim onu. Herkes koltuklarına yerleşmiş bizi bekliyordu. Ahmet ağabey ve Halime… Halime kalkıp biz oturunca servis yaptı yemekleri. Ev yemeği, nasıl bir hazineydi bu. Rüya mı görüyordum yoksa? Yemekler muhteşemdi. Ne kadar yedim bilmiyordum ama Amelia yemek boyunca yavaş evladım kaçıran yok diyip durdu. Ben yemeğimle o kadar meşguldüm ki sadece başımı sallamakla yetiniyordum. Çok güzel olmuş diyordum her tabakta. Sonra kahve içtim ilk defa. Mutlu muydum? Sadece kaybetmek istemiyordum bu kısacık anları. Dışarısı soğuktu ama biz sıcacık evde oturmuş kahve içiyorduk. Gözüm bir ara pencereye takıldı dışarıda ki kardeşlerimi evsiz çocukları düşündüm. Gözlerim boşluğa kaydı. Amelia elime dokunup, düşünmek bu yaşta iyi değildir kara marsık dedi. Göz kırpıyordu. Ben yatabilir miyim dedim. Başını sallayıp Allah rahatlık versin evladım. Gülümsemeler arasında odama gittim. Kapıyı kilitleyip yatağın üzerine bırakılan pijamayı giyindim. Yumuşacıktı. Çok da güzel kokuyordu. Yatağıma kıvrıldım. Nasıl bir huzurdu anlatamam. Kâbussuz, korkusuz ve deliksiz bir uykuydu benimkisi.

Güneş penceremden girip yanıma uzandığında uyandım. Gerindim. Sonra derin bir nefes alıp banyoya yöneldim. Galiba hep bu sıcak suyun altında kalabilirdim bıraksalar. Sonra kıyafetlerimi giyip aşağıya indim. Amelia diye seslenmeye başladım. Amelia üzerinde garip bir önlük elleri hamurlu bana bakmaya başladı. Sonra ne bağırırsın kıvırcık sıpa adam mı öldürdüler yoksam? Yok, ben neredesin diye dedim ama utancımdan cümlenin sonunu getirememiştim. Amelia yanıma yaklaşıp eliyle çenemi kavradı. Hadi gel de marifetini görelim, mutfağa küçük bey dedi. Popoma yediğim şaplakla yüzüm kırmızı başım önde kendimi mutfakta buldum. Bu kadın cidden çılgındı ama zararsızından.

Günler birbirini kovalarken ben evime ve sözüm ona teyzeme iyice alışmaya başlamıştım. Üç koca eskitmiş aşka âşık bu kadına hayrandım artık. Bana eşlerini ve nasıl öldüklerini anlatırdı. Acıyla dalga geçen bir hali vardı onun. Feleğe çakan tiplerdendi. Bir keresinde aşk demişti evladım seni buldu mu yakana sarılır alacaklı gibi. Sende tepinirsin kurtulmak için lakin nafile. Bak ben hiç kurtulamadım. Gülmüştük beraberce. Bazen misafir ağırlardı. Ben bahçeyi adam etmeye çalışırken pencereden bağırır gel bak seni kimlerle tanıştıracam derdi. Bende koşarak içeri girer çok yanaşmadan herkese merhaba derdim. Pek şirin maşallah tüh tüh… Genelde kurulan cümleler bunlar olurdu. Okula gidiyor musun evladım? Yok derdim teyzem benim açıktan okumama izin verdi bende öyle yapıyorum. Onların yanında Amelia teyzemdi. Normal zamanlarda ise sadece Amelia… Bende onu kara marsığı…

Bir seferinde Amelia’ya patavatsız bir meraklı kime benzediğime dair bir soru yöneltmişti. Sonuçta Amelia sarışındı. Annem olduğunu iddia ettiği kardeşi de öyle. Bense biraz daha geç doğsam zenci olabilecek kadar siyahtım. Doğal olarak ten rengim bu meraklı teyzeye pek garip gelmişti. Ama Amelia gibi bir şeytanın buna da cevabı hazırdı. Benim babam olacak hayırsız adam (ki sözüm ona annemi ben doğduktan bir süre sonra terk etmişti) Araptı. Yani ben babama benziyordum. Amelia bu yalanını ballandıra ballandıra anlatırken ben sadece başımı sallamakla yetinmiştim. Aslına bakarsanız belki de babam gerçekten Araptı. Olabilirdi. Annem olacak canavar benim kadar koyu tenli değildi ve ben babamı hiç tanımamıştım.

Hayat benim için keyifle akıp gidiyordu. Bazen Ahmet ağabey ile alışverişe çıkardık. Biraz adada dolaşır Halime’nin elimize tutuşturduğu listeyi eksiksiz tamam etmeye uğraşırdık. Sonra çay bahçesinde oturur onun deyimiyle erkek erkeğe sohbet ederdik. Bu tombul adamı seviyordum. Onun yanında kendimi güvende hissediyordum. Bana yurt dışında olan kızından bahsederdi ara sıra. Hep geri geleceğinden, yaptıkları telefon görüşmelerinden… Oysaki kızı onu uzun zamandır ne arıyor ne de soruyordu hepimiz bunun farkındaydık. Ona gönderdiği mektupları cevaplamazdı bile. Sırf o üzülmesin diye çoğu kez o mektuplara ben cevap yazar sahte pullar yapıştırıp sanki cevap gelmiş gibi yine kendim okurdum. Yüzündeki mutluluğu görmek beni geçmişimden kurtarıyordu. Halime’nin de durumu pek parlak sayılmazdı aslına bakarsanız. Hayatı boyunca tek bir adamı sevmişti. Sonunda onun ihanetine uğramış yaşadığı köyden ve ailesinden kaçmak zorunda kalmıştı. Yalnızdı. Tek ailesi bizdik. Bu kadar yaralıyı aynı eve toplayan koruyucu meleğimiz de Amelia… Hayat bizim için acıyla eş değerdi ve bu ada yaralarımızı sardığımız koca bir hastaneydi. Huzurluyduk daha fazlasını istemiyorduk.

Birkaç gün sonra Amelia’nın odasından gelen garip bir sesle irkildim. Çalışma odasında elime kitabımı almış okuyordum. Derslerim bittikten sonra hep yaptığım gibi. Ses o kadar toktu ki yere bir şey düşmüş gibiydi. Koşarak yukarı çıktım. Kapıyı açtığımda yerde burnundan sızan kanla kendinden geçmiş yatan Amelia’yı gördüm. Ellerim titremeye başlamıştı. Yanına diz çöküp adını söylemeye başladım. Kımıldamıyordu. İçimden o büyük güce dua etmeye başlamıştım. Allah’ım ne olur bu kadına bir şey olmasın. Ona bir şey olursa ben ne yapardım ki? Ahmet ağabey benim çığlıklarımı duyup yanıma gelmişti. Onu kollarıma alıp yatağına yatırdım. Doktor çağır ağabey lütfen bir şey yap diyordum. Ağlamaya başlamıştım. Saçını düzeltiyor ellerine sarılıyordum uyansın diye. Ahmet ağabey yüzü çökmüş olarak odadan çıktı. Kısa bir süre sonra doktor geldi. Sanki herkes her şeyi biliyor gibiydi. Hepsinde aynı çaresiz bakış vardı.

Doktor Amelia’ya bir iğne yaptıktan sonra biraz dinlensin kendine gelir deyip odadan çıktı. Ben de arkasından yetişip kızarmış gözlerimle sordum. Neyi var onun? Doktor o kanser delikanlı bilmiyor muydun? Sonra omzuma teselli etmek istercesine dokunup arkasını dönüp gitti. Her yer dönüyordu. Sendeleyip holde ki sandalyelerden birine tutundum. Amelia ölecekti. Tek yapabildiğim ağlamak oldu. Gözlerimden yaşlar süzülüyor sessizce ağlıyordum. Halime yanıma gelip yapma evladım dedi. Bak şimdi iyi hem hayat bu Allah’tan ümit kesilmez. Her yerim ter içindeydi. Halime’ye bakmak için başımı kaldırmaya bile cesaretim yoktu. Tek kelime etmeden gözümde ki yaşları gömleğimin koluna silip yukarı onun yanına çıktım. Hava kararmıştı. Oda loş lamba ışığı altında daha bir ölüm kokuyor gibiydi. Amelia’ya yaklaşıp yüzünü inceledim. Huzurla uyuyordu. Hastalık onun yüzüne daha mistik bir güzellik vermişti. İçindeki canavar sanki bizimle dalga geçercesine onu daha bir çekici gösteriyordu. Yanına uzandım. Elinden tutup sessizce ağladım. Uyuyakaldım yanında.

Sabah olduğunda kendine gelmeye başlamıştı. Hafif kıpırtılarını hissediyordum. Sonra gözlerimi açıp günaydın dedim. Yüzüm, gözlerim tamamen şişti. Muhtemelen berbat görünüyordum. Amelia o şirin gülümsemesiyle hani sen benimle yatmayacaktın kara marsık ne oldu da fikrini değiştirdin dedi. Gülümsüyordu. Hafifçe doğrulmasına yardım edip ilk kez bir kadına sıkıca sarıldım. Ne olur dedim gözyaşları içinde beni bırakma. Amelia yüzümü ellerinin arasına alıp kimsenin bir yere gittiği yok kıvırcık kestane hiç heveslenmeyesin ben seni de gömerim dedi. Birbirimize baktık öylece bir süre. Sonra yataktan çevik bir hareketle kalkıp hadi bakalım çocuk kaldır o güzel mabedini de kahvaltı yapalım çok acıktım. Başımı sallayıp her zaman ki gibi onun arkasından mutfağa indim. Yine herkesin yüzü gülüyordu.

İlerleyen günlerde ne kadar sorsam da Amelia hastalığı hakkında en ufak bir şey anlatmadı. Ona göre hayat sadece ayakta gördüğümüz uzun bir rüyaydı ve bazen insan sıkılabiliyordu. Bu bayılma nöbetleri sadece onun verdiği küçük molalardı. Bende daha fazla üstelememiştim. Ama artık geceleri yeni bir alışkanlık edinmiştim. Odasının kapısına kulağımı yapıştırıp nefes alıp almadığına bakıyordum.

Günler yazın gelişiyle daha keyifli bir hal aldı. Bahçe muhteşem görünüyordu. Bende eserimle gurur duyuyordum ilk kez bir şey yapmıştım ve emeğim gün gibi ortadaydı. Amelia ‘nın sağlığı da daha iyiydi. Yeni bir kriz gelmemişti. Arada bir kendini halsiz hissetmesinin dışında bir problem yoktu şimdilik. Yazın şerefine arada adada düzenlenen çaylara katılıyorduk. Yaşını başını almış bir sürü insan sanki çılgın bir partideymişçesine keyifle eğleniyor, birbirlerine geçmiş günlerden bahsediyorlardı. Aslına bakarsanız bu hikâyeler beni de eğlendiriyordu. Ve bir gün o çay partilerinden birinde bir kızla tanıştırıldım. Amelia yine Amelia’lığını yapmıştı. Onu bir dakika bile yalnız bırakmaya gelmiyordu. Başım önümde çayımı yudumluyordum. Amelia bana başıyla nasıl güzel mi diye bizden iki masa önde oturan esmer güzeli Rosa’yı işaret etti. Bende başımı bile kaldırmadan kız işte deyiverdim. Ne diyebilirdim ki istediğim son şey hayatıma yaşam dolu cilveli bir ermeni kızını dâhil etmekti. Benim gibi içi geçmiş bir çocuk ona ne verebilirdi ki? Benim bu umursamaz tavrım doğal olarak Amelia’yı çıldırtmıştı. Bak sen şu kara marsığa dersin ki bu güne kadar Marilyn Monroe ile düşüp kalkmış da kız beğendiremiyoruz. Oğlum sende hiç göz yok mudur? Hiç mi yoklamıyor senin hormonların seni yahu? Ben gözlerim açık öylece ne diyeceğimi bilemeden dona kalmıştım ki Amelia masaya yanaşıp Rosa’yı kolundan tuttuğu gibi bizim masaya getirdi. Rosa karşımda tüm kıvraklığını sergilerken ben yalnızca merhaba diyebilmiştim. Sanırım bu çekingen halim onun hoşuna gitmişti. Sonuç ise Amelia’nın bize ayarladığı bir randevu oldu.

Ne yaptıysam onu vazgeçiremedim. Başımdan aşağıya kaynar sular dökülüyordu düşündükçe. Ben ne yapacaktım ki? Randevu gecesi gelip çattığında küçük konağımızda olağan üstü hal ilan edildi. Herkes benimle ilgileniyordu o gece. Ahmet ağabey üstümü başımı düzeltmeye çalışıyor Amelia ha bire iflah olmaz saçıma şekil vermeyi deniyordu. Halime ise beni parfüm şişesiyle boğmaya karar vermişti. Bense orada öylece beni çekiştirmelerini seyrediyordum. Sonunda bir şeye benzediğime kanaat getirmiş olacaklar ki çekilip eserlerini izlemeye koyuldular bir dönem. Ben sadece karnıma giren kramplara engel olmaya çalışmakla meşguldüm. Kapıya kadar Amelia bana eşlik etti. Son bir üst baş düzeltmesinden sonra elime para tutuşturup hadi bakalım yakışıklı kestane git de hatunun başını döndür dedi yaygın bir gülümseme vardı yüzünde. Bu parayla ne yapacağım ki zaten yeteri kadar var diyebilmiştim. Ama itirazlarımın bir faydası yoktu. Amelia çapkın bir gülümsemenin ardından benim saf evladım dedi. Önce sen kıza bir şeyler vereceksin ki sonra da o sana versin. Bir müddet gözlerimi kırpıştırıp ona bakmaya devam ettikten sonra çaresiz yola düştüm.

Rosa’nın evine varana kadar tabana kuvvet kaçmamak için kendimi zor tutmuştum. Lakin kaçamazdım eğer kaçarsam Amelia beni adanın çevresinde yedi tur kovalayacağını söylemişti ve yapardı da. İstediğinde tazı gibi koşabildiğini biliyordum. Daha önce denemiştik. İçimden lütfen diyordum elime yüzüme bulaştırmayayım. Evin önüne geldiğimde ellerim terden sırılsıklamdı. Tabii kot pantolonumun arkası da öyle… Rosa ben daha zile davranmadan pencereden kafasını uzatıp bir dakika hemen geliyorum dedi sıcacık ve davetkâr gülümsemesiyle… Ben de başımla tamam anlamında bir hareket yapmıştım sanırım. İçim çekiliyordu heyecandan. Rosa kapıyı açtığında ilk kalp krizimi geçirmek üzereydim.

Allah’ım muhteşem görünüyordu. Kahverengi saçlarına gül şeklinde kırmızı bir toka tutturmuştu. Siyah elbisesi ince belini ve dolgun kalçalarını ortaya çıkarıyordu. Bileğinde de kırmızı gül şeklinde bir bileklik vardı. Yavaşça salınıyordu. Çok güzeldi. Marilyn Monroe denen kadını tanımıyordum ama Rosa en az onun kadar güzeldi sanırım. Benim bu şaşkın halim karşısında ilk adımı atan Rosa oldu gidelim mi deyip koluma girdi. Ben de robot gibi yürümeye başladım. Ölmek istiyordum. Ölüp o evin bahçesine gömülmek…

Yavaşça gecenin serinliğinde yürümeye başladık. Gökyüzü yıldızlarla doluydu. Güzel ve aydınlık bir gece… Rosa sessizliğime dayanamayıp gömleğin çok hoş dedi. Gülümsüyordu. Bende kekelememeye gayret göstererek teyzem hediye etti teşekkür ederim diyebildim. Rosa yine o baştan çıkarıcı gülümsemesiyle teyzen zevkli bir kadın çok şanslısın. Ben o sırada gece ne zaman bitecek diye düşünüyordum. Son bir çaba ilk potumu kırdım. Evet, öyledir seni de o beğendi. Ben nasıl bir salaktım ki böyle bir şey diyebilmiştim. Rosa durup gözlerimin içine bakarak öyle mi dedi. Sonra beni yanağımdan usulca öptü. Midem bulanmaya başlamıştı. Gülümsemeye çalışıyordum sadece. Yürümeye devam ettik. Sonra çay bahçesine oturup sohbet etmeye başladık. Daha çok o konuşuyor ben büyülenmiş gibi bu dilberi seyrediyordum. Arada bir becerebilirsem pot kırmadan cevap vermeye çabalıyordum. Gecenin sonunda şu korulukta biraz yürüyelim mi dedi afet-i devran. Bende tamam dedim. Orada oturacak çok güzel yerler var diye ekledi. İçimden senden daha güzel bir şey var mı acaba diye geçirmiştim. Tabii bunu dillendirmeden…

Koruluğa vardığımızda insanların burayı yalnızca oturmak için kullanmadıkları dikkatimi çekti. Yok, artık dedim daha yeni tanıştık. Rosa gözden uzak bir yer bulup yanına oturmamı işaret etti. Bende dediğini yaptım. Sonra bana yanaşıp yıldızlar ne kadar güzel değil mi Kadim diye sordu fısıltıyla. Bende evet güzel bir gece dedim. Gömleğimin kolu çekiştirilmekten yırtılmak üzereydi. Rosa dudaklarını dudaklarıma uzattığında zaman akmıyordu. Her yer dönmeye başlamıştı. Gözümün önüne gelen manzara ve boğazıma düğümlenen adını bile koyamadığım bir sıcaklık vardı içimde. Ben biraz geri çekilip yapma dedim. O şaşkın bakışları yüzümde yine gülümsemeye çalışarak yanaştığında tüm film kopmuştu.

Oturduğum yerden kalkıp bak Rosa sen çok güzelsin ama böyle olmaz dedim. Kekeliyordum. Ağzım kurumuştu. O benim bu sözlerim karşısında savaş kaybetmiş bir komutan hırsıyla kalkıp aptal herif nasıl olacaktı ki dedi ve son hız oradan uzaklaştı. Hayal kırıklığı ve reddedilme, sanırım kadınlar bundan hoşlanmıyordu. Bense kafam allak bullak evin yolunu tuttum. Beklenen manzara tam karşımdaydı.

Amelia bahçede ki salıncağa oturmuş beni bekliyordu. Derin bir nefes alıp tek kelime etmeden yanına yaklaştım. Başımı dizlerine koydum. Sessizce ellerini saçımda dolaştırmaya başladı. Sonra bilir misin güzel çocuk dedi bir kadını en çok ne kızdırır? Başımı iki yana salladım sonra devam etti. Seni istediğinde kendini ona vermemen. Kadınlar labirent gibidir evladım. Sen çıkış yolunu sorduğunda geri kaçar göstermezler lakin onlar gösterdiğinde itiraz edersen çıldırırlar.

Hafifçe gülümseyip sanırım bende aynen böyle yaptım dedim. Hazır değildim Amelia yapamadım. O başımı okşamaya devam ederken biliyorum kara marsık dedi. Tahmin etmek güç değil. Ama korkmayasın bir gün gelecek sende o yoldan geçmek isteyeceksin. O gizli bahçe seninde başını döndürecek. Hem bilir misin ilişki nedir dedi. Benden cevap bekler gibiydi. Oradan biliyormuş gibi mi görünüyorum? Sonra gülümseyip devam etti. İki kalasın birbirine duyduğu hevestir ilişki. Galiba sende henüz heves yok. Ben, Rosa senin küçük Kadim’i uyandırır dediydim lakin beceremedi hatun. Yine o müzikli kahkahalarından birini attı. Bende fazla kalasım herhalde dedim. Ben yatıyorum teyze! Sonra ona küçük bir iyi geceler öpücüğü verip odama çıktım. Merdivenleri adımlarken düşünüyordum. Haklıydı ben fazlaca uykuda kalmıştım. Sonra ki zamanlar Rosa beni ne zaman görse yolunu değiştirdi. Ben onun için beceriksiz ucubenin tekiydim. Umurumda da değildi zaten. Ben keşfe çıkmaya başlamıştım başkaca bahçelerde.

Hayat artık benim normal bir genç olmama izin veriyor gibiydi. Yaşamayı öğrenmeye başlamıştım. Hatta kızlar arasında popüler olduğum bile söylenebilirdi. Kendi deyimleriyle benim naif halim onları büyülüyordu. Bense sadece anlamaya ve öğrenmeye çalışıyordum. Derslerim çok iyiydi. Amelia çok mutluydu. Halime ve Ahmet ağabey’in yüzleri gülüyordu. Her zamanki rutinlerime devam ediyordum. Kız arkadaşlarım oluyordu tabii. Ama ben terbiyeli bir gençtim ve onları kırmadan yaşayabileceğim kadarına razıydım. Kimseye kâbus yaşatmak gibi bir niyetim yoktu. Sonra üniversite sınavı denen lanet gelip çattı. Herkes heyecandan sivilce döküyordu. Ben hariç…

Hayatım için bu kadarını bile hayal edemediğimden daha fazlasında gözüm yoktu. Ben bu sınava sırf bizimkiler mutlu olsun diye asılıyordum. Amelia ders çalıştığım bir gün çalışma odasının kapısında belirdi. Kadim dedi. Sesi ciddiydi. Bana ne zaman adımla seslense bilirdim durum ciddi… Evet, Amelia bir şey mi var dedim. Gözlerim kocaman açılmıştı yine. Acaba onu kızdırmış mıydım? Yanıma oturup çocuk dedi neye inanırsın sen? Ben neye mi inanırdım? Aslında bu soruyu ne için sorduğunu biliyordum. Hayatım boyunca ki bu on dokuz seneden ibaretti şimdilik inanç hakkında hep kaçak göçek cevaplar vermiştim. Çünkü beni yönlendiren hiçbir öğretim olmamıştı. Başımı sallayıp sanırım bu kez kaçamayacaksın Kadim dedim içimden. Amelia ben iyiliğe inanıyorum deyiverdim. Sevgiye… İnsanlara bir şans verildiğinde yapabilecekleri güzelliklere ve Allah’ın hiçbir kulu için kötü bir şey yazmayacağına… Ama bundan daha ötesi yok Amelia lütfen bana bu konu hakkında sorular sorma artık. Çünkü daha fazlası benim için yalnızca ütopya. Amelia olgunlukla dinlediği bu konuşmanın ardından ayağa kalkıp alnıma küçük bir öpücük kondurdu. Sen cennetin çocuğu olacaksın kara marsık dedi ve kapıyı kapatıp sessizce gitti. Cennet… Cennet benim için bu evdi zaten. Ben şimdiden cennetin çocuğuydum.

Sınavı kazanma haberim tüm ada da ve bizim evde bayram havası estirdi. İyi bir derece almıştım. Amelia beni tebrike gelen herkesi gururla karşılıyordu. Arkasından da ekliyordu bana çekmiş bu çocuk. Onun bu hallerine bayılıyordum. O kadar tatlıydı ki. Sonra hangi bölümü tercih edeceğimi soruyorlardı. Hangi şehirde okumak istediğimi… Tabii ki İstanbul diyordum. Ben bizimkilerden ayrılmak istemiyordum. Devam zorunluluğu olmayan bir bölüm seçecektim. Evim benim kalemdi. Dışarıda kendimi bir hiç gibi hissediyordum. Sonra o üniversiteyi zorlu araştırmalar sonucu bulduk. Özel bir üniversiteydi. Ben mimarlık okumayı tercih etmiştim. Arada bir okula gidip geliyor kalan vaktimi de Amelia ile geçiriyordum. Bahçe mimarisi benim özel alanım olacaktı. Çünkü yeşille çalışmayı seviyordum. Mutluydum sizin anlayacağınız. Hayat böyle akıp gitti yıllarla.

Ben mezun oldum. Amelia güçten düşmeye başlamıştı. Artık hastalığı ona aman vermiyordu. Hastaneye yatırmak zorunda kaldık. Doktorlar ümidi kesmişti çoktan. Gece gündüz hepimiz hastane de nöbet tutuyorduk. Ben başından bir an olsun ayrılmıyordum. Ona kitap okuyor, yemeğini yediriyor hatta üzerindeki kıyafetleri değiştirmesine yardımcı oluyordum. Bazen sessizce çıkıp ağlardım. Ahmet ağabey beni teselli etmeye çalışırdı ama nafile. Bir gün sabahın erken saatinde Amelia kısık bir sesle kadim dedi yanıma yaklaş. Sızdığım kanepeden doğrulup yanına diz çöktüm. Artık iyice zayıflamış kemikli elini elimin arasına aldım. Gözlerim doluydu ama kendimi tutuyordum bir şekilde. Bak kıvırcık kestane bana artık yol göründü. Ben ağzımı açıp bir şeyler demek istedim lakin susturdu beni. Dinle bakayım saygısız çocuk büyüklerin lafı kesilmez. Başımı sallayıp dinlemeye başladım. Artık gözyaşlarım beni dinleme gereği duymuyordu. Hayat uzun bir uyku çocuk… Gözlerin ne çok açık ne de çok kapalı olsun. Sakın kendini kimseye adama ama kimseden de mahrum etme. Yapmak istediklerini yap ama dönüp baktığında pişman olmayacak kadar güçlü olduğuna inanıyorsan. Aşktan kaçma Kadim. Kaçmak yalnızca daha kötüsüne yakalanma ihtimalini kuvvetlendirir. Sen çok özel bir çocuksun. Nasıl yaşarsan yaşa unutma sen cennetin çocuğusun evladım. Seni seviyorum. Bende seni seviyorum dedim ağlarken. Sonra gözleri kapandı ve bir daha açılmadı. Cenaze törenine katılmaya cesaret edemedim. Amelia’yı öyle görmeye dayanamazdım. Sonra yıllar bana bir alışkanlık daha kazandırdı. Her gün onun yanına gidip günümün nasıl geçtiğini anlatma alışkanlığı… Zaman Ahmet ağabeye de aynı oyunu oynadı. Kalbi bir gün çalışmak istemedi.

Halime ve ben hayatımıza devam ediyorduk. Ben işimi evden takip ediyordum. Projeler çiziyor ve bu çizimler üzerinden bahçeleri görülmesi gereken tablolar haline getiriyordum. Bu Amelia ve benim hayalimdi. Artık gerçek oluyordu. Aşk bana uzaktı. Sadece bazen zamanı kolaylaştıracak kadınlarım oluyordu. Vaatsiz ve sorgusuzdu ilişkilerim. Ben böyle mutluydum. Aşk benim için Amelia’ydı. Tam otuz yaşıma kadar her şey böyle devam etti. Ta ki o geceye kadar.

Yine Amelia ile dertleşmiş eve dönmek için yola koyulmuştum. Gece inmişti. Serin ama bulutsuz bir gece… Sonra arka sokaklardan birinde küçük bir çocuğun titremekte olduğu dikkatimi çekti. Yanına yaklaşıp küçük iyi misin dememe kamadan karnıma saplanan bıçakla nefesim kesildi. Sonra ardı ardına inen darbeleri hatırlamıyorum. Uzun bir ışık ve yokluk vardı. Öldüm. Bir gece evsiz bir çocuk tarafından bıçaklanarak… Kimliğim, cüzdanım hiçbir şey kalmadı geriye. Tabii kim olduğumu öğrenemedikleri için beni bu izbe yere getirdiler. Sorgulamadılar bile. Hayat benim için başladığı yerde bitmişti.

Bu bey mi sizin hanımınızın yeğeni? Evet, Allah sizi nasıl bilirse öyle yapsın. Ne yaptınız siz oğluma. Hepiniz bunun hesabını verecek. Bakın halime hanım üzerinde kimlik yoktu. Ne olursa olsun. Kadim… Halime Kadim’in olmayan ellerine sarılıp ağladı soğuğun içinde. Sonra en azından ona güzel bir uğurlama yapmak için onu cennetine adaya götürdü. Amelia ve kadim hayata inat birlikte yan yana yatmaya devam ettiler.

Soğuk, soğuk çok soğuk… Lütfen artık kurtarın beni. Amelia… Sen misin? Neden daha önce gelmedin? Şimdi bu ışık bizi cennete mi götürecek? Geliyorum amelia geliyorum.

Kadavra” için 2 Yorum Var

  1. Okurken kederlendiğimi itiraf etmeliyim. Nereden nereye… Kısa bir hikayenin içinde uzun bir yaşam öyküsü. Acılarla dolu. Fakat hayata tutunan bir çocuk. Sonrası… Sonrası ise ölüm. Yaşam ve ölüm arasındaki o ince çizgi…

    Ellerine sağlık Melahat. Öykü enfesti. Yalnız daha önce dile getirildi mi bilmiyorum ama benim olumsuz yönde bir eleştirim olacak. Özellikle konuşmaları sanki tamamen o cümleye bağlıymış gibi yazdığından dolayı anlamda zorluk yaşanıyor.

    Örneğin;

    Hafifçe gülümseyip sanırım bende aynen böyle yaptım dedim. Hazır değildim Amelia yapamadım. O başımı okşamaya devam ederken biliyorum kara marsık dedi. Tahmin etmek güç değil.

    kısmını şu şekilde yazarsan daha anlaşılır olacaktır.

    Hafifçe gülümseyip, “Sanırım ben de aynen böyle yaptım,” dedim. “Hazır değildim Amelia yapamadım.” O başımı okşamaya devam ederken, “Biliyorum kara marsık,” dedi. “Tahmin etmek güç değil.”

    Böylece okuyucu bu alanlarda öykücü anlatıyor mu yoksa ortada bir konuşma mı yaşanıyor diye beklemek zorunda kalmadan akıcı bir şekilde okuruz öyküyü. Bağlaçlara da dikkat edildi mi tadından yenmez.

    Tekrar ellerine sağlık :))

  2. Bu kesinlikle şimdiye kadar sizden okuduğum en iyi öykülerden biriydi. Evet, şu anda kelimelere dahi dökmek istemediğim acı dolu ve üzücü yanları da vardı. Ama bunun yanında hayatın güzel yanlarını da içeriyordu satırlarının içinde. Hayatın acı ve tatlı yanlarının çok güzel harmanlandığı, uzatılıp genişletildiği taktirde kolaylıkla klasik yaftasını alabilecek denli kaliteli bir hikaye… Yine, yeni, yeniden kaleminize ve hayal gücünüze sağlık.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *