Öykü

Kutsal Dalgıç

Dio’nun Holy Diver şarkısından uyarlanmıştır. Okurken dinleyiniz.

On altı kış, on yedi bahar görmüş Juan Carlos Auraliano Arcadio, kendini Geceyarısı Denizi’nin serin sularına bıraktı. Aklında zenginlik hayaliyle dalabildiği kadar daldı, daha derinde daha iri inciler bulacağını düşünüyordu. Tabana ulaştığında yosunları kurcaladı ve gözleri yanarken, gerçekten de gördüğü en büyük istiridyeyle karşılaştı. Bu sualtı yaratığı, aralık ağzından sızan ışıltıyla, en güzel kadından daha çekici görünüyordu delikanlı için.

Genç Aureliano, belindeki bıçağı çekip, istiridyeyi deniz tabanına mıhlayan yosunları kesmeye başladı. Bu, sandığından uzun sürmüştü. Şimdi yukarı çıkarsa, inciyi sonsuza kadar kaybedebileceğini düşündü ciğerlerindeki temiz hava biterken. Pes etmedi, dalgalarla sürüklenen zengin bir ceset olmayı, ömür boyu sefalet ve pislik içerisinde yaşamaya yeğlerdi.

Basınç başını ağrıtıyor; su, burun deliklerinden girmeye çalışıyordu. Yavaş yavaş puslanan zihni acilen oksijen alması gerektiğini haykırıyor fakat daha bebekliğinde denizi gördüğü ilk günden beri anlatılan vurgun riskine karşın geliştirdiği refleks sakin ve yavaş olmasını buyuruyordu. İncilerin çoğu kum tanesinden hallice olur, parmak ucu kadar birini bulan dalgıçlar kendilerini şanslı sayardı. Aureliano’nun karşısındakiyse avucunu dolduracak kadar vardı, geride bırakılamazdı.

Yosunları keserken yalnızca kendi veya ailesi için değil, tüm köyü için yapabileceklerini düşündü. Büyük bir iş kurarak komşularına istihdam sağlayabilir, böylece yeni nesiller inci avcılığıyla canlarını tehlikeye atmaktan kurtulurdu.

İstiridye çok dolanmış, bir türlü eline gelmiyordu. Boğulmak üzereydi. Artık pes etmesi gerekiyordu. Hayır, diye düşündü ve bıçağı tüm gücüyle savurdu. Son bir çabayla uzanınca elini saran garabeti hissetti. Oraya saklanmış bir ahtapotun vantuzları derisine yapışmış, canını yakıyordu. İstemsizce çığlık attı, ağzından giren tuzlu su ciğerlerine ve midesine doldu, bilincini kaybetti.

Ahtapotun zihnine uzandığını, onunla konuştuğunu fark etti. “Ben DIO’yum, yıldızlardan gelen! Peki sen kimsin ki benim zenginliğime göz dikiyorsun?”

“İsmim Juan Carlos Auraliano. Ben hiç kimseyim.”

“Hiç kimse, servet uğruna kendini feda etmezdi. Hırs bir erdemdir. Varlığımla sadece kendine kazanç sağlamayacaktın değil mi?”

“Evet, köyüm çok fakir. Onlara faydalı olmak istiyordum.”

“Peki onların bunu hak ettiğini nereden biliyorsun, psişik vampirler olmadıklarını?”

“Çok çalışkan insanlardır, hepsi çocuklarının hayatı için mücadele eder.”

“Çok çalışıyorlarsa neden fakirler?”

“Vergiler… Kral ve asillerin emeğimizi sömürmesi yüzünden.”

“Psişik vampirler! Sana bir şans versem, onlara savaş açar mıydın?”

“Tabii ki, elimden ne gelirse.”

“Bundan böyle benim peygamberimsin Juan Carlos Aureliano Arcadio. Kendinle gurur duy, gurur bir erdemdir. Sert olmaktan çekinme, gazap bir erdemdir. Çocuk ve hayvan kurban edilemez. Birini ortadan kaldırmak seni gerçekten tatmin edecek ve dünyaya faydalı olacaksa o kişi kurban edilebilir. Artık uyan ve yolculuğuna başla!”

Aureliano, gözlerini açtığında kıyıya vurmuş olduğunu fark etti. İstiridyeyi, göğsünün üzerinde, sımsıkı tutuyordu. Öksürerek ciğerlerinde kalan suyu temizledi. Bıçağını aradı ama bulamadı. Bunun üzerine incisine ulaşmak için parmaklarını kullandı. Bulduğu hazine düşündüğünden de büyüktü. Gerçekten de bir servet ederdi. Etraftaki tüccarların ona değerinin çok altında bir fiyat biçeceğini biliyordu. “Psişik vampirler…” diye mırıldandı.

İnciyi gerçek değerinde satmak için başkente gitmesi gerekiyordu ancak ne bir atı ne de at alabilecek parası vardı. Hazinesinin çalınma ihtimali yüzünden bir kervana veya gemiye katılıp çalışması da mümkün değildi. Gözünü karartıp aylar sürecek yürüyüşte karar kıldı.

Genç Aureliano, inciyi kıyafetlerinin arasına saklayıp kutu gibi evinin yolunu tuttu. Annesi, babası ve sekiz kardeşi de dışarıdaydılar. Üstünü değiştirdi, birkaç parça kıyafetten ibaret olan tüm malvarlığını topladı ve savaş zamanından kalan dede yadigarı kılıcı aldı. İki yıl içinde zengin bir adam olarak döneceğini anlatan bir not yazdı, kimse peşine düşmesin diye detaya girmemişti. Ve yola koyuldu.

Babası, kılıcı aldığını anlayınca, öfkeden deliye dönecekti ama inciyi savunması gereken zamanlar gelebilirdi. Eninde sonunda kendini affettirecekti. Sabah akşam demeden yürüdü. Geceyarısı Denizi arkasında kaybolmuş, orman köyleri başlamıştı.

Kamp kuracağı gecelerin birinde çalıların arasındaki kıpırtıyı fark etti. Kılıcını çekip o tarafa yaklaştı. Bir kaplan yavrusu, ölü annesinin memesinden süt emmeye çalışıyordu. Acıdı ve gün içinde avladığı hayvanı, zaten az olmasına rağmen, onunla paylaştı.

Yavru kaplan, genç Aureliano ile yolculuk etmeye başladı. Kısa sürede zeki bir hayvan olduğu oraya çıktı, haftalar içinde av işini üstlenir hale gelmişti. Yolculuğun sonunda iyice serpildi, insan dostunu taşır oldu. Bu sayede daha hızlı hareket ediyorlardı.

Aureliano, hayvanın sırtında, heybetli bir giriş yaptı başkente. Sokaklarda dolaşan kaplan adam aynı gün içinde şehrin en büyük dedikodu mevzusu haline geldi. Bizzat kral onunla tanışmak, öyküsünü dinlemek istiyordu. Delikanlıyı aldılar, huzura çıkardılar. İnciyi gösterdi ve aylar süren yürüyüşünün hikayesini anlattı.

Çok etkilenen kral inciye karşılık büyük bir servet teklif etti. Aureliano, kazandığı parayla memleketine dönüp ailesiyle birlikte güzel bir yaşam kurmayı düşündü ancak fark etti ki aynı durumdaki tek köy kendininki değildi. Onlar açlıktan ölmemek için Geceyarısı Denizi’nde boğulurken karşısındaki adam binlerce insanı doyuracak parayı süs eşyasına ödüyordu. Ayrıca bunu çalışarak değil, sömürerek elde etmişti.

Bu düzenin yıkılması gerek, diye düşündü Aureliano. Psişik vampirler! Sana bir şans versem, onlara savaş açar mıydın?

Şimdi anlıyordu. Söylencelerde kan üretemediği için başkalarının kanını emen varlıklara vampir deniyorsa; mutlu olamadığı için başkalarının mutluluğunu, emek vermediği için başkalarının emeğini sömürene de psişik vampir denebilirdi. Onlarla savaşacaksa onların arasına sızmalıydı. Kendine gösterişli bir ev aldı, hizmetçiler tuttu. Bir yandan ticaretle çok kazanıp lükse harcayarak adını duyurdu. Asiller arkadaşı olmak istiyordu.

Aureliano, halkı psişik vampirlere karşı uyaran bildiriler yazıp gizlice dağıttı. Yalnız Kurtulan adıyla imzaladığı metinlerde herkesin rahatça anlayacağı bir işaretle devrimi başlatacağını söylüyordu. Askerler her yerde onu ararken kralın burnunun dibinde, kaplanıyla asilleri eğlendiriyordu.

Saraydan bir ulak kapısına geldi, onu karşısında görünce dayanamayıp “Kaplan adam…” dedi. Hızla kendisini düzeltip “Kralın maskeli balosuna davetlisiniz Don Arcadio,” diye bildirdi.

Böylelikle, vaktin geldiğini anladı genç adam. Mavi-siyah kedi gözleri gibi parlayan elmaslarla bezeli bir kıyafet diktirdi. Yeterli etki yaratmak için gecenin yıldızı olmak istiyordu. Planının sonuna geldiği için biraz tedirgindi ama öyle görünmüyordu.

Arkasında masmavi kadife pelerine sarınmış kaplanıyla balo salonuna girdiğinde tüm derebeyleri, psişik vampirler alkışlamaya başladı. Belki kral bile böylesine tezahürat almamıştı. Teşekkür edecekmiş gibi sahneye çıktı ve devrimin fitilini ateşleyecek cümleyi söyledi. “Ben, sizden biri değilim.” Sarayda herkes şaşkınlıkla onu seyrederken dışarıda son bildirisi yayınlanmış, evinin altını devrimciler için büyük bir cephaneliğe çevirdiği duyulmuştu. İnsanlar sokakta askerlerle çatışırken “Ben Yalnız Kurtulan’ım,” dedi. “Fakat bu sefer halkımı da kurtaracağım. Saldır oğlum.”

Kaplan, hükümdarın üzerine koşarken nereden geldiği belli olmayan oklarla yere serildi. Her şeyi hesaplayan Aureliano, kralın kendi davetlilerine güvenmeyip salona casuslar yerleştireceğini tahmin etmemişti. Sonraki hedefin kendisi olduğunu anladı, ölümü kabullenerek kollarını açtı. “Ben, halkımın kurtuluşu için kurban olmaya razıyım.” Cansız bedeni devrildiğinde, balodaki asiller rahatlamış, eğlenmeye hazır hale gelmişlerdi. Sonra aniden kapı ardına kadar açıldı.

Juan Carlos Aureliano Arcadio, yüzünde ihtişamlı maskesi, üzerinde etkileyici kıyafeti, yanında pelerinli canavarıyla karşılarında duruyordu. Delikanlı, kendi cesedine kadar yürüdü ve “Mucizelere inanır mısınız?” diye sordu. Oklar yeniden üzerlerine yağdı ve insan ile kaplan bir kez daha yere devrildiler.

Aureliano, tekrar kapıdan çıkıp geldi. Kaplanın kükremesi herkesin yüreğine korku saldı. Genç adamın ağzını açmasına fırsat vermeden leşini oracığa serdiler. Dakikalar geçtikçe balo salonu Aureliano ve kaplan cesetleriyle dolup taştı.

“Gerçekten,” diye seslendi Aureliano sonunda. Bu sefer kapıdan girmemiş, elinde dede yadigarı kılıçla tahtın hemen yanında peyda olmuştu. “Sırtından geçindiğiniz halkı öldürerek susturabileceğinizi mi zannediyorsunuz?” Krala çok yakın olduğu için askerler ok atmaya cesaret edemiyordu. Delikanlı gülümsedi ve kılıcı adamın göğsüne sapladı. Kaplanın başını okşadı, ağır adımlarla salondan çıktılar. Onlara sallanan her kılıç toza dönüyor, üstlerine yağan oklar bir süre havada süzülüp yere devriliyordu.

Aureliano Arcadio ayrılır ayrılmaz, saray büyük bir gürültüyle çöktü. Oradan sağ çıkanlar herkese kurtarıcılarının mucizelerini anlattılar. Aureliano sokaklarda gezdikçe büyük bir heyecanla karşılanıyor; devrimcilerin daha istekle mücadele etmesini, ölü kralın askerlerininse teslim olmasını sağlıyordu.

Şafak sökerken savaş bitmiş, halk kazanmıştı. Aureliano, zihninde DIO’nun sesini duydu. “Psişik vampirleri yenip halkını kurtardın,” dedi yıldızlardan gelen ahtapot.

“Senin mucizen sayesinde.”

“Peki halkın gerçekten de kurtarılmaya değer miydi? Bencillikleri yüzünden senden her an yeni bir mucize beklemeyecekler mi? Aslında onlar da bir çeşit psişik vampir değiller mi?”

“Yaptığımdan pişman olmayacağım.”

“Biliyorum. Sana, başka gezegenlerde, buradakinden daha sefil durumda halklar olduğunu söylesem, Gece yarısı Denizi’ne daldığın gibi uzayda dalıp onlara yardıma gitmek ister miydin?”

Aureliano etrafına bakındı. Bu insanlara yeni bir hayat, yeni bir şans sunan ilk kişi kendisiydi. Ona muhtaç başkaları olduğu sürece devam etmeye karar verdi. Halkı sarayın yıkıntılarına topladı. Kararlılıkları için, mücadeleleri için onlara teşekkür etti. “Benim gitme zamanım geldi,” dedi. “Uzayda dalıp varlığından bile haberimizin olmadığı başkalarına yardım edeceğim.” Ölümü kabullendiği anki gibi kollarını açtı ve göğe yükselmeye başladı.

Birisi onu ayak bileğinden yakalayıp, “Dur,” dedi. “Biz senin halkınız, sana ihtiyacımız var, bizi bırakma.”

“Gitmek zorundayım,” diye haykırdı Aureliano. Yükselmeye çalıştıkça insanlar onu aşağıya çekiyor, bırakmıyorlardı. Teslim olmadı, ayaklarına yapışmış onlarca insanla tek başına mücadele ediyordu. Damarlarının koptuğunu, kemiklerinin çatladığını, kaslarının dağıldığını hissetti. Derisindeki gözeneklerden kan akıyordu.

Kanına dokunan insanlar, bunu bir mucize addedip içlerine çektiler. Vücudu uhrevi ile beşerinin arasındaki mücadeleye dayanamayıp parçalara ayrıldı, halkının üzerine yağdı. İlahi aşktan doğan yamyamlıkla “Bizim için tek gerçek yiyecek kurtarıcımızın eti, tek gerçek içecek onun kanıdır.” dediler. Mucizesinden faydalanabilmek için onu yiyip bitirdiler.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Gabriel Garcia Marquez’in “fantastikleştirilmiş” versiyonu gibi hissettim okurken.
    Güney Amerika havası…
    Fakir halk ve vergiler
    Adalet için idealist bir genç.,.
    Tebrik ederim çok iyiydi…

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar