Öykü

Kanadı Kırık Bir Ağıt

Meraklı ve mütemadiyen fotoğraf makinalı Japon gezginler de, üzerine her an bir yeniçeri mangası hücum edecekmiş ürkekliğiyle tarihi yarımadayı gezen Avusturyalı turistler de Sultanahmet Camii’nin nerede olduğunu gayet iyi bilir. Yine de Ayasofya ile Sultanahmet’in siluetleri arasında gizlenen ve içinde IV. Murad’ın da mezarının bulunduğu türbeyi bulabilmek zor iştir. Bir zamanlar sırtlarını yedi tepeye verip olanca azametleriyle cihanı seyreyleyen payitahtın gölgelerine rastlayabilmek ise her babayiğidin harcı değildir.

Malum; hayal kırıklığının da bir tür pusula olduğunu bilmek gerekir. Kim haksızlığın evrende yankı tutmayacağını iddia edebilir?

Gel gör ki şaşkın turistlere inat, o habis kara karga türbenin yerini eliyle koymuş gibi buluverdi. Çalımı kendinden büyük olan karga, zamanın rüzgârlarıyla yıpranmış kanatlarını gerdiğinde türbenin damına ta Cezayir’den beri taşıdığı ince çöl kumlarını serpiverdi; güneş ışığında parıldayan sarı çöl kumları, yüzlerce yıl önce etiyle kanıyla bu coğrafyada yaşamış, dolaşmış, hayal etmiş ve sonunda ölmüş insanların pekâlâ kalıntıları olabilirdi. Belki de ceberut bir büyü misali türbeye saçılan çöl kumları, tüm bu insanlar içinde Hünkâr Murad’dan muradını alamamış bir adamın kemiklerinin tozlarıydı, kim bilir ve kim -Öyle değildir canım, diyebilir? Ölmeyi unutan ve de ölümün unuttuğu bu cüsseli karga, türbenin yerini diğer tüm kargalardan daha iyi biliyormuşçasına, kanatlarında Akdeniz’in iyot kokusuyla bir düşman bombası gibi gökyüzünden süzülerek işte böylece kondu türbenin damına.

Malum; gerçek, gerçek olamayacak kadar korkunçtur. Kim güneşe saatlerce bakarak gözlerini kanatmaya cüret edebilir?

Bu eski, çok eski bir söylencedir; dilden dile devşirilse de özündeki hakikati ustalıkla sarar ve saklar. Bir sihirbazın ellerinde dönen iskambil kartları hesabı; aslolan hep oradadır da insan görmek istemez. Ne de olsa rengârenk olan nümayiştir; hakikat, insan aklının iyi kalpli üvey anası olagelmiştir. İşte böylesi bir masaldır; derler ki Hazarfen Ahmet Çelebi kuş misali kanatlanmış ve ta Galata’dan Üsküdar’a uçuvermiş. Bittabi köpürmüş cümle eşraf, ulema ve âyan! Sonra kem, katranlı söylentiler türemiş ve yankı bulmuş Dersaadet’te. Derler ki bu vakayı tüm İstanbul izlemiş, fakat ne hikmetse bir tek Evliya Çelebi not düşmüş Seyahatnâme’de. Bu ne abes bir iştir ki bir tek Evliya Çelebi mürekkebiyle şahadet etmiş; semada kuş olup süzülen Hazarfen Çelebi’nin ilim irfan dolu gök seyrine. Hani şu Erzurum’da damdan dama atlarken donuveren kediyi anlatan Evliya Çelebi.

Malum; her devrin hakikati ortak görülen bir rüyadan ibarettir. Hangi bilge, insanoğlunun gözü kör, dili lal şehadetine itibar edebilir?

Derler ki Hazarfen imkânsız olanı mümkün kılınca, lodosun hikmetini fennin ışığıyla devasa kuş kanatlarına doldurunca ve dost düşman kim var ise kendine hayran bırakınca; tekmili abdestli İstanbul eşrafı, çok bilmiş sohbetlerinde türlü fitneler yürütüp büyütmüş ifrit hükmünde. Vatan hanedandır; sümme hâşâ, ona ne şüphe! “Vatana hizmet tabii olandır ve daha tabiisi vatan hizmet edene vatan sofrasında yer açmaktır,” karinesinden hareketle; kulaktan kulağa yankılanmış dedikodu ve o şarka has katıksız gıybet. Hem derler ki Fen kelimesi Farsçadır. İlmin her türüyse garp alametifarikasıdır. Velhâsıl Hazarfen’in ilmi bize pek ırak bir hokkabazlıktır. Ezcümle aslolan vatandır, hanedandır ve vatan sofrasında her dem şavkıyan o altın takım taklavattır.

Malum; sevgiye hasret ruhun geleceğe akseden gölgesidir korku. Hangi insan, korkularını anlamadan bir diğerini tanıyabilir?

