Öykü

Amma Yaptın Bea!

Hiçbir vampirin hayatının sıkıcı olabileceğini düşünmüş müydünüz?

Sıkıcı derken rutinden, sıradanlıktan ya da ani heyecan yükselmelerinin eksikliğinden bahsetmiyorum.

Hani şu daha çok uzun bir tatilde neredeyse tamamı emekli olan yaşlıların arasında, gidilecek en uzak mesafenin ilçenin sınırlarında kalan markete yürüyüp gelmekle limitli olduğu sıcak yaz aylarında tek başına kalan çocuğun yaşadığı türden bir sıkıcılığı kastediyorum. Tanıdıklarınızla konuşamadığınız, konuşabilme ihtimaliniz olanlarla ise henüz eğlenecek kadar tanışmadığınız o zaman dilimindeki araf durumu. O kadar bunaltıcı ki depresyonda olmamana rağmen intihar etme fikri bir seçenek olarak kafanda canlanmaya başlıyor.

Evet, tarif etmeye çalışırken bile sıkıcı. Ah, hayır! Ben de bir vampirin hayatının bu kadar sıkıcı olabileceğini düşünmezdim. Sonuçta vampirsin, değil mi? Seni içten içe yiyip bitiren, en riskli durumlara gözünü kırpmadan girmeni sağlayan o kan susuzluğu gidermek için yola çıkman; bu sırada neredeyse dünya üzerindeki tüm varlıkların korkuyla yuvalarına saklanmalarına sebep olan gecenin karanlığında sinsice dolaşman ve en önemlisi her yaştan ve her coğrafyadan insanın taa yavru oldukları zamanlardan beri duydukları korku hikâyeleri sayesinde seni tanıyıp avlamalarını engellemek için çok dikkatli olman gerekir – di. Yani en azından eskiden böyleydi.

Bunları hatırlamak bile kanı çekilmiş tenimin ürpermesine neden oluyor. O günleri öyle özledim ki! Kafamın içinde adeta kıymetini bilmediğim o günlerin anısına öyle bir geçer zaman ki çalıyor. Derin bir nefes alarak sokak lambalarıyla aydınlatılmış yolda, ellerim cebimde yürümeye devam ediyorum. Artık saklanmıyorum, insanlar da beni görünce değil sopalarına sarılmak yanımdan geçip gidiyorlar, sokaktaki bir yavru kedi şirinliğiyle benden çok daha dikkat çekici. İlk zamanlar heyecanla karışık meraklı fısıltılarla yüzlerimizi inceledikleri günleri bile arıyorum. Caddenin sonuna varmadan hemen önceki ikinci aralığa girip cebimden anahtarı çıkarıyorum. Dükkânı açma zamanı.

Evet, bir dükkânım var.

Biraz fazla mı karışık oldu? Öyleyse bana bir saniye verin de size olan biteni baştan anlatayım.

Bir zamanlar biz vampirler için dünya tıpatıp yukarıda anlattığım şekildeydi. Yeryüzünün sonsuz yaşamla ödüllendirilmiş ancak bunun için eski türdeşlerimizin kanına muhtaç olma bedeliyle cezalandırılmış lanetlileriydik. En insaflılarımız bile insanları öldürmeyecek miktarda kanlarını çalarak yaşamlarını sürdürürdü, sayımız pek azdı ve yalnızca geceleri yaşamaya iznimiz vardı. Öte yandan insanlar bizi gördükleri yerde aklınıza gelebilecek en cani biçimlerle öldürmek konusunda epey uzmanlaşmışlardı. Ta ki aklı başında ve sağ duyulu olduğunu iddia eden bir avuç bilim insanının son keşfine kadar! Meğer biz lanetliler, o kadar da lanetli değilmişiz. Damarlarımızda dolaşan kendi kanımız bizim için faydalı olmasa da insanlık için bir mucize niteliği taşıyormuş. AIDS, MS, SARS, Behçet, Huntington Sendromu, küçük hücreli lenfoma, Parkinson ve şimdi aklıma gelmeyen zibilyon adet hastalığın tedavisinde kullanılabiliyormuş.

Ta – ta – taamm! Vampirler ve insanlar kardeştir, haydi bunu kutlayalım!

Bu kadar hızlı olmadıysa da epey hızlıydı. İnsanlar vampirleri öldürmekten vazgeçtiler, artık öldürülmek için çok kıymetliydik. Vampirlerin saklandıkları deliklerden çıkıp şehirlere yerleşmeye başlaması çok zaman almadı. Kısıtlı sayıda vampirin kanı araştırmalara ve tedavilere giderken insanlar da bizim için bağışlanmış kanlardan beslenmemizin yolunu açan bir sistem kurdular. Kazan – kazan ilişkisi anlayacağınız. Başlarda onlar gündüzleri, bizse geceleri almıştık. Ama artık avlanmamıza gerek olmadığından bizim de yapacak bir şeyler bulmamız gerekiyordu. Başlarda, her yeni duruma alışmanın verdiği merak ve zorluklar bizi oyaladı. Bir çoğumuz kendi insan yaşamlarında ne yaptıklarını anımsamayı denediler. Ben şanslıydım, orta çağdan kalanlar için kendilerine oyalanacak bir şeyler bulmak çok daha zor oldu. Ama önünde sonunda alışveriş, ev tamiratı ya da hobiler hayatlarımıza giriverdi.

Keyifliydi, inkâr edemem. Her an öldürülecek olma korkusu duymadan evin salonunu düzenlemeye çalışırken kapına bırakılan taze kanı almak için gece yarısı zilinin çalınmasından kim hoşlanmaz ki? Başlarda yeterince karanlık olduktan sonra ufak tefek ihtiyaçlar için henüz kapanmamış mağazalara gidiyorduk. Aslında yeterliydi, ta ki kapitalizm temel ihtiyaçlarımız da fazlasına sahip olduğumuzu keşfedene dek: zaman. Sıkılabileceğin kadar çok zaman. İşte o günden sonra ekonomi kelimenin tam anlamıyla yedi gün yirmi dört saat dönmeye başladı. Artık dünyanın hiçbir yerinde neredeyse hiçbir dükkân belli bir saatte açılıp kapanmıyor. Gündüzleri insan müşterilerine, geceleri vampir müşterilerine hizmet verecek bu sisteme hızlıca adapte oldular. İnsanlar bir kez bizden korkmayı bıraktıklarında onlar için 21. yüzyılın çalışmalarına gerek olmadan yalnızca hayatın tadını çıkaran bohemleri haline geldik.

Pek çok arkadaşım durumdan memnun, neden şikâyet ettiğimi anlamadıklarını söylüyorlar. Özellikle büyükşehirde yaşayanların epey renkli hayatları var ama bu bana göre değil. Nasıl desem ben pek insan sevmem. Yani vampirleri de sevmem. Kalabalıklar, koşuşturmacalar, uzun konuşmalar bana göre değildir. Ölümsüz olduğumu bilmeme rağmen bu saydıklarımdan birinin içine düşersem daralan göğsümün sonunda beni nefessiz bırakacağını düşünürüm. Vampir olmanın trajedisini ilk atlattığımda aklıma gelen buydu işte: yalnız, karanlıklar içinde gizlenmek zorunda kalan, muhtaç olduğu o kırmızı sıvıyı bulur bulmaz tek kişilik kabuğuna dönmenin şart olduğu sonsuz bir hayat vardı önümde. Diğer bir deyişle hayallerimin yaşama biçimi. İnsanken bulamadığım huzuru vampirken bulmuştum! Ta ki o aptal, fazlasıyla iyi niyetli, dünyayı barış içinde yaşamaya zorlayan bir avuç bilim insanı peydah olana kadar!

Bilim insanlarından nefret ediyorum! Ve siz söylemeden söyleyeyim, hayır dünyanın en acı verici hastalıklarına çare bulmuş olmaları bu durumu değiştirmiyor.

Curcuna dayanamayacağım o noktaya gelince ben de kaçtım. Trakya’nın az insan barındıran küçük bir şehrine taşındım, kendime sessiz sakin bir ev buldum. Kapımın zorunlu durumlar dışında çalınmadığı, yaş ortalaması ben hariç tutulduğumda dahi epey yüksek olan bu ufak şehirde uslu bir hayat sürmeye başladım. Eski vampir hayatımla karşılaştırılamasa da en azından büyükşehirlerin çılgınlığından uzaktı. Uzun sayılabilecek bir zaman için sonsuz hayatımın tadını çıkarmamın önündeki tek engeli aştığımı düşündüm.

Yanılmışım.

Hesaba katmadığım bir şey vardı. Daha önce ne insan ömrümden ne de vampir zamanlarımdan hatırlamadığım yeni bir kavramla tanıştım: can sıkıntısı. İnsanken zamanınız kısıtlıdır ve sen her ne kadar öyle düşünmesen de canın gerçekten sıkılmaz, her seferinde günlük hayatın debdebesi o sıkıntıyı alıp bir biçimde götürür. Vampirliğin ölümsüzlüğündeyse kana öyle susamış olursun ki sıkılmaz aklının ucundan bile geçmez.

Kendimi her türlü meşgale ile oyalamaya çalıştım. Evimi düzenledim, ahşap oydum, okudum, onlarca saat belgesel ya da dizi izledim, hatta enstrüman çalmayı bile öğrendim. Ama bir noktada bıkıyorsun.

Sonunda kaderime razı gelip dış dünyaya adım atmam gerektiğiyle yüzleştim. Paraya pek de ihtiyaç duymama rağmen bu antikacı dükkânı o zaman satın aldım. Neden antikacı? Çünkü o sıralarda sahibi ölmüş ve mirasçıları tarafından elden çıkarılmak istenen tek dükkân buydu da ondan. Hızlıca işi kavradım, hakikaten insanın her gün gelip kendine ait bir yerde bir amaç uğruna çalışmasının paradan çok daha fazlasını kazandırdığı o zaman anladım.

Şimdi elimin altında duran bu tozlanmış biblolar, bir zamanlar hayranlıkla izlenmiş sırları dökülmeye yüz tutmuş vazolar, kumaşları nem kokan eski oyuncak bebekler bana ikinci, ah pardon üçüncü bir hayatın kapısını araladılar. Böylece sonsuz yaşamımdan keyif almanın önündeki ikinci engeli de aşmıştım.

Yine yanılmışım.

Trakya’nın küçük bir ilinin tek çarşısındaki dükkânlardan birinin sahibi olmak ne anlama gelir bilir misiniz?

Yaşlı amcalar!

Yaşlı, canları sıkılan, yıllardır birbirini tanıyan amcalar!

Ve size garanti verebilirim, bu bir ayağı çukurda delikanlılar kesinlikle bir vampirden korkmuyor. Bunun son zamanlardaki gelişmelerden kaynaklandığından da emin değilim. Sanırım ölüme bu kadar yaklaşmış olmak, günün herhangi bir anında kanlarındaki alkol miktarını tahmin edemediğiniz bu güleç ihtiyarların korku duygularını epey köreltmiş. Zaten eşlerinin sevgi dolu muhabbetleri dolayısıyla evlerine gitmekte pek de hevesli olmayan bu adamlar için gece dükkânlarını açmaya bir bahane bulmuş olmaları ömürlerinin son demlerinde çıkan bir piyango gibi. Artık neredeyse bu tahta çarşıda yaşıyorlar denebilir. Elbette, bu durumun beni herhangi bir biçimde ilgilendirmemesi gerekirdi. Ne yazık ki sonsuz yaşamımın keyfini çıkarmamın önünde üçüncü bir engel var.

“Ooo bak büyle geç açılmaz dükkân ha, bereketi gaçar sonra.” Kendi esprisine gülerek göbekli bir adam içeri giriyor.

Sadi Amca, altmışlarının ortasında. Terzi, ağzından düşürmediği sigarası nedeniyle bıyıkları ve dişleri sarı. Dükkânı her zaman gece yarısı açıyorum, gündüzleri açması bir çırak tutmadım. Ne de olsa yaşam felsefem en az sayıda sosyal etkileşimi içeriyor. Ama onun bundan haberi yok, doğrusu kendisine bunu ne zaman anlatmayı denesem anlamazdan gelip konuyu hiçbir fikrimin olmadığı şehrin futbol takımına ya da Meriç’in su seviyesine getiriyor. Gözlemleyebildiğim kadarıyla aynı espriyi her gece tekrarlamakta ve aynı şevkle gülmekte hiçbir beis görmüyor.

“Aydi al tabureni gel dışarı, tavlayı dizdim bile.” Benim cevabımı beklemeden ikimizin dükkânları arasındaki ufak masanın kendi tarafındaki yerini alıyor. Arkasından koşup başımı çıkarıyorum.

“Şey ben bu gece biraz uykusuzum da acaba dükkânda kalsam-”

“Amma yaptın bea, vampir dediğin uyur muymuş hiç? Ne diyo mare Asan bu?”

Karşı dükkândan küçük ev aletleri tamir eden Hasan Amca, onun daha siyah saçlısı. Aralarındaki ne düşünsel ne de fiziksel başka bir fark var.

“Ben elli yıldır uyumuyorum, daha ölmedim. Sana iç biş’i olmaz.” diyerek destekliyor en az kırk yıllık dostunu. El mahkûm adımlarımı dükkânımın eşiğinden aşağı sürüklüyorum ve Sadi Amca’nın sözüne geldiğimi belirten babacan sırıtışı eşliğinde tabureme oturuyorum.

Tavla oynayan bir vampir, kötü bir komedi filmi gibi. Ama değil. Bu benim hayatım ve maalesef o filmlerdekinden bile kötü durumdayım.

Size bir sır vereyim? Bu çağın asıl vampirleri insanlar. Hayır, kanımızı alıp pek hayırlı işler için kullanan o koca sektörden bahsetmiyorum. Büyükşehirlerdeki bohem hayatı sömüren kapitalizm de değil kastettiğim. Trakya’nın bu küçük ilindeki Sadi Amca ve arkadaşları asıl vampirler. Beni zar tuttukları bu tavla oyunlarına oturmaya, ilgimi hiç çekmeyen şehrin takımına dair havadislere yorum yapmaya, çakırkeyif siyasi sohbetlerinin içine çekmeye ve şu an aklıma gelmeyen daha bir sürü şeye zorlayan bu yaşlı, güleç amcalar hayat enerjimi son damlasına kadar çekip sanki kendi ömürlerini uzatıyorlar.

Sonsuz yaşamımın tadını çıkarmamın önündeki üçüncü ve belki de bugüne kadar ki en büyük engel onlar ve içimden bir ses onlar istemedikçe bu problemi çözemeyeceğimi söylüyor.

Ben bunları düşünürken Sadi Amca sokağı çınlatan bir sesle gürlüyor.

“Atsana be kızan zarı, sabaha kadar seni bekleyecez! Beş oyun bitmeden kalkamazsın, güneşmiş yandımmış ben anlamam.”

Sadi Amca’yı tanıyorsam doğru söylüyor. Çaresiz ilk hamlem için küçük benekli zara uzanıyorum. Kaçışım yok, sonsuz hayatımda sonsuz kez oynayacağım tavlayı sevmeye çalışıyorum. İlk elde 3 – 1 geliyor. Vampir Sadi gülüyor.

Zeynep Meltem Torun

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Bu yaratıcı fikir, bu samimi ve akıcı üslupla birleşince çok iyi olmuş. Tebrik ederim!

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar