Öykü

Kanı Bozuk

Her geçen gün sanki birbirleriyle iddiaya tutuşmuşlar gibi bir öncekinden daha çetin geçmek için elinden geleni ardına koymuyordu. İşte bu iddiacı günlerden tekinde, tek göz odalı, mahremiyet fakiri gecekondusunda Murtaza evden çıkmak üzereyken son bir kez daha gözleriyle ailesini süzdü, tarttı ve kıvrımsız beyninin bir köşesine astı. O basit, düz bir insandı. Ve tek bildiği ve umursadığı şu yedi çocuğun, karısının ve kayınvalidesinin boğazına iki gündür tek bir lokma girmediğiydi. Açlık ya da tokluk onun gibi düz insanların en önem verdiği meseleydi ve Murtaza da bunun bilinciyle, kendisini aç bir kedi gibi gözleriyle takip eden ailesine sadece kendisinin duyacağı bir söz verdi.

“Bu gece bayram edeceksiniz.” Karısı da yüzünde yılların güttüğü yorgunluk sürüsü, sesinde yoksulluğun kırbaçladığı koşumlanmış arzuları ağırlar halde kapının eşiğindeki kocasına seslendi. “Allah işini gücünü rast getirsin.”

Murtaza, kendini dışarı attı; bir tepenin yamacında bir an soluklanmak için çökmüş de her an tekrar kalkıp yola koyulacakmış gibi duran gecekonduların arasından bir hayalet gibi süzülerek geçti. İçinde ilkel beynine yaraşır nedeni müphem bir uğursuzluk hissi vardı. Ama bu gece nedensiz korkulara yer yoktu, bu acımasız şehirde açlıktan ölmeye niyeti yoksa ürkek bir çocuk gibi davranmayı kesmeliydi.

Ne var ki, çaresizlikten akşam vakti apar topar kendisini içine bıraktığı bu koca şehrin ıssızlığı da korkularını yenmesine pek yardımcı olmuyordu. Ama evdeki dokuz aç boğaz da hafife alınacak bir korku değildi. O yüzden yoluna devam etti. Hem son günlerde şehir zaten hep böyle değil miydi? Artık alışması lazımdı.

Bak işte ilk insanla karşılaşmıştı bile. Her ne kadar onun da en az şehir kadar tuhaf görünümü ve hareketleri olsa da. Birilerinden, daha çok kanundan kaçar gibi bir hali vardı. Ama belki de zavallıcık, tıpkı Murtaza gibi ürkek yaradılışlıydı. Büyütecek bir şey yoktu! İki şey de…

Murtaza, yürüdüğü dar sokağı baştan başa kontrol etti, karşıdan gelen adamdan başka bir Allah’ın kulu yoktu. Sadece ilerideki çöp kutusunun yanında canından bezmiş gibi, Murtaza gibi, rızkını arayan; kaburgaları beni say dercesine meydana çıkmış cılız bir Allah’ın köpeği vardı. Üstelik sokağı birazdan secdeye kapılacakmış gibi sağlı sollu uzayan müstakil evlerin fersiz lambalarından başka hiçbir şey aydınlatmıyordu. Adamla aralarındaki mesafe azaldıkça kalp çarpıntıları da daha çok gürültü kirliliği yapıyor gibiydi. Hatta bir an bu sesin dışarıya da duyulacağından endişelenen Murtaza, hafif bir ıslık çalarak kalbinin gürültüsünü bastırmayı denedi. Gelgelelim tam karşılaşacakları esnada adam birden karşı kaldırıma geçiverdi.

Murtaza, doğrusu bu hamleyi hiç beklemiyordu. Şimdi daha çok şüphe uyandıracaktı ama yapacak bir şey yoktu. Yoluna devam eder gibi birkaç adım attıktan sonra rüzgârda uçuşan başıboş bir poşet çevikliğiyle karşı kaldırıma geçip, ürkek adamın dibinde bitiverdi. Ve şimdi, evden çıkmadan önce, traş olduktan sonra taze bilediği dişleriyle kurbanının atar damarına öldürücü darbeyi indirmişti bile.

Üç bin küsur yıldır neden ter kokulu, buruşuk derili adamların boynunu emmekten daha pratik bir yöntem geliştiremediğini bilmiyordu, umursamıyordu da. Ama artık hem kendisinin aç kalma korkusunu hem de kurbanının nedeni bilinmeyen korkusunu yendiğinin farkındaydı. Bu sıcak kanın teninde bıraktığı tatmin duygusunu binlerce yıllık seks hayatında bir kere bile tadamamıştı. İlk tadımın ardından ailesine de götürmek maksadıyla ceketinin koltuk altlarına sıkıştırdığı pet şişeleri kan musluğundan doldurmak için çıkartacaktı ki ilkel kafasında bir lamba yanıverdi.

