Öykü

Kara Cadı Bataklığı

Köyün yeni taşındığı yer ile eski yeri arasında kocaman bir deniz vardı. Güçlü akıntıların olduğu, rüzgârların zaman zaman sert estiği koca bir boğaz. Yaşlı kadın ileri yaşına rağmen bu tehlikeleri göze almıştı. Dağın öfkesini kusmasının ardından tam bir ay geçmişti. Köy halkı birkaç defa oraya eşyalarını almaya gitmişti ama gidenler o kadar çok korkmuş olarak geri gelmişlerdi ki bir daha gitme cesareti kimse gösteremiyordu. En son giden yiğit Jesmanu dan da haber alınamayınca herkes ümidini kesmişti oralardan. Kısa sürede o kadar çok uğursuz söylentiler yayılmıştı ki etrafa bu da çekingen meraklıları adadan uzak tutmaya yetiyordu. Özellikle de adanın kuzeyinde var olan bataklıkla ilgili.

Tüm söylentilerin aksine o gün hava sakindi ve deniz süt liman önünde uzanıyordu. Yaşlı kadın kürekleri ağır ağır çekiyor bir an önce kendisini çağıran sese oğlunun yanına varmak istiyordu. Bir zaman sonra kollarında derman kalmamıştı ama varmak istediği o uğursuz ada o uzaklarda hayal meyal belirmişti. Ve hemen ardından Tanrılar yardım etmişti esmeye başlayan hafif rüzgâr yelkenini şişirmeye başlamış küçük teknesini adaya doğru yönlendirmişti

Önce gözüne sempatik geliyordu yaklaştığı kara. Ama yaklaştıkça İçinde bir yerlerde saklı duran korkusu büyümeye başlamıştı. Kendini doğup büyüdüğü köyünün Tanrısına, Egpoyo’ya bıraktı. Bu öyle garip bir duyguydu ki tanımlayamıyordu. Bir yandan günlerdir, haftalardır gördüğü rüyalara bakarsa oğlunu burada bulacaktı. Diğer yandan karanlık bir güç kendisinin oraya gelmesini istemiyordu. Yine de kambur da olsa evladının sevgisi ağır basmış bir sabah erkenden daha gün doğmadan yola çıkmıştı.

Yaşlı kadın Dinegor için uzun ve zor bir yolculuk olmuştu. Kıyıya vardığında vakit akşama yaklaşıyordu. Gölgeler uzamış dağın gölgesi bulunduğu sahili kaplamıştı. Zayıf kollarının verdiği son enerjiyle sazlardan yapılmış sandalını kıyıya çekti. Kim bilir belki geriye dönmesi için tekrar gerekebilirdi. Uzaktan gelen sesler içinin ürpermesine neden oluyordu. Her birinin bir canlıdan kendi halinde hayatta kalmaya çalışan hayvanlardan geldiğini bilse de yine de çoğu masum olan bu sesler içinin ürpermesine neden oluyordu. Aracının güvende olduğunu hissettiğinde yanında getirdiği bohçasını aldı ve adanın içlerine doğru yürüdü.

Yanardağın patlamasının bıraktığı izler silinmeye başlamıştı. Doğa ana her felaketin yarasını sarmayı biliyordu. Alevlerin erişemediği yerlerde kalan bitkiler yavaş yavaş eski alanlarını kaplamaya başlamıştı. Köklerinde canlılık kalmış ağaçlar kendilerini toparlamaya başlamışlardı. Yeşillik koyu renk alsa da ben buradayım diyordu. Yalnızca dağın kuzey yamacı karanlık bir gri tonundaydı. Belli ki Dağ lavlarını bu yöne kusmuştu. Yaşlı kadın çevresine bir kere daha baktı. Aslında aylar önce kaybolan oğlunu burada bulabileceğinden de kuşkuluydu ama analık güdüsü burada bu berbat yerde olmasını sağlamıştı.

Önce kayalığın bitip ağaçların ve çalıların başladığı bir yerde kamp kurmalıydı. Çalılar kökler topladı. Bulabildiği kadar kuru dallar kendisini anca sabaha çıkarabilirdi. Ateşini yaktı ve hemen yakınına serdi her zaman yanında taşıdığı çulunu. Üzerine bağdaş kurdu ve çıkınından çıkardığı birkaç lokma peksimeti ağzına attı. Tam o sırada hemen arkasında duyduğu sese döndü. Karanlığın önünde parıldayan bir çift kızıl göz gördü. Seyrek dişlerini gösterircesine gülümsedi. Attığı bir parça kuru ete yaklaştı hayvan. İşte o zaman açlıktan adeta bir deri bir kemiğe dönmüş olan kurdu gördü. Dudaklarından unutmaya başladığı ana dili ile birkaç kelime döküldü. Kurt yanına yaklaştı ve diz çökerek çenesini ön ayaklarının arasına aldı. “Sen ne arıyorsun buralarda” dedi. Hayvan anlamış gibi mırıltılı sesler çıkardı. Çıkısından bir parça daha çıkardı ve hayvan onu da iştahla yuttu. Birkaç saniye devamının gelmesini bekledi ardından umudunu kesince tekrar ön ayaklarının arasına aldı başını.

Bütün bir gece düşündü yaşlı kadın. Yıllar öncesinin anılarının sisleri arasından çocukluğunu çıkardı. Yaşlı ninesi vardı kendisini çok seven, “Sende öyle bir güç var ki bir gün korkunç bir güce bile karşı durabileceksin” derdi. Saz kulübelerin arasında koşan kendini görmeye çalıştı. Hemen yanında duran ağaç oyması matarasını çıkardı. Koca bir yudum aldı. Dans eden alevlerin arasından belki bininci kere inceledi eski su kabını. Üzerinde kendisinin bile unuttuğu dilde yazılmış yazılar vardı. Hayal meyal hatırladığı Ninesi vermişti kendisine. “Hiç yanından ayırma, tılsımı seni korur” Sonra büyüdüğünü ve köylerine gelen beyaz tenli adamları anımsadı. Arkasından uzun boylu bir yiğidin kendisine baktığını ve yanında götürmek istediğini söylediğini anımsadı. Kabul etmişti genç adamın istediğini. Uzaklara gelmişlerdi. O zamanlar yakışıklı bir prens olan adam, yanında getirdiği kara kadın için dışlanmıştı. Aslında köyünün hatta civar köylerin en güzel genç kızı olduğunu bilmiyorlardı. Derisinin rengine takılıp kalmışlar güzelliğinin farkına varmamışlardı. Ve kocası babasına köyüne karşı gelmiş evlendiği karısından vazgeçmemişti. Köyün dışında bir ev yapmışlardı. Ama mutlulukları çocukları doğasıya kadar sürmüştü.

Homtu, adını verdikleri oğulları annesine çekmişti. Kendi derisi kadar olmasa da etraftaki başka insanlarda görülmeyecek kadar esmer bir teni vardı. Üstelik sol omzunda kocaman bir yumru vardı. Ne yaptıysa düzeltememişti o yumruyu. Oğlan büyüdükçe omzundaki yumru da büyümüş delikanlının tüm hayatını etkileyecek kocaman bir kambur olmuştu. Duruşu yürüyüşü tamamen bozulmuştu. Daha sonra canından çok sevdiği oğlunu severken nedenini bulmuştu. Tüm köy kendilerini dışlasa da köyün büyücüsü kendilerine kol kanat germişti. Hamileliği sırasında her akşam pişirdiği yemekten bir kap getirmişti. Her gün her akşam köyün dışına kadar yürümeye de üşenmemişti elindeki bir kap yemekle. Ne zaman oğlu dünyaya gelmişti o zaman sivri yüzlü keçi sakallı o adam yüzündeki dostluk maskesini atmış kahkahalarla gülmeye başlamıştı. Bir an aynı kahkahayı duyduğunu zannetti. Yerinden doğruldu çevresine bakındı sanki karanlığın içindekileri görecekmiş gibi. Hafiften sönmeye başlayan ateşe bir kaç iri dal attı. Alevler tekrar oynaşmaya başladı. Yine düşünceleriyle baş başa kalmıştı.

Yıllar önce gelin geldiği köy koca dağın yakınına kurulmuştu. Hemen hemen buralarda bir yerlerde olmalıydı. Gündüz vakti araştırsa belki izlerini bulabilirdi. Köyün Reisi basit bir suçtan dolayı köyden sürmüştü oğlunu. Kendisinden ve oğlundan korktuklarını biliyordu. Tüm itirazlarına ve direnmesine rağmen iki asker eşliğinde uzaklaşmasını dağın eteklerine sürülmesini engelleyememişti. Ve o sabah yani sürgünün ertesi günü bambaşka biri olarak geri dönmüştü. Yine o gün o uğursuz gün tekrar yola çıkmıştı. Birkaç saat sonrasında da dağ patlamış her şeyi kızgın alevleriyle silip süpürmüştü. Öyle ki alevlerinin yetişemediği yerlere kor kayalarını fırlatmıştı. Koca köy her şeyini bırakmış göçmüştü. Köyün ileri gelenlerinden bazıları bunu Homtu’ya yapılan haksızlığın cezası olduğunu ileri sürmüşlerdi.

“Ana beni kurtar… Bana yardım et.” Ne ara göz kapakları kapanmış hangi ara bu sesi duymuştu bilemedi. Kafasını kaldırıp baktığında güneşin görünmeyen ışıkları gökyüzünün batısını laciverde boyamaya başlamıştı. İçi geçmiş olmalıydı, son dalları da ateşe attı. Üzerine attığı şala bir daha sarındı. İyi bir gece geçirmişti. Heykel gibi durmaktan kaslarının ağrıdığını hissediyordu. Yerinden yavaşça doğruldu. Heybesinden bir parça et daha çıkardı. Kurt kuyruğunu sallamaya başladı. Eline aldığı peksimeti ağır ağır çiğnerken günün kendisine neler getireceğini düşünüyordu.

Çevresine bakındı, sönmeye başlayan ateşin üzerine toprak atarak söndürdü. Yamaca yöneldi. Beş on dakika sonrasında yanılmadığını anlamıştı. Köyün yer yer yıkılmış evlerini gördü. Çatılar kapılar pencereler hep yanmıştı. Duvarların bir bölümü yıkılsa da bazıları inadına ayakta durmaya devam ediyordu. Köy halkının diktiği bazı meyve ağaçları felaketten kurtulmuştu. Ahlat ağacına yaklaştı. Bir tane kopardı, ısırdı. Tadı güzeldi besleyici olmasa da midesini doldururdu. Bir elma ağacı gördü. Ondan da birkaç elma kopardı. Durdu çevresini dinledi. Anlamlandıramadığı bir ses arandı. Birkaç metre gerisinde dolanan zayıf kurt da durmuştu. Kısa bir duraklamadan sonra içgüdülerine güvenerek Kuzeye yöneldi. Anıları oralarda bir yerlerde akarsu olduğunu söylüyordu. Tanrılardan kendisini yanıltmamasını diledi.

Güneş tepeye yaklaştığında kurumuş dere yatağına ulaşmıştı. Meyvelerin sulu olması bir nebzede olsa gereksinimini karşılamıştı ama yine de temiz su bulmalıydı. Ne olacağını bilemediği için yanında getirdiği kaptan bir yudum su daha aldı. Ya bir yudum daha çıkardı ya da çıkmazdı. Dere yatağından aşağıya doğru yürümeye başladığında ileride güneşin ışıklarını yansıtan parıltılar gördü. Bakışlarını daha ileri götürdüğünde uzakta denizi gördü. Hızlandı.

