Öykü

Kül Olmadı Yana Yana Koca Zürafa

 otele giriş.

Kar yağıyordu / yağması isteniyordu-

bu konuda kesin bir bilgi yok. Havanın soğuk olduğu kesin. Denize doğru bir şeyler yanıyor. Bir iskele-gemi-yükler-konteynerler-süzülen duman. Havai fişekleri bekliyorlar.

-konak gibi bir yerdeler-

“Biz şanslı olanlardanız herhalde,” demişti kadın, “dededen kaldı burası, öyle otel yaptık işte.”

Odaya giriyorlar da sanki parasını verdikleri, kahvaltısını hak ettikleri bir yerde değiller, misafirlikteler. Salon var işte, başka odalar. Karşıdaki odadan iki tane oğlan çıkıyor. Belli ki işleten hanım ve bey hiçbir şey sormuyor, bu hoşlarına gidiyor.

-ama işte sanki çarşaflar yeterince temiz değil-

“Ben duş alacağım,” diyorsun,

“daha yeni geldik,” diyor.

Yüzünde gülümseme var, hava çok soğuk ama sanki hafiften terlemiş, boynunda parlayan damlacıklar -elini koyman gerek. Teni çok sıcak.

Çenesine doğru, biraz boğazını tut, yutkunmasını hisset, parmağın dudağında gezinsin, nefes alışlarını duyacağın kadar yükseltiyor.

-ikisinin de nefes alışlarını duyuyoruz-

Sonra uzun bir öpüşme, dudaklar tabii birbirine değiyor, bir el tişörtü içine sıkıştığı pantolondan kurtarıyor, bele dokunuyor, yukarı doğru çıkıyor. Pürüzleri hissediyorsun, içinden hafifçe yolmak geçiyor ama sırası değil.

El memeyi sütyenin altından tutuyor, içeri doğru giriyor. El sakalları aşıyor, boynu tutuyor, saçları kaldırıyor.

Öpüşme pek ateşli değil, uzun tek bir öpücük.

Sonra duruyorsun.

“Ben otellerde duş almayı çok severim,” diyorsun,

gülüyor, “peki,” diyor. Soyunmaya utanıyor, çantandan birkaç parça eşya alıp banyoya giriyorsun. Bir süre etrafı karıştırırken içeriden gelen sesleri dinliyorsun.

“Ben şunları yerleştireyim gidip yemeği falan sorarım ama bence dışarıda yiyelim,” diyor, “telefondan bakarım ben şimdi nereler varmış.”

Kapıyı kapatıyor, suyu açıyorsun. Ayrılmayı düşünüyorsun, tek bir kişi fikri kötü geliyor, mahkum gibi geliyor. Tuvalet penceresinden uzakta bir duman görüyor. Yangın olabileceğini düşünmüyorsun. Ne gerek var?

 

iskelede olması gerekenler.

 

Merdivenden inerken elini tutuyor. Niyeyse öbürünün içinde bir korku var?

-niye sahi?-

Şöyle düşünüyorsun galiba, ya ben bu merdivenden, onun elini tutarken düşersem? Rezil olmaktan mı korkuyorsun? Çok emin değiliz, yani buna inanmayız, rezil olunmaz aslında. Senin rezil olduğunu düşünen biri varsa rezil kendisidir. Burada sevgiden söz ediyor olmalıyız. Sanırım düşmene gülmeyeceğinden korkuyorsun.

-düşene gülmüyor-

Elini tutarken az önceyi hatırlıyorsun, o elin tükürüğünle nasıl parladığını.

-perdeyi kapatmışlardı, gece lambasını açınca daha hava kararmamış gibi olmamıştı-

Parmağını ısırıp koparmak istiyordun, altındaydı. Dişlerini sıkıyordu, onun da benzer şeyler istediği kesindi. El memenin üzerinde, diğer el yatakta, diğer el biraz kıllı bir poponun üzerinde, öbürü çenenin altından kavramış, sakalları çekiştirmeye çalışıyor. Ama bir parmağı kapmışsın, ısırıyorsun.