Bu işte yanlış olan bir şey vardı. Hem de çok çok yanlış olan bir şey. Kafası ağır çalışsa da dili üç bin küsur yıllık yaşamında hassas bir termometreyi kıskandıracak kadar gelişmişti ve sadık dili ona bu kanın kırk nokta on derece olduğunu söylüyordu. Derhal duvara yasladığı adamı çöp torbası gibi bir köşeye fırlattı ve pet şişeyi tekrar ceketinin altına sakladı.

Kahretsin! İki gün sonra bir av bulmuştu ama daha sevincini tadamadan kanın beş para etmediğini anlamıştı. En okkalılarından küfürler dizdi, yarısı kanla parlayan dili ile dişinin arasından sıvışırken yarısı içinde kaldı. Çünkü daha fazla gürültü peydahlamadan burayı terk etmeliydi.

Ellerini ceketinin ceplerine sokup, ucuz TV filmlerinin yeteneksiz komedyenlerini anımsatan bir yürüyüşle oradan uzaklaşmaya başlamıştı ki o kahrolası ilkel dürtülerinin yine haklı çıktığını fark etmişti. O nedensiz uğursuzluk hissi, his olmaktan çıkmış şu anda bir kabadayı gibi karşısına dikilmişti; fırıldak gibi dönen, polisin mavi tepe lambalarının hemen önünde.

Murtaza, çenesinin altına taktığı siyah ameliyat maskesini aceleyle gözlerine dek kaldırarak yüzündeki kanları gizledi. Şimdi bir ninja gibi görünüyordu ama bunun bir önemi yoktu. Arabaların önündeki şekilsiz silüetleriyle polisler de beyaz peçeli cariyeler gibiydi sonuçta.

“Bu saatte niye dışarıdasın? Kaç yaşındasın?”

Kafasında bir lamba daha yandı! Doğru ya bugün Pazartesi değil, Pazar gecesiydi. Sokağa çıkma yasağı vardı. Ama bir dakika…

“65 yokum ki!”

Belki de olup olabilecek en riskli yaş grubunda olmasına rağmen evet sadece 45 yaşındaydı. Şimdi uzattığı kimliği de doğruluyordu sözlerini.

“Cuma, Cumartesi, Pazar herkese yasak amca!”

Murtaza’nın kalbi iyice sıkışmıştı toy polisin çıkardığı defteri görünce. Ama taş mı yesindi? Keyfinden çıkmamıştı. Lokantalara yasak yokken, vampirlere niye yasak vardı? İş için çıktım dese kim inanırdı? Gerçi inanmasa daha iyi olurdu o her kimse…

“Yakında bir hastanede karantinadan bir kovid hastası kaçmış. Burada hiç kimseyi gördünüz mü?”

Şimdi kirli kanını tattığı kurbanının asıl korkusu anlaşılırken, kendi korkusu da yeniden gün yüzüne çıkmaya başlıyordu. Adamın ucuz kanının derecesinden şüphelenmişti ancak artık kesin emindi. Üç bin küsur yıllık yaşamında ne de kötü bir döneme gelmişti hem çıkıp avlanamıyordu hem de avı hastalıklı çıkıyordu. 1000 liralık devlet desteğine başvurmuştu başvurmasına; sağ olsun devleti de yardım parasını yollamıştı ve o parayla da üç sefer temizlik şirketinden temizlikçi çağırmış, gelen kadınları ailecek son damlasına kadar içmişlerdi. Ne var ki hayat pahalıydı ve artık eski normallerine dönmeliydiler.

Polisin sorusuna “hayır” manasında yardımseverlikten uzak bir şekilde başını iki yana sallayarak cevap verirken cezanın maskeden mi, mesafeden mi yoksa hijyenden mi geleceğini tahmin etmeye çalışıyordu; bereket versin ki polis Murtaza’dan daha yardımseverdi ve bekleme işkencesini kısa tutmuştu: Hepsinden de ayrı ayrı ceza yazdı, tabii bir de yasağı delmekten. Belki Murtaza, bir az evvel zavallı kurbanının kanını içerken suçüstü yakalansaydı daha ucuz atlatırdı ama artık elden gelen bir şey yoktu.

Ceza makbuzunu pençeyi andıran eliyle kaptı ve tekrar sahipsiz, boş bir poşet çevikliği ve sessizliğiyle dar sokaklardan daha da dar sokaklara dalarak gözden yitti. Borçlu çıkarak eve dönerken bir an Türkiye’den siktir olup gitmeyi düşündüyse de çok geçmeden üzerinde yürüdüğü yolların ay ışığındaki parlaklığıyla efsunlandı. Üç bin küsur yıl önce bu yollar yoktu, hele ötede gecenin orta yerinde, boğazın iki yakasında alabildiğine parıldayan devasa köprüyü de görünce tümden silindi o bir anlık saçma fikri. Burada kalacaktı ve biraz önce kanına karışan virüsü yenerse elbet İstanbul’u da bir gün yenecekti. Ne de olsa üç bin küsur yaşındaysanız ve bir vampirseniz İstanbul çok güzeldi…

Deniz Akçadoğan