Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Kukla

“Ahh…”

Acıyla inlediğimi duydum. Etrafım zifiri karanlıktı. Her tarafım uyuşmuştu, başım da çatlayacak gibi ağrıyordu. Eli gayet ağır birisi irice bir balyozla kafamı dağıtmaya çalışıyordu sanki. Kapalı göz kapaklarıma basınç uygulayan korkunç zonklamalar da cabası… ‘Acilen bir ağrı kesici içsem iyi olacak.’ diye düşündüm şakaklarımdaki damarlar, gözlerimdeki zonklamayla birlikte tempo tutup çektiğim acıyı dayanılmaz hale getirirken. Gözlerimi açtığımda etrafımın hâlâ karanlık olduğunu görerek şaşırdım. Peki ya kirpiklerime sürtünen o şey de neydi öyle? Bir kumaş parçası… Ama neden? Yoksa? “Allah kahretsin!” diye bağırdım telaşla. Biri gözlerimi bağlamıştı!

Refleksif bir hareketle sağ elimi yüzüme götürmeye ve görüşümü engelleyen bez parçasını almaya çalıştım. O anda ellerimin de arkamdan sıkıca bağlandığını fark ettim. Korku, aniden bütün bedenimi kapladı. Yerimde hızlıca kıpırdanmaya ve ellerimi kurtarmaya çalıştım. Bu kez de bir sandalyede oturduğumun farkına vardım. Panikle daha seri hareket etmeye, kurtulmak için deli gibi çırpınmaya başladım fakat ipler çok sıkıydı. Sandalyeyi devirmek gibi çılgınca bir fikir üşüştü beynime ve tüm ağırlığımı sağ yanıma verip ayaklarımı yerden kaldırdım. İskemle yerinden milim bile kıpırdamadı. Kahrolasıca şey zemine sabitlenmiş olmalıydı.

Ne yapacağımı bilemez bir şekilde orada bir süre çaresizce oturdum. Hangi cehennemdeydim, buraya nasıl gelmiştim ve en önemlisi neden lanet olasıca bir iskemleye bağlanmıştım? Ne yazık ki hiçbirinin yanıtını bilmiyordum ve bu sadece daha da fazla endişelenmeme neden oluyordu. İçimdeki panik giderek artarken nefesim düzensizleşmiş ve başımdaki ağrı iyice dayanılmaz hale gelmişti.

“Sakin ol oğlum. Eğitimini hatırla…” dedim kendi kendime.

Gözlerimi yumup nefes alış verişlerimi bir düzene sokmaya çalıştım. Eğitimim… En azından kim olduğumu hâlâ hatırlıyordum. Değil mi? Sahi adım neydi benim? İstanbul Polis Teşkilatı’ndan Müfettiş Osman Deliduman… Güzel! Benim için küçük, baş ağrım içinse büyük bir adımdı bu; çünkü düşünmek bile beynimi kazan gibi yapıyordu. Ama adımı anımsayabilmek yine de güzel bir duyguydu. Peki, bu yere nasıl gelmiştim ki ben?

En son hatırladığım şey sabahın erken saatlerine kadar merkezde çalıştığımdı. Şu son aylarda gazete manşetlerinden inmeyen ve bir türlü yakalayamadığımız seri katilin dosyası hakkında… Kurbanlarını kaçıran, onları bıçakla doğrayan ve kanlarıyla cinayet mahalline garip şekiller çizen manyağın tekiydi. Medya ona Yeditepe Kasabı diyor. Bense ağza alınmayacak başka tanımlamalar kullanıyorum zat-ı muhterem için. Aylardır herifin peşindeydim ama şimdiye dek tek bir başarı elde edebilmiş değildim. Başsavcıdan tut, emniyet genel müdürüne kadar herkes yakamdaydı. İşin aksi topladığım tüm sağlam kanıtlara rağmen adamı bir türlü enseleyememiştim.

Nasıl başarıyordu bilmiyorum ama herif bana sürekli yanlış iz sürdürtüyordu. Sicilimde kara bir leke olmaya adaydı adam. Topladığım deliller ilk önce bir antikacıyı işaret ediyordu fakat oraya vardığımızda adam çoktan ölmüştü. Pahalı oyuncaklarından biriyle kendi kendini defalarca bıçaklayarak intihar etmişti. Katilin kafayı üşütüp sonunda kendini de doğradığını düşündük ve dosyayı kapattık. Fakat ertesi gün iki yeni cinayet daha işlendi. Yine aynı şekilde ve yine aynı yöntemlerle… Sonraki günlerde kurbanların sayısı gittikçe artmaya devam etti. İkinci şüpheli bir avukattı, bir bayan… Antikacının avukatıydı üstelik. Şaşırtıcı bir durumdu ama görülmemiş bir şey de değildi hani. Üstelik kanıtlar da çok sağlamdı. Bu kez doğru iz üzerinde olduğuma adım gibi emindim. Ta ki hatunu ofisinde ölü buluncaya kadar…