Soluk gözlerinde sözden arınmış anılarla, yorgun kanatlarında özünden damıtılmış acılarla, öksüz bir aşk yarasını dillendirir gibi yaşlıca bir iniltiyle öttü kara karga. Ölüm kapılarının altından yankılanan bu ses türbelere, Ayasofya’nın ve Sultanahmet’in kimsesizliğine yayılıverdi. Belki o an İstanbul’un kaç bin yıllık manzarasına tutunan fâniler duyamamıştı, fakat aşağılarda, çok aşağılarda hesap gününü bekleyenlerden biri ziyaretçisini sesindeki kederden, hayal kırıklığından ve korkudan tanımıştı. Derler ki Hazarfen semaları yol eyleyince, söylentiler yaşlı bir cadıya dönüşüp sultanın kulağına kem sözler üfürünce, Hünkâr Murad iradesini buyurdu kendince: “Bu adam pek korkulacak bir ademdir. Her ne murad ederse, elinden geliyor. Böyle kimselerin bekası caiz değildir!” Kanatlarını, bin bir ilmini ve hülyalarını İstanbul’da bırakan Hazarfen, işte böylece eza içinde tuttu Cezayir’in yolunu ve ne büyük elemdir ki ölene değin bu aydınlık dimağ yad ellerde sararıp soldu. Derler ki Hünkâr Murad’ın kendi kanatsız uçar idi; sek makamından tütsülü şarap rüzgârları ile bir alemden diğerine hem de! Ne de olsa Fen Farsçadır ve ne de olsa vatan hanedandır!

Malum; kendi külünden doğduğunu herkes bilir de neden yandığını kimseler düşünmez Zümrüd-ü Anka kuşunun. Kim yeni bir yaşama varabilmek için ölümün acı suyundan içebilir?

Gözlerindeki yaşam parıltısı değil, yüzlerce yıldır göz yaşı pınarlarında sakladığı irfan dolu bir iki damlaydı. Tek bir damla göz yaşı karganın gözünden türbenin damına yıldırım olup düşüverdi. Derken ardı sıra bir bahar yağmuru ki, hak getire! Önüne ne kattıysa süpürdü, sildi. Boğazın dalgaları medet diler gibi ellerini kıyıya uzatıyor, deniz adeta boğuluyormuş gibi kuduruyordu. Ne var ki onca yağmura ve yağmurları muşta yapıp İstanbul’u yumruklayan sert lodosa rağmen, bir tek habis bakışlı kara karga biliyordu ki, bu şehri paklayacak yağmur, semalarda Sur yankılanmadıkça yağmayacaktı. Kanatlarını açtı, hızla titredi ve sanki, ta Cezayir’den taşıdığı kum tanelerini koruyormuşçasına gri yağmurlara avazı çıktığınca öttü. Ardından silkindi ve toparlandı. Semalar bu isyanı saygıyla karşıladı; giderek dinen yağmurun altında türbenin damından tüten buharlarına takıldı gözleri. Bir de türbenin damındaki o incecik çatlağı gördü. Birkaç adım atınca, çatlağın üzerindeydi işte! Oturdu, derin bir soluk aldı ve gagasını usulca zemine serdi. Su buharlarına karışan son soluğuyla oracıkta canını da verdi.

Malum; ölüm atalarımızdan emanet, torunlarımıza mirasımızdır. Kim kalbi kırık bir mirasla torunlarına geleceği vaat edebilir?

Mezarları örten işlemeli yeşil kumaşlar kadar eski olan türbenin içindeki hava, ağır ve kirliydi. Türbenin tavanındaki çatlaktan uzanarak büyüyen o küçük damla, tesadüf işte bu ya; Hünkâr Murad’ın sarıklı mezar taşına düşüverdi. Belki düşen sadece bir yağmur damlasıydı, belki karganın gözünden akan o bir damla yaş veya belki de bu damlayı olanca hırsıyla tavandaki çatlağa sürükleyen, Cezayir ellerinden İstanbul’a iki siyah kuş tüyü arasında gelen sarı çöl kumlarıydı; kim bilir ve kim -Öyle değildir canım, diyebilir?

Hazarfen’in ilmiyle semalara çizdiği narin varlığı, ufkuna set çeken o gurbet haksızlığı, o cehennem duvarları ve en çok da yuvasına hasret düşüp de yad ellerde düşleyemedikleri; hepsi, hepsi kanadı kırık bir ağıttır artık. Şimdi semalarda garp kerameti çelikten kuşlar geziniyor. Bizlere de malum; evvela bu hayal kırıklığını yüreğimizin derinlerinde duymak, ardından güneşe gözlerimizi kanatana değin bakmak ve gerçeği pusula belleyerek Hazarfen’in küllerinden doğmak düşüyor.

Kanadı Kırık Bir Ağıt” için 4 Yorum Var

  1. Nil dedi ki: dedi ki:

    Değerli hocam;
    Sözleriniz ve kullanmaktaki ustalığınız tartışılmaz. Beğeni ve ilgi ile takip edeceğim.

  2. Üslubunuza hayran kaldım. Baştan sona derin bir anlam yüklüydü cümleleriniz. Çok daha uzun olsaydı da kendimi kaptırırdım eminim. Karga seçimi hem daha gizem katmış, hem de kurgunun etkisini artırmış. İtalik yazılan kısımlar, sanki güzel bir şarkının melodisini dinliyormuşum gibi hissettirdi bana. Ellerinize sağlık.

  3. Dönütleriniz için teşekkür ederim. Beğenmenize de sevindim. Kabaca 1000 kelimelik bir öykü olmasına rağmen dil işçiliği, yani dönem kelimeleriyle şiirsel bir ritm yakalamak, oldukça vaktimi aldı. Daha uzun olabilirdi, hatta çok daha güzel olurdu ama dürüstçesi, zaman baskısı yüzünden muhakkak hata yapacaktım ve ortaya ham bir metin çıkacaktı. Selamlar

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!