-ikisi de filmlerdeki gibi inlemiyor, gayet gündelik ve kalın sesleri var, kızın sesi nispeten güzel, erkeğinki biraz çatallı ve sadece evet diyebiliyor gibi, ama bakışlarında gerçek bir arzu var, kızın dudağını ısırmak istiyor, sesler yükseliyor-

“geliyorum,” diyordun,

“hayır,” diyordu.

Şimdi elleri biraz nemli ve sıcak ama gayet kuru görünüyor. Seni elinden tutuyor düşme diye. Öyle olduğuna inanmak istiyorsun.

Dışarı çıkarken kadınla güzelce selamlaşıyor. Öbürü anlıyor ki sohbetler edilmiş. Aslında o kadar uzun süre banyoda kalmamalıymış. Bunu banyodayken de düşünmüştü. Biraz ayıp ediyordu sonuçta bir günlük bir tatildi bu.

Yine de şimdi ayrılmayı düşünmüyor, hava buz gibi ve elini tutuyorsun. Güzel geliyor, boynuna biraz sokuluyorsun ve morartır gibi öpüyorsun. Kızıyor sana ama gülerek kızıyor. İskeleden dumanlar gelmeye devam ediyor.

“Gidelim mi,” diyor,

“gidelim bence,” diye cevap veriyorsun.

-içten içe ödleri patlıyor, erkekliğine hasar verecek bir şeyle karşılaşırsa kendini hakkında bir bok bilmediği akademik zırvalarla savunur da karşı tarafa işler mi bu? öbürü de öyle, bir şey yaşarsak diye korkuyor, zaten çaresizliğine öfkeli, yanındakine de güvenmiyor-

İskeledeki dumana doğru yürüyorlar, ikisi de fark ettirmese de fazla temkinliler de sen biraz daha şapşalsın açıkçası. Yanında yaprak ses çıkarıyor, tırsıyorsun, ani bir irkilme yaşıyorsun, kızdan koca bir of sesi yükseliyor, “ne oldu,” diye soruyor, “yok bir şey,” cevabını alıyor.

-zaten hep böyle, o sevişirken birbirlerine duydukları ihtiyacın yarısını yürürken gösteremiyorlar ki işin tuhafı, ikisi de başka bir mücadele içinde, biri, o muhtaçlığı göstermemek için bir ton gevezelik ediyor, sanki çok entelektüel ve çok fazla derdi olan bir dahi gibi konuşup duruyor, tabii farkında falan değil, onu iddia edemeyiz, ama öbürü de yani epeyi tuhaf, çok fazla soru sorup çok fazla ilgi gösteriyor; ama tek çocuk olup da anne babası da çalışan biri olunca

-yani o kısımlar biraz karışık, çok girmeyelim-

aslında kendi ayakları üzerinde durmayı öbürüne göre çok daha iyi biliyor, çok daha az ihtiyacı var ona, nispeten diyoruz, ihtiyacı varmış gibi gösterdiği şeyler aslında hep öğrendiği şeyler, kuzeninden teyzesinin kızından, annesinden falan, kendisinin öyle olmadığını biliyor, o yüzden sevişirken “durma,” gibi laflar söyleyen kişi yürürken hiç öyle şeyler söyleyemiyor, anlamı da yok, yanındakinin durma dese de duracağını biliyor, yanındaki onu ya yeterince sevmiyor ve düşünmüyor ya da güçsüz ve zayıf karakterli, yine de sonunda bu muhtaçlık başka şekillerde kendini gösterir, iki taraf için de, oğlan biraz daha kötü durumda, kızın arzu ettiği şeyler falan var, çok daha primitif geliyor bize bu yaşananlar, bugünlerde böyle okuyoruz çünkü her şeyi, ama aslında bu ilkellik de çok kötü bir şey değil, ateşin başında oturup da terleye terleye sevişmeyi kim istemez-

İki tane liseli çocuk, iskeleye doğru koşuyorlar, ayaklarındaki bembeyaz ayakkabıları fark ediyorsun, zaten fark et diye öyle bir giyinmişler ki… Çılgıncasına kahkaha atıyor çocuklar, ne olduğunu daha çok merak ediyorsun.

“Böyle küçük yerlerde değişik eğlenceler olabiliyor ya bizde bazen köyde böyle şeyler yapardık,” diye konuya giriyorsun da fener alayıyla bunun bir ilgisi yok, çok uzatmak istemiyorsun. Kızın da pek ilgisini çekmiyor gibi.

“Bence başka bir şey var,” diyor.

-muhtemelen haklı-

Yürümeye devam ediyorlar. Acıktılar. İlişkilerinin büyük kısmı yemek yemekle geçiyor, bazen birbirlerine acıktım diyorlar, o zaman çocuk “seni yersem doyar mıyım,” diyor. İmalı söylüyor, kız bacaklarını ayırıyor, çocuk dizlerinin üzerine çöküyor, diz kapaklarını öpüyor, bacaklarında morluklar var. Kıl köklerini ısırırarak içerilere doğru gidiyor, kızın eli çocuğun saçlarında oluyor, bastırıyor. Hafif bir inleme sesi çıkarıyor. Çoğu zaman çok hoşuna gitmediğini söylüyor. Bazen utanıyor; ama bazen de içinde olmasının verdiği hazzı vermediği için böyle söylüyor yalnızca. Yine de, onun orada, onunla ilgileniyor olması hoşuna gidiyor.

Bunları hayal ederek, kızın “acıktım,” lafına uygun, erotik bir şeyler düşünerek yüzüne bakıyorsun. Bir şey bulamıyorsun. Böyle olunca işi oyuna çevirirsin. Sadece bakıp, aslında pek bir mimik yapamamasına rağmen, yapıyormuş gibi şeyler…

Kız anlıyor ama, zaten bu yüzden seviyorsun onu. Seni çok iyi anlıyor.

-çünkü oğlan çok konuşuyor, kız o kadar konuşmuyor, kıza alan bırakmamış gibi oluyor, aslında kız da konuşuyor tabii, oğlanın çok suçu yok, ikisinin de çok fazla mücadelesi var, iki taraf da birbirlerine hayatta kalma mücadelelerini kanıtlamaya çalışıyor, destek arıyor, destek buluyor ve öpüşüyorlar-

Gülüyorlar, acıktılar. Otelde fasıl varmış, geceyarısı Buse çıkacakmış.

“Buse kim,” diye soruyorsun,

“yerel bir şarkıcıymış,” diye cevap veriyor.

“E nerede yiyeceğiz,” tek derdin bu.

“Bilmiyorum ya öf, baksaydın sen de gelirken.”

Doğru diyor. Susuyorsun, özür diliyorsun, öpüyor seni.

“Çarşıya yürür bakarız,” diyor.

İskeleye biraz daha yaklaşıyorlar, genç bir kalabalık var, duman tütüyor, zürafaya benzeyen büyük bir şeyin üzerinden çıkıyor duman. Kalabalık çok genç. Neredeyse hepsi erkek ama, aralarında birkaç genç kız da var. Kızı erkeği hepsi çok tekinsiz görünüyor.

“Aman,” diyor, “ateş yakmışlar, biz bulaşmayalım.”

Senin dikkatini, başka bir şey çekiyor, yolun kenarına atılmış mavi bir şifonyer. Bir sürü çekmecesi var. Çekmeceleri açıyorsun, o da telefonunu çıkarıyor, fark etmiyorsun, fotoğrafını çekiyor.

-çok güzel bir fotoğraf, zaten çocuğun aksine kız estetik olanı içten gelen bir duyguyla anında yakalayabiliyor-

Şifonyerin bir çekmecesinde bir kâğıt parçası buluyorsun. Açmıyorsun.

“O ne?” diye soruyor,

“galiba şiir notları var üzerinde,” diyorsun.

Ekliyorsun.

“Ben çok seviyorum ya böyle etrafta kâğıt bulmayı, aşk mektubu çıkar diye heyecanlanıyorum,” gülüyor.

“Of çok üzücü,” diyor,

“Neden?”

“Düşünsene ne umutlarla yazılmış o aşk mektupları, gözlerini hayal etmiş, ona sarıldığında ya da sarılacağında hissettiği duyguyu, kokusunun nasıl da hiç geçmeyeceğini, birçok şey hayal etmiş. Ama sonra bir çöp kenarında bulmuşsun aşk mektubunu. Değersizleşmiş bir anda.”

Sessizleşiyorlar. Geri döndüler, çarşıya doğru yürüyorlar, duman tütmeye devam ediyor. Zürafaya benzeyen şey yanmayı sürdürüyor. Hafiften kar başladı gibi, bu, ikisinin de yüzünü güldürüyor.

“Az önce fotoğrafımı çektin mesela; ama ayrıldığımızda o fotoğrafı sileceksin gidecek, belki benden kalan bazı şeyleri atacaksın,” diyorsun.

“Ayrıldığımızda mı?”

“Ayrılırsak yani,” diyorsun, olmuyor.

“Ayrıldığımızda diye cümle kuracaksan ayrılalım zaten.”

Sessizlik oluyor. O haklı, öbürü bunu bilinçli söylemediğini iddia edecek de bir yerlerde hep bir mesaj saklı, bağlılığa karşı koyulmuş falan gibi işte.

-yine de saçma olmadığını söyleyemeyiz-

“Ayrılsak da fotoğrafı silmeyeceğim,” diye ekliyor. Yumuşatıyor ortamı. Ona güveniyor öbürü. İçinden bir an ağlamak geliyor ve kızın saçlarını arkaya atıp yüzünü boynuna gömüyor.

-ağlamıyor ama biz çok iyi biliyoruz, merak da etmiyoruz-

 

çok erkeksi bir kardan kadın.

 

Yiyecek neredeyse hiçbir şey bulamıyorlar. Soruyorlar sağa sola, zaten ufacık kasaba. Meydanda dev bir ağacın bazı dalları kardan kırılıp yere düşmüş. Buna ağızları açık bakıyorlar. Camâkanların kenarlarına kar birikmiş. Sokakta kar topu oynayan çocuklar var. Bir saat içinde evde olmalılar.

-otosansür-

Bir bakkala soruyorsun, size tost yapabileceğini söylüyor. Bir an kararsız kalıyorsunuz, fark etmez diyor kız, oturacak oluyorsunuz, içeriye bir işçi giriyor. Üzerinde belediye yeleği. Bakkal soruyor, “Hilmiye yenge çalışıyor mu?”

“He,” diyor işçi, “açık açık şimdi çorba içtim,” sonra işçi onlara dönüyor.

“Hoş geldiniz, Hilmiye Abla’ya gidin, çok güzel işkembe yapmış bugün, burada tost yemeyin,”

Hilmiye’ye gidiyorsunuz, azıcık yokuş çıkınca, dükkânın önüne düşmüş dalları temizliyor kadın, içeride üç işçi çorba içiyorlar, masaların üzerinde kırmızı puantiyeli örtüler var, yine camekânların kenarlarında karlar.

Bir süre pencereye bakıyorlar.

Menüsü olmayan yerde yemek yediğiniz için sana kızdığı günü hatırlıyorsun. Bir daha azar yemek istemediğin için dikkatli bakıyorsun, içeriden fiyatları görmeye çalışıyorsun. Görünmüyor.

“Buyurun gençler başka açık yer bulamazsınız, size indirim yapayım,” diyor Hilmiye.

Gülümsüyorsunuz.

“Ne var,” diye soruyor kız.

“Valla bugün çok güzel işkembe yaptım,” kapıyı açıyor, içerideki işçilere sesleniyor. “Çocuklar, işkembe nasıl gençler soruyor?”

“Müthiş müthiş! Ele valla, tabağı yiyeceğim yeminle,” üç adam da olabildiğince gürültüyle işkembe övüyorlar.

“Biz işkembe yemeyiz aslında,” diye ekliyorsun.

Hilmiye sizi dinlemiyor, ikinizi de zorla içeri alıyor. Çok uygun bir fiyata, kendi seçtiği yemeklerden getiriyor. İşçilerle sohbet ediyorsunuz.

 

ateş olmayan yerden çıkmıyor işte duman bir türlü anlamadın gerizekâlı.