Ertesi gün cinayetler tam gaz devam etti. Bir sonraki ay da öyle… Yine yeni bir iz üzerindeydim. Bu sefer bir pizza dağıtıcısı… Burnu pislikten çıkmayan bir tipti ve sabıkası da vardı. Doğru iz üzerinde gibiydim ama artık tam olarak emin de olamıyordum. İşi garantiye almak için detaylı bir operasyon yapmaya karar verdim. Merkezde sabahlamamın sebebi de buydu zaten. Sadece biraz daha zamana ihtiyacım vardı. Biraz da en koyusundan kahveye ve iyi bir kahvaltıya…

Kurt gibi acıktığımı anımsıyorum. Dışarı çıkıp köşedeki büfede bir şeyler atıştırmaya karar vermiştim. Nöbetçi memurların birinden bana bir şeyler getirmesini de isteyebilirdim elbette ama biraz yürüyüş yapmanın ve serin sabah havasını içime çekmenin iyi geleceğini düşünmüştüm. Anlaşılan yanılmışım.

Dışarı çıktığımı, günün ilk ışıklarının yıkadığı kaldırımları tembelce arşınladığımı ve bol bol esnediğimi anımsıyorum. Sonra… Sonra biri gerçekten de kafamı bir balyozla patlatmaya çalıştı sanırım. Başımın arkasında korkunç bir ağrı hissettiğimi, gözlerimin karardığını ve kaldırımın büyük bir hızla bana doğru yaklaştığını anımsıyorum. Sonrası malumunuz… İyi ama kimdi beni kaçıran ve neden? Her kimse umarım aspirini vardır.

Aniden içinde bulunduğum mekânda ufak bir kıpırtı sezdim. Yalnız değildim. Kalbim bir kez daha deli gibi çarpmaya başladı ve nefes alış verişlerim yeniden hızlandı. Tam da onları düzene sokmuşken… Ardından sessiz sayılabilecek, genizden gelen delice bir kıkırdama çarptı kulaklarıma. Bir kez daha çırpınarak bağlarımdan kurtulmayı denedim.

“Çabalaman boşuna aynasız, kurtulman imkânsız.” dedi kötücül, hırıltılı ve soğuk bir ses.

“E-Evet! B-bo-boşuna u-uğ-uğraşma!” diye geldi diğerine göre daha çocukça çıkan, akli dengesi bozuk olduğu her halinden anlaşılan ve korku dolu bir başka ses.

“Siz de kimsiniz? Beni buraya neden getirdiniz?” diye bağırdım cesaret edebildiğim kadar yüksek bir sesle. Ah, bir de sesim şöyle titremeseydi…

“Kim olduğumuzu gayet iyi biliyorsun Osman Deliduman.” dedi kötücül sesin sahibi. “Aylardır bizi araştırıyorsun, kokuyu alan bir av köpeği gibi peşimizi bırakmıyorsun.”

“E-Evet! B-bir köpek… Köpek gibi!” dedi diğeri.

Korkuyla yutkundum. Bu o katildi, peşinde olduğum sadist… Yakalamak için aylarımı harcadığım adam beni bir günde avlayıvermişti. Hem de keklik gibi… Nasıl bu kadar aptal ve dikkatsiz olabilmiştim? Yani, evet. Kişisel güvenliğim söz konusu olduğunda her zaman biraz tedbirsiz davranırdım ama bu kez kendi rekorumu bile aşmıştım doğrusu! Tüm bunlar yetmiyormuş gibi herifin bir de suç ortağı vardı. Böylesine önemli bir detayı daha önce fark edemediğime inanamıyordum. Bir de salak gibi katili köşe kıstırdığımı düşünmüştüm.

Başımı geriye atıp yüzümdeki kumaşın altından ileriyi görmeye çalıştım. Önce hiçbir şey yoktu. Birkaç eski mobilya ve sıvası dökülmüş duvarlar… Sonra gözümün ucuna bir hareket takıldı. Sol çaprazımda bir adam ileri geri yürüyordu. Belden yukarısı çıplaktı ve elinde bir kama vardı. Diğer sesin sahibiniyse şimdilik göremiyordum.

“Hakkını vermek gerek aynasız. Diğer polislere nazaran çok daha iyisin. Çok çok daha iyi…” diye devam etti hırıltılı ses. “Bize neredeyse ulaşıyordun. Kelepçelerinin soğuğunu bileklerimizde hissettik.”

“H-His-Hissettik… Bileklerimizde!”

“Senden saklanamayacağımızı anlayınca ben de taktik değiştirmeye karar verdim.”

“T-taktik! Tak-tik-tak-tik-tak…”

“Ne derler bilirsin; en iyi savunma saldırıdır. Bu yüzden biz de seni ortadan kaldırmaya, ayakaltından çekmeye, küçük küçük parçalara ayırıp Boğaz’daki balıklara yem yapmaya ya da siz aynasızlar buna ne ad veriyorsanız onu yapmaya karar verdik.”

Bana doğru yaklaşan ayak sesleri duydum. Görebildiğim kadarıyla bıçağı tutan adam seri adımlarla üzerime yürüyordu. Hızlı hızlı solumaya ve kurtulmak için son bir kez boş yere debelenmeye başladım. Sonum gelmişti. Bıçak tutan el havaya yükseldi ve görüş alanımdan çıktı. ‘Buraya kadarmış.’ diye düşündüm acı acı ve son darbeyi beklemeye başladım. Onun yerine el, gözümdeki bez parçasını kavradı ve sertçe çekip bir köşeye fırlattı.

“H-ha-hayır! N-ne yaptın? Bi-bizi görecek!” dedi karşımdaki adam. Yüzünde korku dolu bir ifade vardı. Boştaki eliyle ağzını kapamış, omuzlarını içeri çökertmişti. Sonra, birdenbire adamın duruşunda, yüzünde ve sesinde ağzımı ardına kadar açık bırakan bir değişim oldu. Omuzları ve duruşu dikleşti, yüzüne sadistçe ve güven dolu bir sırıtış yerleşti, hatta sesi bile değişti ve o hırıltılı seda döküldü dudaklarından.

“Merak etme, gördüğü son şey olacağız.” dedi, sırıtmaya devam ederken.

Kamaşan gözlerimi kırpıştırıp beni tutsak alan ve muhtemelen celladım olacak adama hayretle bakakaldım. Herifin ortağı falan yoktu, hatta odada ikimizden başka kimse de yoktu. Adam bir şizofrendi, kendini iki ayrı kişi sanan bir ruh hastası… Sarı saçları kısa kesilmiş, beyaz tenli, solgun yüzlü ve genç biriydi. Taş çatlasa yirmi beş… Çok zayıf ve çelimsiz bir görüntüsü vardı. Göğüs kafesindeki kemikleri rahatça sayabiliyordum. Gerçekten de pizza dağıtıcısı olan şu çocuktu karşımdaki. Demek ki bu kez sahiden doğru iz üzerindeymişim. Gözüm ister istemez elindeki kamaya kaydı. Garip bir silahtı bu. Keskin kenarları tırtık tırtıktı ve üzerinde garip desenler işlenmişti. Bir çeşit antik tören bıçağını andırıyordu. Sanki onu daha önce de görmüşüm gibi bir izlenime kapıldım ama tam olarak emin olamıyordum.

Ben şaşkın şaşkın bunları düşünürken katil yürüyerek sandalyemin arkasına geçti ve bir kez daha görüş alanımdan çıktı. Soluk alış verişlerim yine hızlanmaya başladı. Bıçağı her an boğazımda hissetme korkusuyla tüm kaslarımı gerdim. Ah, başım nasıl da ağrıyordu! Omuzlarıma konulan iki el hissettim. Bıçağı taşıyan sağ elinin daha ağır olduğunu fark ettim. Ne önemli bir ayrıntı ama! Sol yanımdan eğilerek başını bana bakacak şekilde hafifçe ileriye uzattı. Habis bir şekilde sırıtıyor, gözlerinden özgüven okunuyordu.

“Ne o müfettiş? Korkuyor musun yoksa?” dedi, hırıltılı sesiyle. Geriye çekilip başını bu kez sağ tarafımdan uzattı.

“H-He-Hemen b-bitirelim şu işi.” dedi korku dolu bir yüz ifadesiyle beni süzerken. Az önceki kendine güveninden ve kötücül bakışlarından eser yoktu. Bu değişim başımı döndürmeye başlamıştı. Tekrar sol yanıma geçti.

“Aceleye gerek yok, önce biraz eğlenelim.” dedi, yeniden sırıtarak. “Ne de olsa aramızda bu anı uzun zamandır bekleyenler var, değil mi müfettiş?”

“Aslına bakarsan hayalini kurduğum randevu pek de böyle değildi.” diye yanıtladım, kendimi de şaşırtarak. Boş boğazlılığımla ünlü olduğumu söylemiş miydim? Çenemi hiç tutamam, huyum kurusun.

Neyse ki ev sahibim (ya da sahiplerim) beklediğimden daha iyi tepki verdi. Sapıkça bir kahkaha atarak…

“Bu iyiydi aynasız, bunu sevdim.” dedi, sol elinin işaret parmağını bana doğru sallayarak. “Gerçekten de çetin bir cevizsin, değil mi?”

“Eminim tanıştığın bütün kurbanlarına aynı şeyi söylüyorsundur.” dedim.

Bir kez daha güldü.

Eh, en azından mizah yeteneğim hâlâ yerli yerindeydi. Bayanlardan çok, katillerin yanında devreye girmesi ne talihsizlikti… “Eh, kalıp sizinle sohbet etmeyi çok isterdim ama gitmem gerek. Çözmem gereken bir dava ve yakalamam gereken eli bıçaklı bir deli var.” diye devam ettim.

Yüzündeki sırıtış bir anda soldu. “Bize deli deme!” dedi, hırıltılı sesiyle.

“B-bi-biz deli değiliz!” diye bağırdı tekrar sağıma geçerek. “Ö-öl-öldürelim onu.”

“Görüyorsun ya…” dedi, bir kez daha öteki yanıma geçip. “Ortağım seni öldürmeye çok hevesli. Onu gerçekten de çok korkuttun ne de olsa. Artık dışarı çıkması için bile onu ikna etmem gerekiyordu.”

“O senin ortağın falan değil seni manyak. Bahsettiğin kişi zaten sensin.” dedim sıkılı dişlerimin arasından. Bir kez daha kahkaha attı.

“Öyle mi sanıyorsun? Hepiniz nasıl da aynı hataya düşüyorsunuz.” dedi eğlenen bir tonla. “O ve ben farklı kişileriz. Bu, gün gibi ortada ama siz yine de görmemeyi tercih ediyorsunuz.”

“Kusura bakma ahbap ama bu odada gün gibi ortada olan tek bir şey var. O da senin zırdeli olduğun.” dedim.

Omuzlarımı öfkeyle sıktı, sonra da arkamdan çekildi. Tekrar odanın ön kısmına geçip volta atmaya ve bir şeyler anlatmaya başladı. Kâh hırıltılı sesli sadiste dönüşüyor, kâh ürkek karakterli pısırık adam oluyordu. Fakat onu dinlemiyordum. Hızlı bir şekilde etrafıma göz gezdirdim ve kaçmamı sağlayabilecek bir şeyler arandım. Gereksiz süprüntülerle dolu yıkık dökük bir yerdeydik. Muhtemelen terk edilmiş bir evdi burası. Tavan ve duvarlardaki sıvalar yer yer dökülmüştü. Eskimeye yüz tutmuş birkaç mobilya vardı sağda solda. Her taraf kalın bir toz tabakasıyla kaplıydı. Odaya ait olmayan tek şey üzerinde oturduğum çelik sandalye gibi duruyordu. Gerçekten de yere sabitlenmişti. Kısacası işime yarayacak hiçbir şey yoktu. Kamadan başka… Görünüşe göre ölü ya da diri, buradan tek çıkış biletim o bıçaktı.

Umutsuz bir girişimle bir kez daha ellerimi arkada tutan halatı çekiştirdim ve o anda bir mucize gerçekleşti. İpler bir anda gevşeyip dökülüverdi. Son anda aklımı başıma toplayarak yere düşmelerini engelledim ve arkamdan sıkıca tutarak hâlâ bağlıymışım gibi gözükmelerine müsaade ettim. Neyse ki Yeditepe Kasabı durumun farkında değildi.

“Ne dediğimi duymadın mı aynasız?” diye sordu bana dönerek. Duymamıştım. “Bana cevap ver!” dedi öfkeli bir şekilde.

“B-bize c-ce-cevap ver!”

“Üzgünüm, kaçırmışım. Deli saçmamalarına ayıracak vaktim yok da…” dedim, alaycı bir tonla.

Yüzü öfkeyle çarpıldı. Sinirden ellerinin titrediğini görebiliyordum. ‘Güzel…’ diye geçirdim içimden.

“Sen kaşındın müfettiş.” dedi duygudan yoksun bir şekilde. “Senindir ortak, bitir işini!”

Kamayı tehditkâr bir şekilde havaya kaldırıp çılgınca bir nara eşliğinde üzerime koşmaya başladı. Son anda altımdaki sandalyeden de destek alarak bacaklarımı havaya kaldırdım ve iki ayağımla birden rakibimin karın boşluğuna sert bir tekme indirdim. O soluksuz kalarak yere yıkılırken ben de elimden geldiğince hızlı bir şekilde iplerimden kurtuldum. Ardından çabucak hasmımın üzerine atıldım. Karnına tekme yeme sırası bu kez bendeydi. Hazırlıksız yakalanmıştım. Acı dolu bir inilti koyuvererek gerisingeriye sandalyeye yuvarlandım.

İkimiz birden aynı anda ayaklandık. Kamayı başının üzerine kaldırıp bir saplama hareketi yapmayı denedi. Hızla ileri atıldım, cılız bileği havada kavradım ve sağ elimle suratının ortasına balyoz gibi bir yumruk yapıştırdım. Ardından bir tane daha… Sendeleyip geriye doğru düştü. Çabucak tepesine bindim. Bir elimle diğer bileğini de kavrarken ötekiyle de kamayı düşürmeye çalıştım. Fakat herif sandığımdan da inatçıydı ve silahı bırakmaya hiç niyeti yoktu. Deli kuvveti dedikleri şeyin anlamını daha iyi kavramama neden olacak bir şekilde tekmelemeye, çırpınmaya, hırlamaya ve tırmalamaya başladı. Birdenbire dişlerini koluma geçiriverdi ve acıyla haykırmama neden oldu. Can havliyle katilin yüzüne doğru okkalı bir kafa attım. Çıkan çatırtıya ve odada yankılanan acı dolu bağırtıya bakılırsa işe yaramıştı. Kolumdaki dişlerin gevşediğini hissettim. Bir kafa darbesi daha savurdum, sonra da hasmımın sersemlemesini fırsat bilerek bıçağı tutan elini zemine sertçe çarptım. Kama bir takırtıyla yere düştü. Hemen elimi uzattım ve garip desenlerle dolu kabzayı kavradım. Artık onu teslim olmaya zorlayabilirdim.

O anda hiç beklemediğim bir şey oldu. İçimi korkunç bir güç, nefret ve intikam arzusu kapladı. Kan istiyordum! Bu aşağılık serseriyi delik deşik etmek ve iç organlarını odanın dört bir yanına saçmak için dayanılmaz bir arzu duyuyordum!

Karşı koymadım.

Neden koyacaktım ki?

Yüzümde pis bir sırıtışla kamayı kaldırdım ve rakibimin göğsüne acımasızca sapladım. Yüzüme sıçrayan kızıl kanın güzelliği ve sıcaklığı karşısında adeta büyülendim. Daha fazlasına ihtiyacım vardı! Daha fazla kana… Kamayı sertçe çekip çıkardım sonra müthiş bir hazla bir kez daha sapladım. Sonra bir daha! Ve bir daha! Her saplayıştan sonra bıçağı vücudun içinde iyice döndürüyor ve çıkardığı çatırtı ve seslerden inanılmaz bir zevk duyuyordum. İliklerime dek zevkle titrediğimi hissediyordum. Kurbanımın ağzından çıkan hırıltılar kulağıma adeta müzik gibi geliyor, şaşkın gözlerinin ardına kadar açılışı ve içlerindeki hayatın yavaşça sönüşü tarif edilemez bir keyif veriyordu bana.

Kana olan susuzluğum geldiği gibi hızla yok oldu ve beni orada, cesedin üzerinde şaşkın bir vaziyette oturur biçimde bıraktı. Baş ağrım ise ona nispet yaparcasına çabucak geri geldi. Telaşla ayağa kalkıp geri geri yürüyerek ondan uzaklaştım. Ellerim, yüzüm ve üstüm başım kanla kaplanmıştı.

“Allah’ım, ben ne yaptım?” diye bağırdım panikle, başımı ellerimin arasına alarak.

“Harikaydı, öyle değil mi?” diye geldi bir ses, tıpkı az önce öldürdüğüm adamınkine benzeyen hırıltılı bir tonla. Tek bir farkla; kelimeler bu kez benim dudaklarımdan dökülmüştü! İstemsiz ve kontrolsüz bir şekilde…

“Neler oluyor böyle?” dedim, boşta kalan elimi dudaklarıma dökülerek.

“İyi işti aynasız, tebrik ederim.” dedi dudaklarım, yine benim kontrolümün dışında, yine hırıltılı bir ses eşliğinde. “Sonunda bu salaktan kurtulabildim.”

“Kimsin sen? Nesin? Çık içimden!” diye haykırdım.

“İçinden mi?” dedi dudaklarım, sonra da ufak bir kahkaha attım. Yüzüm kendi kendine alaycı bir ifade takındı. “İçinde değilim ki müfettiş, elindeyim.”

Gözlerim hızla hâlâ elimde tutmakta olduğum kamaya döndü. Üzerindeki işlemeleri, garip kabzasını ve tırtıklı ucunu izledim sessizce. Aynı anda onu daha önce nerede gördüğümü anımsadım; kendini bıçaklayarak öldüren antikacının ellerinde…

‘O ve ben farklı kişileriz. Bu gün gibi ortada ama siz yine de görmemeyi tercih ediyorsunuz.’ sözcükleri yankılandı zihnimde.

“Onun bunun çocuğu…” diye homurdandım öfkeyle. “Katil başından beri sendin, değil mi?”

“Nihayet anladın.” dedi dudaklarım alayla. “Her zaman gözünün önündeydim ama beni görmeyi reddettin. Antikacıyı da avukatı da yöneten bendim. Aslında her seferinde doğru iz üzerindeydin ama yanlış yere bakıyordun.”

‘Yürü…’ diye yankılandı zihinsel bir emir beynimde. İtaat ederek odada volta atmaya başladım. ‘Bıçağı salla…’ diye geldi ikinci emir ve laubali bir şekilde kamayı havada gezdirmeye başladım. Kendimi bir kukla şovu izliyormuş gibi hissediyordum. Kuklanın içinden… Başım çatlıyordu.

“Görüyorsun ya müfettiş… O örümcek kafalı antikacı beni yüzyıllardır kapalı tutulduğum mezarlıktan çıkardığında başına ne tür bela aldığından tamamen bihaberdi. Bense çocuklar kadar şendim, sonunda susuzluğumu yeniden dindirebilecektim. İradesini ele geçirmek benim için çocuk oyuncağıydı. Senin de iyi bildiğin gibi vakit kaybetmeden eğlenceye başladım. Fakat çok geçmeden peşimize sen takıldın. Gerçeği keşfetmeye çok yaklaşmıştın. Ben de ihtiyara kendini öldürttüm.” Yüzüm sapıkça bir keyifle çarpıldı.

“Seni ilk kez orada, ben moruğun cesedinin yanında sessizce yatarken gördüm ve tam tahmin ettiğim gibi beni görmezden gelmeyi seçtin. Neyse ki şansım yaver gitti ve susuzluğumu dindirmek için çok fazla beklemem gerekmedi. İhtiyarın miras işlerine bakan avukat benim için biçilmiş bir kaftandı. Katliama devam ettim. Ah! Atılan o çığlıklar ve duvarları kızıla boyayan kan… Sergilenen antik tören… Kesinlikle enfesti! Ama karşıma yine sen çıktın. Bir kez daha taşıyıcımı terk etmek zorunda kaldım. Bu kez beni olay yerinde görmene müsaade edemezdim. Pizzacı çocuğu kullanarak avukattan kurtuldum. Ama beni yine buldun. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi pizzacı ahmak dışarı çıkmayı reddetmeye başladı. Senden ölesiye korkuyordu. Ben de yeni bir taktik uygulamaya karar verdim. Madem seni atlatamıyordum o halde seni ortadan kaldıracaktım. Ama seni ele geçirmek? İşte bu gerçekten de en çılgın hayallerimin bile ötesine geçen bir sürpriz oldu.”

“Olasılıkları bir düşünsene müfettiş! Senin gibi azimli bir adam elimdeyken yapamayacağım şey yok. Rütben sayesinde giremeyeceğim yer, açamayacağım kapı olmadığı gibi… Bu gerçekten de çok eğlenceli olacak!”

“Asla!” dedim hiddetle. “Eğer dediklerini yapacağımı sanıyorsan çok aldanıyorsun!” Ani bir kararla kamayı fırlatıp atmayı düşündüm ama bunu yapamadığımı fark ettim. Bıçağı bırakamıyordum.

“Benden kurtulmak o kadar kolay değil aynasız. Seni yeni bulmuşken olmaz…” dedi dudaklarım. “Birlikte daha çok iş yapacağız. İlk kanını döktün. Nasıldı? Muhteşem bir his, değil mi?”

Evet, gerçekten de olağanüstü bir histi. Her ne kadar bunu itiraf etmekten nefret etsem de daha önce hiç bu denli bir hazza ulaştığımı hatırlamıyordum.

“Üstelik bu sadece başlangıç! Kan dökmenin tadına vardın, artık daha fazlasını isteyeceksin ve öldürmeden duramayacaksın.” diye devam etti bıçak, dudaklarım vasıtasıyla.

Doğru söylediğini hissedebiliyordum. Daha şimdiden yeni canlar almak istiyor, yüzüme sıçrayan kanın sıcaklığını ve bıçağımın eti parçaladığını hissetmek istiyordum delicesine.

Gözlerimi yumup başımı ellerimin arasına aldım ve olduğum yerde çaresizlikle bir ileri bir geri sallanmaya başladım. Baş ağrım da giderek kötüleşiyordu.

“Haydi ama müfettiş. Bu kadar üzülmene gerek yok. Yeni avlar bulup kanlarını zemine saçar ve sana öğreteceğim töreni uygularken tüm acını unutursun.” dedi sesim, benimle alay ederek.

“Asla!” dedim bir kez daha, öfkeyle. “Yapmayacağım, öldürmeyeceğim! Ben bir kanun adamıyım!” Dudaklarımdan sadistçe bir kahkaha döküldü.

“Öyle mi? Peki beni nasıl durduracaksın bakalım?”

‘Kendine bir tokat at…” diye geldi zihinsel emir. Elim hızla kalkıp yüzüme doğru harekete geçti. Fakat kendimi de şaşırtacak kadar çevik bir hareketle sırtımı geriye yasladım ve darbeden kurtuldum.

“Ooo… İnatçısın, bunu sevdim.” dedi dudaklarım, keyifle. “Kan dökme arzun had safhaya çıktığında aynı inadı gösterebilecek misin bakalım?” diye geldi yanıtı. Ama bu karşı koyuş, hareketlerimin tamamen onun kontrolünde olmadığını bilmek moralimi yerine getirmişti.

“Beni elde edemeyeceksin. Sana engel olacağım.” dedim kararlılıkla.

“Bunu nasıl yapacaksın merak ediyorum doğrusu.” dedi dudaklarım, sadistçe bir sırıtışla. “Zaman geçtikçe kontrolünü iyice yitireceksin. Beni atamaz, başkasına veremezsin. Ben istemedikçe tabi… Meteor taşından dövülmeyim, beni yok etmen imkânsız!”

“Belki…” dedim usulca. “Ama ben edilebilirim.”

Dudaklarım henüz itiraz çığlıkları dahi atamadan gizemli kamayı boğazıma götürdüm ve kesme hareketine başladım. Belki onu tamamen durduramayacaktım ama en azından kirli amellerine ulaşmak için bedenimi ve rozetimi kullanamayacaktı.

Umarım öbür tarafta aspirini olan vardır.

 

SON

Kukla” için 14 Yorum Var

  1. Tam klasik polisiye bir hikaye diyordum ki; o da ne? Hikaye tamamen farklı bir boyut kazandı ve hemen kendisine bağladı.
    Tebrik ederim, güzel ve akıcı bir öyküydü. Şahsen çok beğendim.
    Kaleminize sağlık.

  2. Genel olarak güzeldi ama klasik polisiye öyküsü denemez buna tabii. Klasik polisiyelerde olağanüstülükler, cinler, büyüler kullanılmaz. Anlatımın oldukça ustaca, neredeyse hiç yazım hatası görmedim. Sadece müfettişin iplerden kurtulma kısmını eleştirmem gerek. Bir mucize sonucu iplerden kurtulmamalıydı, iplerden nasıl kurtulduğuna bir açıklama getirmeliydi. Polisiye öykülerde, boşlukta kalan kısımlar okuyucuyu kitaptan uzaklaştırır.
    Ellerine sağlık tekrar.

    1. Evet, o kısımda bir kurgu hatası yapmışım. Siz söyleyince fark ettim. Normalde son kısımlarda geçen konuşmalar esnasında kama, adamın iplerini kesenin kendisi olduğunu söyleyecekti. En azından planladığım şey buydu ama eklemeyi unutuvermişim maalesef. Yorumunuz için teşekkürler.

  3. Açıkçası diğer öyküleriniz gibi bunu da severek okudum. Son derec ilginçti ama benim bilmek istediğim asıl nokta bu hançerin numarasıydı. Yani bu nasıl bir şey, nasıl çalışıyor, nasıl yapılmış falan filan… Aslında çok da gerekli değil ama ne bileyim, merak ediyorum işte. Her neyse, devamını merakla bekliyorum.

    1. Teşekkür ederim, beğenmenize sevindim. Bu tarz soruları zihninizde döndürebildiysem ve daha fazlasını merak etmenizi sağlayabildiysem ne ala. Bu, hikayemin bir nebze de olsa başarılı olduğunun kanıtıdır benim için. Çoğu öyküm gibi bununla da yarım kalmış bir işim var. Kim bilir, belki de bir gün… Tekrar tekrar teşekkürler.

  4. Merhaba İhsan abi,

    Kuklaları acayip derecede fantastik buluyorum doğrusu; iplerin insanların değil de, kuklaların elinde olduğu bir dünya hayal etmiştim. Sonuçlarından birisi de bu öykünde gördüğüm sahneler olabilirmiş pek tabii. 🙂

    Sade ve keyifli bir polisiyeydi. Kolayca çözülüveren ipler dışında aklıma takılan bir durum olmadı. Ayrıca kahraman anlatıcının sana çok yakıştığını da söylemeliyim.

    Ellerine sağlık abi.

    1. Selamlar sevgili Onur;

      Okuduğun ve değerli yorumunu eksik etmediğin için çok teşekkür ederim öncelikle. İplerin çabucak çözülmesi meselesi maalesef gözümden kaçan, ufak bir kurgu eksikliği olmuş. Daha önce de Bars Elsa aynı hataya dikkat çekmişti. Son kısımda pek bir dost canlısı olan kamamız o işin kendi marifeti olduğunu anlatacak, ya da tam tersi, kahramanımız durumu kavrayacaktı. Ama gayet amatörce bir hareketle o kısmı metne eklemeyi unutmuşum. Suçluyum hakim bey.

      Tekrar teşekkürler…

  5. Gözümde bol gölgeli bir çizgi-romanmışçasına canlandı hikaye, müfettişin düşünceleri kalın sesli birisi tarafından okunuyordu, arka planda da hüzünlü bir keman çalıyordu, arada odanın küçük penceresinden şimşek ışıltısı da gördüm hatta:) Çizim siyah beyaz ama kanlar kırmızı boyanmış..

    Hikaye tahmin ettiğim yere doğru -ya da nasıl desem- istediğim yere doğru ilerledi, ama bu benim için çok hoş bir durum oldu. Hayır, yine klişe bir hikaye şeklinde değil yanlış anlamayın, acaba düşündüğüm şey olacak mı diyerek keyifle ve heyacanla okudum. Zaten başta da bahsettiğim gibi ortam fena halde çekti beni içine

    ‘Umarım öbür tarafta aspirini olan vardır.’ muhteşem bir final, harika bir kara mizah unsuru olmuş!