Önce adını fısıldandığını duydu. Ardından da “Buradayım ana” sözünü. Derinlerden duyduğu bu söz kendi aklının uydurması mıydı yoksa gaipten ses duymaya devam mı ediyordu ayırt edemedi. Beş on dakika sonrasında su birikintileri ayaklarının altında belirmeye başlamıştı. Biraz sonra da iyice çoğaldılar. Durdu, önünde uzanan ve sazlılarla bezenmiş yer yer ağaççıkların kapladığı büyük bataklık önünde uzanıyordu. Görebildiği tüm alan çamurlarla sularla sazlarla bezenmişti. Kan rengini hatırlatan su içinin ürpermesine neden olmuştu. “İyice yaklaştın ana, beni bu zulümden kurtar” Çevresine bir kere daha bakındı. Artık üzerine basabileceği kuru toprak azalmıştı. Gözlerini kıstı, önünde uzanan ve nerede bittiğini kestiremediği sulara baktı. Baktığı yerde hareketlenme oldu. Bir şey vardı suyun içerisinde sanki, ve bir kere daha adı rüzgârın salladığı sazların arasında duyuldu.

İstem dışı dudakları kıpırdamaya başlamıştı. Çocukluğundan kalma duaları okumaya başladı. Yıllardır aklına gelmeyen Tanrıların isimleri dudaklarından dökülüyordu. “Egpoyo, iyilikler Tanrıçası bana yardım et. Oğlumu bulmama ve onu yanına huzur dolu evrenine ulaştırmama yardım et” Artık çevresinden çok yürüdüğü yere daha dikkatli bakıyordu. Sanki ayakları kırmızı suya değerse lanetlenecekmiş gibi geliyordu kendisine. İlerleyen yaşından beklenmeyen çeviklikle kah kuru toprağa kah irice bir kayaya basarak ilerliyordu. Her adımında kafasının içerisindeki ses çoğalıyordu.

“Anam kurtar beni bu azaptan” Yüksekçe duran yan yatmış bir ağacın üzerine çıktı. Çevresini iyice kolaçan etti. Hafifçe esen rüzgârda sallanan kamışların arasını görmeye çalıştı. Kendinden başka bir canlı yok gibiydi. Ha birde arkasında titreyerek ilerleyen kurt vardı. Hayvan, ısrarla ve inalda gelmeye devam ediyordu. Ağaç gövdesinden indi. İleri deniz yönüne doğru yürümeye devam etti. Güneş yaşlı kadına aldırmadan ufka doğru ilerliyordu. Birden “Beni bırakıp nerelere gidiyorsun” sesini duyunca kafasının içerisinde geriye döndü Sağına baktı hiçbir şey yoktu. Soluna baktı yine bir şey göremedi. Geriye döndüğünde Kurdun epey geride kaldığını fark etti. İşte o zaman gördü kırmızı kumaşı. Gözleri doldu. Bu oğlunun köyden gittiği son sabah giydiği elbisesinin kumaşına benziyordu. Kalbi hızlı hızlı atmaya başlamıştı. Tökezleye tökezleye yürürken bir ara düştü. Üstü başı çamur içinde kaldı. Kocaman bir çukur önünde belirmişti dipsiz bir kuyu gibi. Ağzını açmış kendisini yutmaya çalışan kör bir kuyu. Yerinden doğruldu adımlarını sıklaştırdı. Artık bastığı yerlere dikkat etmiyordu.

Yerde yatan cesedin yanına vardığında günlerdir sakladığı gözyaşları akmaya başlamıştı. Oğlu, Kara kuzusu orada öylece yüzükoyun yatıyordu. Çevirmek yüzünü görmek istediğinde geriye kalan kemikler dağılmıştı. Oğlundan geriye ne kaldıysa kucakladı ve kuru bir yer aramaya başladı. Homtu’sunun kalanlarını gömmeliydi. Gömmeliydi ki ruhu huzura kavuşsun. Beş on metre ilerisinde yüksekçe bir yer gördü.

Elleriyle tırnaklarıyla kazdı sert toprağı. Kuru parmaklarının arasından sızan kana aldırmıyordu. Uzun kemikli parmakları kah kazma oluyordu kah da avuçları kürek. Aniden havlamaya benzer bir ses duydu. Derisi kemiklerine yapışmış kurdu yanından hiç ayrılmıyordu. Bataklığın sazları dalgalandı, ağaçların yaprakları titredi. Kızıl sular öfkeyle köpüklendi. Bu defa adını o kadar belirgin duydu. “Dinegor… Dinegor, kara insanlar ülkesinin bilgesi…

“Ey kafamın içindeki kimsin sen ve benden ne istiyorsun”

“Ben de yabancıyım buralarda, sen gibi uzaklardan geldim. Senin o küçük beyninin alamayacağı kadar uzaklardan. Ve baş düşmanım beni dağıttı yaraladı. Yardıma desteğe ihtiyacım var.” Kadın bir an delireceğini sandı. Bataklığın ruhu kendinle konuşuyordu sanki. Birden arkasında bir ses duydu. Uzun zayıf bedeni ve kırarmış kıvırcık saçlarıyla babası karşısında duruyordu.

“Sana gelecek teklifi kabul et kızım” dedi. “İnan bir fenalık görmeyeceksin. Kabul et ki bizlerde huzura erelim.”

“Ama baba sen bana özel biri olduğumu derdin. Sana verilen değer yargılarına güven derdin. Ve ben şimdi çok korkuyorum. Oğlumu alan gücün beni de alacağından korkuyorum.” Daha sözü bitmemişti ki sağında her zaman gülümseyen kocasını gördü.

“Oğlumuzu düşün seninle birlikte senin içinde yaşayacak. Son halini görmelisin, kamburu yok artık. Bizi yanına alan onu yakışıklı bir delikanlı haline getirdi. Artık hep beraber olacağız” Kadının şaşkınlığı artıyordu. Bütün bunlar bir hayal olmalıydı. Öyle bir hayal ki gerçekle tek farkı bütün karşısına gelenlerin sevdiği olması ve yıllar önce Gökyüzüne göç etmesiydi.

“Hayır sizler gerçek değilsiniz. Sizler çoktan toprağa karıştınız” dediğinde Bataklığın kızıl kara suları bir kere daha dalgalandı. Sanki konuştuğuna itiraz ediyordu. Beyninin bir köşesinde biri yapması gerektiğini söylediğinde denizden esen rüzgâr ürpermesine neden olmuştu. “Bak dedi can çekişiyor. Alevlerin arasında yandı. Tedaviye ihtiyacı var ve onu sen eski haline getirebilirsin. “

“Sana büyük bir güç verecek, inanamayacağın kadar büyük bir güç. Ve sen bu gücünle insanlara hizmet edeceksin. Açları doyuracaksın. Bundan daha büyük mutluluk olur mu?” Konuşan gene babasıydı.

“Yalan söylüyor ana onlar senin baban ve benim babam değil. Seni kandırmaya çalışıyor. Sesim zayıf çünkü daha beni ele geçiremedi. Ama sen ona yardım edersen istediklerine kavuşacak. Bütün dünya kendisine kul olacak köle olacak.” Bu defa beyninin derinliklerinden konuşan oğluydu. Tanrı vergisi olan sezgileri artmıştı. Bir kötülük vardı tüm bu alanda yaşayan. Aslında yaşıyor da denilemezdi. Ağır yara almış can çekişiyor gibiydi.

“Senin buralarda hükümran olmana izin vermeyeceğim. Kötülüğünü al ve buralardan defol” Bağırtısı rüzgârda dağıldı. Rüzgâr deli gibi esti bir kere daha…

“Direnme gel bizlere katıl. Gücümüze güç kat.” Kocası babası belki de dedeleri ataları hep birlikte kendisini çağırmaya devam ediyordu. Üzerine gelen baskılara dayanamamıştı. Dizlerinin üzerine çöktü. Oğlunun naaşı üzerine kapandı. İşte o zaman Homtu ile bütünleşmiş gibiydi. Yapması gerekeni o göremediği ninesi kulağına fısıldadı.

“Tamam kabul ediyorum, gel bana, birleşelim ve sonsuza kadar yaşayalım.” O ana kadar deli gibi esen rüzgâr birden dindi., dalgalanan sular duruldu. Önce hafif bir sis yükseldi kızıl suyun üzerinden. Yavaş yavaş bir araya geldiler ve kadının oraya doğru yöneldiler. Yaklaştıkça kesifleşen duman belli bir kıvama geldi ve kadının ağzından ve burun deliklerinden girmeye başladı. İşte o zaman yaşlı kadın içinde büyük bir keder hissetti. Bildiği bilmediği sayamayacağı kadar çok varlık içine doluyordu sanki. Korkunç acılar taşıyamayacağı kadar ağır yük haline gelmişti. Dumanın son kalanları da içine girdiğinde hâlâ nefesini tutuyordu. Elinde taşıdığı ahşap matarayı çıkardı ve tüm nefesini boş kaba verdi. Az önce içine dolan öfkeli varlık acısıyla birlikte doluyordu mataraya. Sanki canını da verecekmiş gibi kustu içindekileri ve ani bir hareketle ağzını kapattı kabın…

İşte istediğinin bir kısmını yerine getirmişti. Yerinden doğruldu. Kızıl sular görünmeyen fırtınanın etkisinde kalmış gibi çevresinde savruluyordu. Yağan çamurlar her yanında izler acılar bırakıyordu. Az önce kendisiyle konuşan babası ve kocası korkunç birer ifrit haline gelmişti. Zorlukla birkaç adım attı. Elinde taşıdığı kadim kabın bu iş için yapıldığına iyice inanmıştı. Sendeleye sendeleye az önce düşmekten zor kurtulduğu derin çukurun yanına vardı. Matarayı havaya kaldırdı. İyilikler Tanrısına ve adını unuttuğu diğer Tanrılara yalvardı tüm gücüyle ve yıllardır yanından ayırmadığı kabı çukurun içine fırlattı. Bir an yerin titrediğini hissetti. Yapması gereken işleri tamamlamak için bulduğu taşlarla ve topraklarla doldurdu çukuru. Her şey bittiğinde ortalık biraz daha sakinledi. Ama yaşlı kadın da bitkin düşmüştü. Kendine verilen görevin ne olduğunu biliyordu artık… O varlığın derinlerde de olsa rahat durmayacağını biliyordu. Ömrü yettikçe bu lanetli çukurun bekçisi olacaktı. Yerinden doğruldu, ötelerdeki oğlunun naaşının yanına yürümeye çalıştı…

Uzun yıllar kimseyi yaklaştırmadı bataklığa. Nedenini kimsenin bilmesine izin vermese de efsane yayıldı çevreye. Kötü birinin gömüldüğü mezarlık olarak anıldı. Kimsenin yaklaşmaya cesaret edemediği korkunç bir bataklık. Adanın o bölgesi Kara Cadı Bataklığı olarak anıldı. Kendisinde yüzyıllarca sonra bile.

Cevdet Denizaltı

Ben Cevdet Denizaltı; tercih ettiğim şekilde olursa Aziz Hayri. İzmir’de Eşrefpaşa’da doğdum. Önce Çınarlı Endüstri Meslek Lisesini sonra Erkek Sanat Yüksek Öğretmen Okulunu bitirdim. Makine Teknolojisi bölümü öğretmeni olarak görev yapıyorum. Okumayı, araştırmayı, yazmayı seviyorum. Tür ayrımı yapmam, bilimkurgu, fantastik kurgu ve tarihi romanlar favorim. Poe ve Tolkien hayranıyım.

Kara Cadı Bataklığı” için 2 Yorum Var

  1. pcd dedi ki: dedi ki:

    Merhaba,

    Bazı cümlelerde virgül eksikliğinden doğan anlam karmaşası var ve okuru aynı cümleyi tekrar okumaya mecbur bırakıyor. En bariz örneği, aşağıdaki cümle:

    Bu cümle ise, ağdalı ifadeler olmadan da etkileyici betimlemeler yapılabileceğinin güzel bir örneği.

    Okunaklı bir dili olan, güzel bir öyküydü. Elinize sağlık.

  2. Teşekkür ederim. Ne kadar dikkat etsem de noktalama işaretleri konusunda sıkıntılar yaşıyorum.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!