Öykü

Düşmanımın Düşmanı

Kasabanın hemen dışında, Yörük Mahallesi’nde üç delikanlı bir araya gelmişti. Yaşları on üç ya da on dörttü. Saatin gece yarısını çoktan geçtiği bir sırada büyük bir çınar ağacının altında kısa bir konuşma yapmışlardı. İçlerinden biri arkadaşına dönerek. “Sefer, Zahide Aban orada mı sence? Adı Sefer olan diğerlerinden daha iri yapıda olan genç

“Babam Yunan askerine gittiğinde orada olmadığını söylemişler. Hem sen dedikoduları duymadın mı? On gün önce yaşanan ve bire bin katarak anlatılan Vakıayı Ardiyeden sonra kaçırmışlardı güzel kız kardeşini Sefer’in. “Rivayete göre o gece yunan askerini perişan eden için gelmiş Kasap. O yüzden misilleme yapacaklarmış” Aslında işgalin başladığı günden beri o kadar çok kan dökmüşlerdi ki Kimse neden bir kızı kaçırdıklarına anlam verememişti. Ahmet “Yarenler, biliyorum bu iş bizi aşar ama kuvvacıların buraya gelmesi de zaman alır. Hem onlar daha büyük işlerin peşindedir şimdi. O nedenle iş bize düşüyor. Bir başkası “Sence yapabilir miyiz?” Seferin sesi öfkeden titriyordu.

“Elbet yapmalıyız, biliyorum Ablamı orada bir yem gibi tutuyorlar.”

“O yeni açılan kasap dükkânından ilk açıldığı günden beridir işkillenmiştim. Yeni gelen adamlar doğrudan yardım etmeseler de irtibatları olduğu kesin. Daha sessiz olan Rüstem “Konuşmayı bırakın da gidelim.” Dedi Karanlıkta Kasabaya doğru yürümeye başladılar.

Her şey aniden olmuştu. Kasabalılar bir sabah uyandıklarında Merasim Köprüsünün yanındaki yıkık binanın orada güzel bir bina dikildiğini görmüşlerdi. Kimse ne olduğunu anlamamıştı. Orada, kimin olduğunu bile anımsamadıkları geniş bahçenin içerisinde viran bir ev vardı. Sahibi yüksek bir paravan ile kapatmış öyle işgalden kaçmıştı. Bir zaman sonra soğuk ve nemli bir sabah caddeden geçenler, tanımadıkları birinin tahta paravanları söktüğünü görmüşlerdi. Daha da garip olan yüksek çit yıkılınca arkasında güzel ve büyücek bir binanın çıkmış olmasıydı. Birçok düşünen beyinde Vakıayı Ardiye den sonra bu binanın ortaya çıkmasının rastlantı olmayacağı fikri oluşmuştu. Bunlardan biri de Tabip Muzaffer Beydi.

Kasabanın içerisinde olay olmuştu yeni açılan dükkân. Çay boyundaki sıra dükkânların birindeydi yerleri. Kışın gürül gürül akan yazın neredeyse kuruyan çayın böldüğü kasabanın, Merasim Köprüsüne yakın bir yerdeydi. Merasim köprüsüyse çarşının kalbi durumundaydı. Dar cepheli ama uzun bir mekandı. Ön taraf temiz, tertipliydi o nedenle satış yeri olarak kullanılıyordu. Daha geniş olan arka taraf ise mezbaha olarak kullanılıyordu. İşte yeni açılan bu kasap hem asri olması hem de dükkân sahibinin maharetiyle. Bir yandan satış yapıyor diğer yandan bıçak kullanmadaki becerilerini ortaya seriyordu. Hızlı ve temiz çalışıyordu. Müşterisi çok fazla beklemeden siparişini hazır ediyordu. İşte henüz askerlik çağına gelmemiş üç delikanlının hedeflerindeki Kasap dükkânı bu dükkândı.

O akşamüzeri gene kapısında bekleyen hanımlar beyler vardı. Yaşlılar bol bol maşallah diyorlardı. İçeriden ara sıra kısa boyu bir iskelet kadar zayıf ve uzun boylu biri çıkıyor ortalığı süpürüyor ve ardından da bir gölge gibi kayboluyordu. Bir zaman yeni olmanın ve hızlı olmanın verdiği enerjiyle çalıştılar. Diğer kasaplar kıskanarak bakıyorlardı yeni mekan sahibine. Nereden buluyorsa kaliteli ve lezzetli etler buluyordu. Hele kıymalarına ahali bayılıyordu. Savaş yıllarında olduklarından sağlıklı davar bulmak çok zordu. Köyler, meralar, yaylalar boş olduğu için köylünün elinde bakabileceği kadar hayvan kalmıştı. Bütün bu olumsuzluklara rağmen mekan sahipleri güzel etler buluyorlardı ve özellikle kıymaları lezzetli oluyordu. O akşamüzeri bir araba yanaşmıştı dükkânın arkasına birkaç çuval indirdiler. İçlerinden birinin hareket ettiğini kimse fark etmemişti.

Üç delikanlı karanlık yapının önünde durduklarında uzakta Rum mahallesinde kilisenin çanı üçü vuruyordu. En önce duran Abidin “Haydi Bismillah deyip karanlık dükkâna kapısına yöneldi. Kapının açık olduğunu fark ettiklerinde birbirlerinin yüzüne baktılar. Elleri gayri ihtiyari yanlarında getirdikleri tek silah olan bıçaklarına vardı. Yokladıkları bıçak sapları kendilerine az da olsa güven hissi vermişti. Bir tuzak olma ihtimali vardı. Yine de yavaşça kapıyı aralayıp hırsız gibi içeri süzüldüler. İlk bölümde mermer zemin ve duvara kaplanmış fayanslar etkiledi kendilerini. Hemen karşıdaki tezgâhı geçtiler ve arkasındaki kapıya yöneldiler. Hafifçe ittikleri kapının bir kere daha sorunsuzca açılması iyice tedirgin etmişti kendilerini. Girişten daha büyük olan bölmede ağır bir et ve kan kokusu vardı. Kalın bir ses duvarlarda yankılandı “Teslim olun” diye. O zaman duvar dibinden bir sıra asker ellerinde tüfekleriyle ortaya doğru yürümeye başladılar. Önde duran komutanlarının elindeki fenerin ışığı yüzlerine vurunca dizleri titremeye başladı.

“Ben Sefer, Yörük Mahallesinden Kerim’in oğlu Sefer, dün sabah kaybolan Zahide’nin biraderiyim. Buraya ablamı almaya geldim.” Ses hafif korkmuş gibi olsa da kararlıydı. Karanlıktan yorgun ve korkmuş bir ses geldi

“Sefer, kardeşim” Ses o kadar zayıftı ki kesimhanenin ortasındaki üç arkadaş duymakta zorlanmıştı.

“Abla sen misin?” O zaman karanlıkta bir kahkaha duyuldu.

“Onca çaba harcıyorum, güzel bir tuzak kuruyorum. Yem olarak Kasabanın en güzel kızlarından birini seçiyorum. Bütün bu hazırlıkların sonucunda ben kimi bekliyorum kimler geliyor tuzağıma.” Ses oldukça pes ve ürkütücüydü. Önce binanın arkasındaki yüksek camların kırıldığını duydular. Daha önce duyulan kanat seslerini bir kere daha işiten Komutan Yeresimo elindeki pilli fenerin ışığını arkaya çevirdi. O zaman yüksekçe bir yerde duran Kasabın görüntüsü ortaya çıktı. Uzun boyu, kireç gibi bembeyaz yüzü ve kırmızı gözleriyle ürküntücüydü. Işık demeti tüm kesimhaneyi taradı. Dipte karanlık bir gölge birkaç adımda kasabın yanına varmıştı.

“Geldim” dedi mırıldanarak. “İşte tam karşındayım.”

“Geldin dedi karanlıktaki ses. Gelmeni o kadar uzun bir süre bekledim ki…”

“Bırak tutsağını.”

“Hayır, sen benim Nadia’mı aldın. Ben de senin Zahide’ni alacağım.”

“Benim seninle bir sorunum olmadı ve olamazda. Sadece bir Romen kızı gördüm ve sevdim. Ne bahtiyarmışım ki oda beni sevdi.” Bir an durdu ve bekledi. “Gel dedim yalvardım ama o gene de seni seçti.” Karanlık binada korkunç bir ses yankılandı.

“Yalan söylüyorsun. Nişanlımı kandırdın, kanına girdin ve o kendini öldürdü. Sebebi sensin” Kapının önünde dikilen gençler ve komutanları başta olmak üzere askerler aptallaşmıştı. Olanları izlemekle yetiniyorlardı. Gençlerden biri birkaç adım atarak geriye çekildi ve karşı duvarın dibinden ablasının sesinin geldiği yere doğru yürümeye başladı, niyeti belliydi.

“O gece ormanda, seni derin uykuya yatırdı ve bana geldi. Ben, pişman olduğunu, tüm benliğiyle geldiğini sanmıştım.” Bir an sessizlik oldu. “Bak etrafına, aç, korkmuş insanlar, yıkık dökük binalar var yalnızca, sen şu sefaleti öve öve aklını çeldin kızın. Salona gelir gelmez yığıldı kaldı. Ve kurtaramadım kendisini.” Demek Nadia’sı ölmüştü. Öyle bir haykırdı ki beşiklerinde en derin uykusunda uyuyan bebekler birden ağlamaya başladı. Seccadesinin üzerinde huşu içinde dualarını okuyan dedeler irkildi. Nadia’sı ölmüştü. O zaman yaşamasının da bir amacı kalmamıştı. Vahşi bir kurt gibi başını yukarı kaldırdı. Bir an dudakları kıpırdadı ileri atılmak üzereydi ki duyduğu ses tekrar hareketsiz kalmasını sağladı.

“Yekta bey, kurtar” sesi tanımıştı. Yıllar öncesinden anımsadığı, Yörük Mahallesinde sıkça gördüğü güzel bir kızın sesiydi. Dersaadet’e gitmeden önce küçük bir kızı anımsadığı. Yıllar içerisinde serpilmiş olmalıydı. Kafasını kaldırıp baktığında karanlık köşede elleri bağlı korku içerisinde duran kızı fark etti. “Zahide” diye fısıldadı kendi kendine. Yıllar öncesinde deli dolu hareketleriyle hatırlıyordu kendisini. Bir kız çocuğu olmasına ve zengin bir evde büyümesine rağmen serseri delikanlılar gibiydi. Kendisi Darülfünuna giderken yeni yetmeydi ve arkasından “gitme” diye fısıldamıştı uğurlamaya gelen kalabalığın arasında. Karanlıkta durmasına rağmen göz göze geldiler kısa bir an. Daha o zamanlar üzerinde taşıdığı çullardan güzel bir kız olacağı belliydi ve yıllar kendisini haklı çıkarmıştı.

Karanlıktan gelen ses devam ediyordu “Kalbinin derinliklerinde bu kıza karşı bir meyil olduğunu seziyorum. Ne çabuk unuttun Nadia’yı.” Bu adamda olağan üstü yetenekler olmalıydı. Sahi Karlı ormanlarda verdiği zorunlu molalarda yitirdiği Rumen kızını unutmuş muydu? Tabii ki unutmamıştı. Elini cebine attı. Matruşkanın en iç bebeğini avucunda hissetti. Bu minik porselen bebekte kendisine güç veren bir tılsım olduğunu hissediyordu.

“Evet, haklı olabilirsin. Ama ben masum bir kızı serbest bırakmanı istiyorum.

“Ya öldürdüğün askerler” Karanlığın içerisinden çıkan komutan Yeresimo’nun çevresini saran askerlerine güvendiği belliydi.

“Burada ne işiniz var kumandan Bey. Ne işiniz var Kasabamızda ne işiniz var Anadolu’da. Üstelik o gece yavuklusunu görmekten başka bir arzusu olmayan fakir nalbanttan ne istediniz. Eğer müdahale etmeseydim garibanı kurşuna dizecektiniz” Dışarıdan gelen yabancı bir an durdu. Tekrar karanlıkların içerisinde duran gölgeye dönerek “Karanlıkların efendisi bu işler senin işin değil. Üstelik hangi sıfatla buradasın.

“Meşhur sözü bilirsin ‘Düşmanımın Düşmanı Dostumdur’ Bu bir savaş ve ben dostlarımın yanındayım. Ve bu olanları bir av gibi düşün. Her zaman taze et ve her zaman taze kan. Tam bir ziyafet sofrası değil mi?

“O öve öve bitiremedikleri kasabın sen olduğunu anlamalıydım.” Bir kahkaha yankılandı mermer duvarlarda.

“Burası hem kasap hem de bir mezbahaydı, direnen herkesin sorgulandığı ve doğrandığı bir kesimhane. Ahali ucuz etin nereden geldiğini sanıyor ki” Orada bulunanların içi kalktı bir an. Öğürme sesleri geldi. Komutan Yeresimos’un yemeğindeki etlerde son zamanlarda bu kasaptan gelmeye başlamıştı.

“Teslim ol Turko. Teslim ol da bu iş kapansın” İçerideki küçük birliğin komutanı sözlerinin karşılık bulmayacağını biliyordu ama yine de söylemişti. Aslında yüreğinin bir köşesinde kuşku tohumları vardı. Bir gece beş askerinin canına kasteden bu ufak tefek adam mıydı? Ya diğerleri Kasap için avlarının milliyeti çok önemli olmamalıydı. O sırada kapı bir kere daha açıldı ve kapandı. Toplantıya biri daha dahil olmuş olmalıydı. İçeri giren adam üzerindeki giysinin yakasını açınca boynunda asılı bir nesne göründü. Hemen önünde dikilen iki gençe “Yere yatın” diye fısıldadı. Gözünün hizasına kaldırdı ve bir düğmeye bastı. Ortalık birden müthiş bir şekilde aydınlandı. Silah sesleri yankılandı. Korkmuş askerler tetiklere basmış olmalıydılar.

O an herkesin gözlerinin kamaştığı saniyede kanatlı kahraman hızlı birkaç adımda kasabın yanına vardı. Diğer saniyede elindeki ve önceden hazırlandığı belli olan sivri kazığı uzun boylu adamın göğsüne batırdı. Gözleri yandığı için canhıraş bağıran adam ne olduğunu bile anlamamıştı ki keskin bir pala kafasını gövdesinden ayırdı. Başsız gövde yere düşerken Kanatlı Kahraman geldiği gibi karanlıklara karıştı. İçeri girip fotoğraf makinesinin flaşını patlatan Tabip Muzaffer Bey’de çocukları alıp çıkmıştı. Savaştan önce bir sürü lira döküp getirttiği bu ecnebi aletinin bu kadar güzel bir işe yarayacağını hiç tahmin etmezdi. Olan biteni anlamaya çalışan Komutan Yeresimo’nun aklında ise “amirlerine durumu nasıl izah edeceğim” sorusu vardı.

Cevdet Denizaltı

Ben Cevdet Denizaltı; tercih ettiğim şekilde olursa Aziz Hayri. İzmir’de Eşrefpaşa’da doğdum. Önce Çınarlı Endüstri Meslek Lisesini sonra Erkek Sanat Yüksek Öğretmen Okulunu bitirdim. Makine Teknolojisi bölümü öğretmeni olarak görev yapıyorum. Okumayı, araştırmayı, yazmayı seviyorum. Tür ayrımı yapmam, bilimkurgu, fantastik kurgu ve tarihi romanlar favorim. Poe ve Tolkien hayranıyım.

Düşmanımın Düşmanı” için 10 Yorum Var

  1. Merhabalar
    Roman tadında bir öykü oldu benim için. Sanki bir romandan bölüm okuyordum. Detaylar, karakterler ve olayların akışı uyum içindeydi. Öykünün geçtiği zaman da ayrı bir hava katmış. Sondaki fotoğraf makinesi detayını beğendim. Diğer seçkilerde görüşmek üzere.

  2. Çok teşekkür ederim. Oyuncağını bekleyen küçük bir çocuk gibi yeni sayının yayınlanmasını beklerken bir de baktım ki “maviadige” okumuş güzel eleştrisini de yapmış.

  3. Merhaba @azizhayri
    İlk kez bir öykünüzü okudum. Genel anlamda hoş, yer yer iyi cümleler barındıran bir hikaye olmuş.
    Ayrıca öğretmenler gününüz şimdiden kutlu olsun :slight_smile:

  4. Milli mücadele yıllarında geçen bir tarihi hikaye ile Vİctoria Dönemi’nde geçen steampunk bir hikaye arasına bir yerde olmuş öykü.
    Kasabın katli ve komutanın hayatta kalması ile de adaletin tesis edildiği bir öykü olmuş aynı zamanda.
    Elinize sağlık

  5. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili @azizhayri

    Bu sefer hikayenle ilgili naçizane bir tespitmi paylaşmak isterim. Her zamanki gibi tasvirlerin çok kuvvetli. Şehri, köprüyü, kasabın bulunduğu evi çok güzel bir şekilde canlandırabildim.

    Bazen hikayeni de bir coğrafyayı tasvir eder gibi yazıyorsun. Biliyorsun “hikaye anlatılır, coğrafya tasvir edilir” senin durumunda ise şöyle dersem umarım daha açık olur “hikayeni tasvir ediyorsun.” Belki de hikayendeki yeni karakterlerin ortaya çıkış şekli, olayın kurgusu ve sahneler arasındakai geçiş bu alışkanlığından kaynaklanıyor olabilir.

    Bir okuyucu olarak bazen yazar bana anlatsın isterim. Okumamı daha kolaylaştırabilir.

    Zoru yapıyorsun, biraz daha okuyucu ile ortada buluşmanı dilerim. Böylece hikayenin keyfini tamamen çıkarabiliriz.

    Eline ve düş gücüne sağlık
    Sevgiler
    Dipsiz