    Elinize zihninize sağlık

    1. Teşekkürler sevgili Avare;

      Sizin gibi hünerli bir öykü anlatıcısından böyle övgü dolu bir yorum almak benim için hem mutluluk hem de moral kaynağı oldu. Bu aralar her ikisine de bolca ihtiyacım olduğunu hesaba katarsak size bir kez daha teşekkür etmem gerek.

      Ne ilginçtir ki o Sin City tarzı hava, hikayeyi kaleme alırken benim de aklıma gelmişti. Özellikle o atmosferi yakalamaya çabalamadım aslında, sadece aklımın kıyısına şöyle bir dokunup geçmişti. Şimdi aynı şeyi sizin ağzınızdan duymak hoş bir rastlantı oldu benim için.

      Değerli yorumunuz için çok teşekkürler.

  6. Evet efendim, o günkü konuşmamızdan sonra cesaretimi toplayıp gelebildim iki ay önce okuduğum bir hikayeye!

    Hep merak ediyordum nedir bu herkesin “mit öyküleri” diye tutturduğu şey diye, hemen söyleyebilirim ki bu hikayeyle anladım neyin kastedildiğini. Gerçekten de kurgunuz, kurgulayışınız yani (İngilizce konuşacak olsam “plot” derdim” o kadar güzel ki. Çok sevdiğim geç-modern ve biraz da erken-postmodern anlatım tarzına cuk oturan ve Türk yazarlarda çok da fazla göremediğim bir kurgulayış şekli.

    Genellikle bizde işin ağdalı edebiyatı, özünde hikaye anlatmanın o basit ve temiz heyecanını çok baltalar, baltalatmıyor oluşunuz harika.

    Dediğim gibi hançer-dedektif kurguyu (plot’u) çok beğendim. Bir şeyler çıkacağını tahmin ediyordu insan elbette çocukluğundan beri polisiye ve fantastik içinde büyüyünce; ama bunu beklemiyordum ve bu da çok hoşuma gitti. Şaşırtılmayı özlemiştim.

    Öte yandan, kişisel olarak ben bu tarz diyalogları sevmiyorum öykülerde, hatta beni biraz kızdırıyor bu. Şöyle ki, karakterlerin konuşmalarını alıp olduğu gibi İngilizce’ye çevirsek ve öyküyü İngilizce okusak hiçbir sorun olmayacak; ama Türk’ler böyle konuşmaz! kafasını bir türlü atamıyorum içimden. İstiyorum bu stereotip’ten çıkmayı, ki Türkiye’de fantastik ve bilim kurgunun çok tutmamasındaki en büyük etkeninde bu “Türk’ler böyle yapmaz, etmez, konuşmaz” önyargısı olduğunun farkındayım; ama yine de kendimi alamıyorum. Eğreti geliyor konuşma tarzları, seçilen sözcükleri vs.

    Tabii bunun öyküden aldığım zevki oldukça küçük bir oranda azalttığını da eklemek zorundayım. O gün konuştuğumuzda da zaten demiştim ya, işin özünde ben bu öyküyü sevdim, ve yukarıdaki paragrafın sevmemişim gibi göstermesini istemiyorum.

    Sonuçta önemli olan da bu olsa gerek zaten. Ben bu öyküyü çok sevdim.
    Ellerinize sağlık.

    1. Selamlar Orçun;

      Öncelikle eksik etmediğin değerli yorumun için çok teşekkürler. O günkü sohbetimde de dediğim gibi biz yorum yapmayı sevmeyen bir milletiz. Oysa bir yazarı iyi ya da kötü kamçılayan şey okurlarının, yakınlarının ve sizin gibi dostlarının kıymetli fikirleridir. Bunu aştığın için tekrardan teşekkür ederim.

      Yazım tarzımı beğendiğini görmek beni mutlu etti. Ağdalı edebiyat ne çok fazla haz ettiğim ne de kullanmaktan hoşlandığım bir şeydir. Hoş, Onur (Selamet) gibi ustaların elinde kelimeler arasında dans etmek zevkli oluyor ama dediğim gibi; sadece ustaların ellerinde… Bu konu yani üslup aynı zamanda en çok eleştiri aldığım konudur. Çoğu kimse daha karmaşık, daha süslü cümleler kurmamı istediğini ısrarla söylüyor. İşte sana kocaman bir çelişki 🙂

      Türkler böyle konuşmaz, evet. Bu konuda çok haklısın ama bir de şu var; ben Türklerin Türk gibi konuştuğu, küfür dolu film ve kitaplardan hoşlanmıyorum. Küfür kullanmadan da güzel bir şeyler yapılabileceğine inanıyor ve bunu deniyorum. “Abi, kanka, koçum…” tarzı konuşmadan da pek hoşlanmadığım için böyle bir yola başvurdum.

      Değerli yorumun için tekrar tekrar teşekkürler.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *