Öykü

Yanık Züleyha

İster inanın ister inanmayın; bir söylenecek varsa direk lafa girerim. Tekrar söylüyorum, gündüz gözü yanan bir adam ve boynu zürafaya dönen bir kadın gördüm sokakta. Karşıdan karşıya, biri Muharrem Bakkal’ın oradan diğeri ise Yorgancı Kemal’in dükkânı tarafından yürürken karşılaştılar ortada. Aralarında üç metre varken bir kıvılcım peyda oldu, “Yahu?” demeye kalmadan bedenleri değişti, esnedi. Önce üç harflilere sonra niyetlerine yordum; önümde tepkimeye girdiler ay içime içime bir acayip oldum.

Öyle demeyin ne var bunda diye; evliler, komşular, ayrı çoluk çocuk, neredeyse torun torbalak! Bir an duraksama yaşadılar, hani kafanızdan çok şey geçerde çıkmaz, karasız kalır kekelersiniz ya, ayakları, bedenleri de öylesine sürçtü, bozuk plak gibi tuhaf bir ses çıktı adeta vücutlarından. Kabarttım kulağımı, gayet resmi “Nasılsın komşu?”lar, “İyi misin?”ler, “Eee zor tabi”ler. Yemezler, hele ben hiç yemem!

Şimdi hayal ya da düş, halüsinasyon ya da kâbus diyebilir, daha öykünün başında hem beni hem yazanı hem de adam ve kadını elinizin tersiyle itebilirsiniz. Günahına giremezsiniz gerçi hiçbirinin; o işlerin ustası benim. Yanlış anlama sultanım, paşam ama sosyal medya mı burası iki dakikada baş olup iki dakikada kıç olacağım? Ben bu mahallenin an nadide, tüm mahallelere örnek bekçisiyim. Bu gözler neler gördü, bu dil ne haklara girdi bilemezsin. Homeros yaşasa üçüncü destanı çoktan üstüme yapıvermişti. Bir gün “Düğünde o bizimkine ne taktı?” diye sorgulayıp ertesi gün günü var diye bedavadan zeytinyağlı dolmaya konmak için koşanların “Gel de bana bir kahve falı bak,” diyenlerin baş tacıyım. Bir de bana “Yanık!” derler! Desinler, ateşim de odunum da bol, Cehennem’e bile yeterim.

Allah sizi inandırsın, bende bir göz var mübarek dünyayı boyar boyar da üstüne boya artar! Bende bir göz var siz nasıl diyorsunuz; Fransız Rivierası’ymış, yok efendim İspanyol Endülüsü’ymüş, oldu olacak Meksika’nın hararetli ve oynak geceleriymiş yan yatar. Bir göz fala bakar Matisse, bir göz diğerinden ayrı Dali’den hallice, üçüncüsü desen Frida sanki! Gençliğimde alıştırıldım bu mesleğe, ben de az gözetlenmedim ahlakın yüksek pencerelerinden. “Kelebek gibi görünür arı gibi sokarım,” diye başladığım serüvenime “Bir bardak suda fırtına kopartarak,” devam etmekteyim.

Yan bakmışım çoktur, nazarım pek hoştur! İki cümle söylerim bilmem kaç damperli kamyonları ters yüz ederim. Mahalleyi şöyle bir süzerim kim donuyor, kim tutuşmuş su arıyor görür, beğenir, kurgular laf yayarım. Netflikşş senaryosuna takla attırırım. Kapalı odalarda eleştirseler de beni “Yangın var komşular yetişin!” dediğimde ağzımdan söz almaya koşar hepsi. Ben onların tek dişi kalmış ruhlarını iyi bilirim.

İncelikleri vardır kerametlerimin; Nebahat’in evinde hangi sıklıkla çamaşır yıkanır, Nurten’in apartman arasına bakan banyosundaki suyun yankısı kaç günde bir tekrarlanır, ince duvarların ötesindeki her ses diğer evin içinde nasıl sahneye konulur, Enver Bey çocuk bakıcısına mutfakta ne kadar yaklaşır. Değme yazardan iyidir öykülerim, romanlarım. Hele o buluştuğumuz günler! İlk on bire kaptan çıkar kahve falında üç gol atıp bir numara olur neredeyse omuzlarda taşınırım. Tuhafım biraz bazen kendime bile ama işvem de nazım da tam yerinde, karda yürür iz bırakmam neredeyse milli takım seviyesinde.

O çok bilen gözlerim aksın 50 yaşında kız oğlan kızım ve bekarım. Yedi hanede bir oda, bir odada ev değil maşallah güvenlikli, havuzlu site, aşksız gönüllerde ihtiras, çok çocuklu hanelerde bol ihanet görür gözlerim. Mahalle baskısı filan derler ya o eteğimde taştır hatta kayadır benim, gencin, sevenin, aşk yaşayan körpenin üstüne acımam döküveririm. Dedikodu işimdir, yangının kıvılcımıdır; ah bir bilseniz kaosu ve anarşiyi ne kadar da severim. Neden bu kadar ciddisiniz?

Kendi bahsimi kapatayım, hemen olaya döneyim; zürafa boyunlu kadın, hemen karşısında yanan bir erkek. Durur muyum? Mahallenin ayaklı gazetesi için bunlar sürmanşet! Kendimi davet ettireceğim ki Asuman Hanım’a ağzında laf kovalayayım. Sesleniverdim yukardan bir an ikisi de paniklediler yolun ortasında. Her ikisi birden aynı anda benim daireye baktılar izlendiğimi bilirmiş gibi. “Asuman Hanım nasılsın? Müsaitsen geleyim mi bir kahveye?” Mırın kırın, iş güç yorgunluk, çoluk çocuk hayat filan. O da biliyor ben ağımı attım mı balığı yakalamadan durmam. “Peki madem…” dediğinde Asuman adam bir şeyler söylüyor, kulağıma sadece bir kelime geliyor; “Münasebetsiz…”

Hemen hazırlanıyorum. Dayanıyorum kapısına Asuman’ın. İçerde çocuk sesleri, al gülüm ver gülüm kavgalar, “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” türünde “Seni anneme söylerim”, “Seni babama söylerim,” babında atışmalar. Bir en evvel gideyim diye hemen hazırlanıyor iki orta kahve. “Nasılsın?”, “İyi misin?” yörüngesinde maksatlı muhabbetler. Bir an sessizlik oluyor, gözü alyansını koyduğu ters çevrilmiş fincana takılıyor. Yüzünden bir gülümseme geçiyor ansızın. Niyet okumada iyiyim, beklentisi var, hali hal değil, ayyuka çıkmış, ağzının kenarından sarkan bir umut, hayal! Keyfim yerine geliyor, mahalleliye konuşacak şey çıkıyor. Nihayet soğuyor falımız, son halini alıyor. Bir açıyorum ki neler göreyim; fincanın iç çeperi koşar adım pembe dizi. Bir kadın var zürafa gibi, başı diken diken, göğsünden bacağına gizli sekiz çekmece. Bununla bitse iyi; sırtına dayanmış 14 keskin bıçak batmak üzere. Alev çıkıyor teninden. “Tövbe estafurullah,” diyorum, başlıyorum “Kübizm’e göre”, “Bilinç Akışı”, Platon’un Er Mitos’u”, “Freud öyle der ama Jung şöyle…” Bakıyor bana, ben de ne dediğimi bilmiyorum aslında. Şaşırıyor, ağlamaya başlıyor. Çocuklar susup içgüdüsel olarak annelerinin bacaklarına sarılıyor. Kocaman bir morluk görüyorum teninde. Onlar da bilmiyor annelerine ne olduğunu ben de. Ufaklıklardan biri “Babam yine mi sevdi seni?” diyor. Belli ki inen her yumruktan sonra kadın çocuklarına “Babanız sever beni,” diyerek topu taca atıyor. “Derdin ne?” demek geçiyor içimden sonra düşünüyorum “Yahu bana ne?” Göz göze geliyoruz, sevinçli. “Hayırlısı olsun,”u yapıştırıyorum ezberden. “Ağzına sağlık, nasıl da biliyorsun böyle şeyleri,” diyor. Şaşırma sırası bende; aman neyse!

Durur muyum hiç? Çıkış o çıkış Asuman’dan hemen davetsiz misafir gibi çınlatıyorum lafımı taşıyanların zilini. “Adamın dini nikahlı karısı, iki çocuk ama böyle böyleymiş! Şunu dedim böyle tepki verdi! Başkasından beklentisi var!” Haykırışlar, şaşkınlıklar, yarım günü almıyor tüm mahallenin göstermelik ahlakının gıdıklanıp irinli kocaman bir sivilce gibi patlaması. İki gün sonra kocasının kulağına varıyor ifritin sesi, yanık dili. Dördüncü günün sabahında polis geliyor Asuman’ın kapıya. Twitter’a yazmış “Masumum, beni öldürecek!” diye. Cesedini taşıyorlar aşağıya, üzerinde kızıla dönmüş beyaz bir çarşaf sadece. Kocası Rüstem durmadan bağırıyor; “Namus meselesi, başım dik!”

Bir hafta sonra öğreniyoruz 14 bıçak darbesinin hepsi Asuman’ın göğsüne inmiş. Üstelik sekiz haftalık hamileymiş. Ben ona gittiğimde öğreneli bir hafta olmuş. Ahh erkek belası şiddet! Nasıl da uyuyorlar kör topal şeytana? Diyorum ki, “Belli ki komşusundan bebek!” Söyledim size; benim işim tarihi, mevzuları sözlü kültürümüzle, gelenek göreneğimizle iyice bellemek. Olay çıkıyor tabi söz yürüyünce, mezarından çıkarttırıyorlar Asuman’ı, kabirde de rahat yok demek. Avukatı diyor ki Rüstem’in, “Bebek kocasından değilse herifin mahkumiyeti iyice düşecek.” Kahvede mırıltılar, “İnşallah, hayırlısı artık.” Öğreniyoruz ki kocanın dölü çocuk, Rüstem hem karısını hem çocuğuna kıyıyor bilmeyerek.

Kadın olmak zor kardeş. Ormanda çekilen belgeselin ana konusu hep aslan, maymun, hatta sırtlan. O sıcakta güzel gözlü, zarif zürafanın derdini soran yok! Anlayacağın bu ülke, bu semt, bu mahalle bu kadar!

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Merhaba,

    Dile çok hakim, kendi rengine sahip, stilize bir kahkaha fırtınasından insanı utançla susturacak gerçek bir soruna değinmişsiniz.

    Elinize sağlık. Çok doğru olmuş…

  2. Merhaba Murat,

    Yine harika bir öykü. Bizim memlekette ne yazık ki eskimeyen bir konuya parmak basmışsın. Fazlaca dokundurma içeriyor, insanın okurken sinirleri boşanıyor. Kalemine sağlık, sevgiler,

  3. Gülümseyerek başlayan okumam sonunda ağlamaklı bıraktı beni. Ah nasıl da gerçek bir öykü Dali’den bizim topraklarımıza sızan. Kaleminize sağlık

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.