 

Televizyonda bir komedi programı dönüyor, on beş dakikayı sevişerek geçirmek istiyorlar. Bir el göğüsteki kıllarla oynuyor, diğeri ağzın içinde, dilin tüm dokusunu hissetmeye çalışıyor, öbür el sertleşmesi gerekene yardımcı oluyor, geriye bir tane el kaldı, o da saçlarla oynuyor. Boynunu ısırıyor, kulağını ısırıyor, aşağı doğru iniyor.

Köprücük kemiğini dişlerinin arasına alıyor, bu sırada saçı çekiliyor, el, kafasını aşağı itiyor, memelerini ısırmaya başlıyor, belli belirsiz “daha sert,” sözünü duyuyor, hızını alamıyor, “yavaş,” sözünü de duyuyor, “böyle mi?” diyor, “sus.”

Elini bacaklarının üzerinde gezdiriyor, yukarı doğru çıkıyor, zaten iç çamaşırı yok, zor olmuyor. İlk inlemeyi çok seviyor ikisi de. Gözlerinin içine bakıyor, nefes alıp verişlerini eşlemeye çalışıyor. Öbürü farkında değil, ama ayak uyduruyor. Biri diğerini çeviriyor, hızlanıyorlar, saçını tutup çekiyor, belirginleşen boynunu ısırıyor, özür dilercesine başını kaldırıp göz kapaklarını elleriyle kapatıyor ve gözünü öpüyor.

“Böyle devam et,” diyor, “sakın durma.” Öbürü devam edemiyor çünkü gücü yetmiyor. Diğerinin yüzünden anlık bir hayal kırıklığı geçiyor, “üste geç,” diyor. Dönüyorlar, bacaklarını kaldırıyor, ayak parmaklarını ağzına alıyor. Bu çok hoşuna gidiyor, diğerinin bir şey hissedip hissetmediğinden emin değil; ama böyle devam etmeye kararlı, eğiliyor. Alnından öpüyor, öbürü, ellerini boynuna doğru götürüyor.

-sarımsak kokuyor, işkembe yediklerini gördük-

Boğazını sıkmaya başlıyor, eller elleri tutuyor, boğazdan alıp kendi kalçasına koyuyor. Kalça ileri geri hareketlerine devam ederken, eller ona yardımcı oluyor. Yine dönüyorlar. Arkadan seyirciler alkışlıyor.

Duvara bakmak hoşuna gitmiyor, pencereye doğru dönüyorlar, biri başını kaldırdığında dışarıyı çok az görebiliyor, “dur,” diyor, hafifçe ileri hareket edip perdeyi açıyor. Geri geri geliyor. Tekrar başlıyorlar, uzaklarda havai fişekler patlıyor, duman yükselmeye devam ediyor, etrafında dönerek dans eden gençler görünüyor, yanan dev bir zürafa var. Çiftin cama yansıyan belli belirsiz sureti, zürafanın görüntüsüne karışıyor.

Hızlanıyorlar, ikisi de camdaki yansımalarına kilitlenmiş bakıyorlar, artık iki farklı kişi olarak görmüyorlar kendilerini, tek bir yanan zürafa gibi görüyorlar, buz gibi havada o kadar sıcaklar ki, üzerlerinden buharlar çıkıyor. Sesleri çok güzel çıkmaya başlıyor. İkisi de evet kelimesini yeni öğrenmiş ve herkese öğretmek istercesine bağırıyor.

“Geliyorum,” diyor,

“geliyorum” diyor.

39 kişi hayatını kaybederken, 70 kişi de yaralandı.

-duman çıkıyordu, bir gündü ve sonu ölümle bitti-

Özgürcan Uzunyaşa

İstanbul'da yaşıyorum. Film yapıyorum. Üç arkadaşımla birlikte Marşandiz Fanzin'i çıkarıyorum.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Elif says:

    Öykünü hızla okudum Özgür, harika olmuş. Çok öpüyorum. :smiling_face_with_three_hearts:

  2. Film senaryosu gibi yazılmış diye düşünerek okuyordum. Güzeldi.kalemine sağlık

  3. Teşekkürler. Okumak zor iş, okurken sevdiyseniz ne mutlu.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.