Öykü

Kara Şövalye ve Kale Komutanı

“Namık Kemal’de bir kız vardı…”

“Ney?”

“Namık Kemal’de bi kız vardı, dedim…”

“Aşkın mıydı?”

“Hayallerim, Aşkım ve Sen…”

“Ne diyosun sen abi?”

“Tokyo Pop…”

“Yok Robocop!”

Adam gerçek dünyaya döndü ve “Evet” dedi “O da seksenlerden ve kafiyeli. Ama beni anlamadın. Benim bahsettiğim kız doksanlardandı çünkü…”

“Kim abi bu kız?”

“Kimse değil. Güzel ve gerçek bir kız, o kadar. Gerçek… 19 Mayıs provalarında, tribünde hepimize saç jöleleten, güneş gözlüğü taktıran ve Namıklılarla bizi dövüştüren bir kız işte…”

“Ya abi, karizmatik olmak için mi yapıyorsun bu hareketleri?”

“Gerçek… Bana güneş gözlüğü taktıran, jöle sürdürten, dövüştüren, gerçek bir kız…”

“Hiç anlamıyorum abi.”

“…”

“Çok derine daldıysan inci çıkar bize bari”

“…”

“Abi?”

“70’li yıllar Türk filmlerindeki gibi espriler yapma Bahri. Soğutma beni kendinden.”

“…”

“Evet Bahri aynen; …”

* * *

Kadın adamın gözlerinin içine bakıyor ve gözlerini parlatıyordu. “Nasıl biriymişim ben?” diye sordu. Dalgalı altın saçları yuvarlak omuzlarına ok gibi batıyor, beline gelen küçük kaşmir kazağı göğüslerini yumuşakça kaplıyordu.

Adam sağlam durmaya karar verdi; “Seni tanımıyorum.”

“Konuşsak daha fazla mı tanıyacaksın, ya da birbirimizi tanımak için gerekli olan süre…”

“…”

“Neden saniyelerle ölçülmesin ki? Şu koca evrende büyüklük kadar küçüklük de yok mu? Saniyeleri saatlerden daha değersiz yapan şey, baktığın ölçek dışında ne ki?”

Gülümsedi adam; kafasını sağa sola sallar, belli belirsiz tek gözünü kısarken…

Kadın şuh bir kahkaha attı bunun üzerine; sağ dirseğini masaya, şakağını da o dirsekten uzanan eline koydu. Yine parlak gözlerle, “Say bakalım,” dedi, “hangi filmleri anladın?”

Adam bu sefer de dudaklarını “Bilmem…” dermiş gibi ama bildiğini gösterecek şekilde büzdü. “İkisi film, biri öykü… İlkinin adını hatırlamıyorum. Kadın, adama ilk tanıştıkları gece evlenme teklif ettikten sonra soruyordu. İkincisi, Soğuk Dağ. Öykü ise; Bir Başka Uzay Macerası 2071…”

Kadın, anlamlı bakışlarla izlerken adamı, adam devam etti; “Geçtim mi?”

“Adımı merak etmiyor musun?”

“Ne anlamı var ki adını öğrenmemin?”

“Gerçekten böyle mi düşünüyorsun? Merak etmedin mi hiç?”

Adam oturduğu yerde şöyle bir sırtını dikleştirdi bunu duyunca. Kadının bakışlarında, hareketlerinde ilk kez bir güvensizlik hissetti. Üzüldü önce… Sonra nefret etti kendinden.

“Peki,” dedi samimi ve meraklı bir tavırla “adın ne?”

“THX1139”

Adamın dudaklarında saklayamadığı tebessümü gören kadın ayağa kalktı ve adamın çenesini iki parmağı ile sallayıp “Kimse mükemmel değildir.” dedi. “Bu arada, bu ismi kendime ben koydum, annemle babam değil…”

“Bunu fark ettim.” dedi adam.

“Hayır,” dedi hâlâ ayakta olan kadın, “Bunu seri numaram zannettin. Seri numaram KDKML4562515485215484524525SEJD. Yani en azından bu şekilde tercüme ediliyor.”

Sonra montunu giydi; “İyi geceler, seri numarasını bilmediğinden emin olduğum ve böyle bir şey uydurmasını isteyerek acınası bir duruma sokmayacak kadar kendisinden hoşlandığım adam. Bazı akşamlar buraya geleceğim. Gelirsen… Daha çok konuşuruz. İnsanları tanımaya takıntılısın çünkü…” Sonra da hayat dolu kadınlara özgü canlı bir hoşça kal hareketi ile dönüp gitti.

Adam kadını kafeden çıkana kadar izledi ve kendi kendine; “Ben olsam, birisi seyrederken bu kadar kendine güvenli yürüyemezdim” dedi. Ve ekledi “Ve THX-1139’un seri numaran olmadığını da biliyordum. Hem bir film referansı, hem de 2018 için çok kısa bir seri numarası olurdu…”

Eğilip kahvesinden bir yudum aldı, telveyi ağzında tarttı, rayihasını hissetti. Etrafı seyrederken de birden silkinip gülmeye başladı. Beş dakika kadar sona hâlâ gülüyordu… Ve içinde bir panik dalgası yayılıyordu!

* * *

“Adın ne senin?”

“Zümrüt. Senin?”

“Adam.”

“Adam gibi adam gibi bir şey mi yoksa Adam and Eve gibi mi?”

“Yok Emerald and Ruby gibi… Baksana, baştan başlayalım. Adın ne senin?”

“Rüya.”

“Adın ne senin? Ve eğer bundan bir sonraki soruşumda farklı bir şey söylersen buradan gideceğim.”

“Anladım… Özge.”

“Adın ne senin?”

“Özge.”

Adam elini uzattı kadına “Başar.” dedi. “Tanıştığımıza memnun oldum Özge.”

“Ben de öyle Başar,” dedi Özge gülümseyerek, “ama bu biraz şey değil mi sence?”

“Basit?”

“Evet, bir sonraki sorun; -çıkalım mı?- olacakmış gibi?..”

“Evet…” Başar gülümsedi “Yine de daha gerçek. Gerçek de daha iyi.”

“Gerçek sıkıcı,” dedi Özge söylediğinin tersine ciddi bir edayla. “gerçek her yerde… Gerçeğe bir katkım yok.”

“Sanatçı mısın?”

“Resim öğretmeniyim.” Şöyle bir elini salladı; “Yani…”

“Yani ne?”

“Gerçekçi konuşacaktık Başar!..”

“Nedir ki bir insanı sanatçı yapan? Başarı, ilgi, ün? Bu bir karakter meselesidir. Ne yaptığını bilerek yapıyorsan sanatçısındır. Kafandakini tam istediğin gibi yansıtabilip yansıtamaman yetenek meselesidir. Ama sanatçı olmak için yetenekli olmak gerektiğini düşünmüyorum.”

Başar şişesine uzanırken, sözü aldı Özge; “Bu mini konferanstan sonra bir bardak, pardon… Bir şişe su iyi giderdi zaten. Peki ne gerekiyor?”

Şişesini diklerken gözleri ile kadını takip eden Başar, meşhur şişesini yerine koyarken –ki şişenin meşhur olduğu kendi düşüncesiydi- şöyle bir elini sağa sola sallayarak cevapladı altın kızı; –altın kız ibaresi de onun zihninin bir ürünüydü ve konuşurken o saçlara uzanıp kızın ensesini esen rüzgâra açmayı hayal ediyordu. Ama yine de ağzından dökülen kelimeler anlamlı çıktı-

“Bu bir karakter, bir bakış meselesi… Yetenek olmadan zanaatkar olamazsın mesela. Ama sanat… Bu temelde bir self ekspresyon işi. Andy Warhol şişesi, 9 ½ hafta filmi ya da Altın Kızlar hatta Altın Çağ…”

“Ne?” genç kadın gülümseyerek araya girdi, “Gerçeğe dönmeye çalışıyordun en son sanki?..”

“Gerçeğin içindeyim zaten, gerçek tüm varlığıma nüfuz ediyor. Bununla birlikte zihnimden geçenleri anlatırken bile sanat yapılabildiğini göstermek istedim. Bir örnekti sadece. İyi bir zanaat olmayabilir ama sanatsal olduğu da yadsınamaz.”

“Peki… 9 ½ Hafta’nın aklına nereden geldiğini de sorabilir miyim?”

“Düşündüğün gibi değil.” Rahattı Başar. Utanmış olmadığı gibi Özge’yi beğenmediğini de ima eden bir havası yoktu. “Kim Basinger’ın saçları…” dedi, ünlü aktrisin hayali saçlarını, elleriyle karşısındaki kadının kafasında göstererek.

“Beyzingır” dedi Özge gülümseyerek.

“Besincır” dedi Başar gülerek.

“Altın Çağ?..” Özge soran gözlerle bakıyordu.

Omuzlarını silkip kafasını sağ omzuna eğdi cevap olarak Başar.

“Andy Warhol peki?”

Bu sefer de gülerek ellerini genç kadına doğru uzattı; “Yooo, o kadar da değil…”

Kız, adama doğru eğilerek; güvenli ve aynı zamanda güvensiz ama ciddi bakışlarını onun gözlerinin içine sabitlediğinde, adam durakladı. Gözlerinde müşfik ve beğeni dolu bir ifade vardı ama elleriyle o altın saçlar arasındaki mesafe kapanmıyordu. Kız bu bakışların arkasındaki karanlığı o an gördü ama görmek istemedi. Enerjik bir tavırla tekrar doğruldu ve “Kalk” dedi. “Sinemaya gidiyoruz.”

“Hangi filme?”

“L’age D’or.”

“?”

“Festival, festival… Zamanda kırılma yaşanmadı korkma, hâlâ 2018’deyiz.”

“Yine de kozmik bir sıkıntı var gibi.”

“Nazlanma.” dedi kız.

Bunu duyunca Başar kalakaldı bir an… Ama sadece bir an. Sonra zoraki gülümsedi ve “Self ekspresyonun babaları,” dedi. “kör göze parmak sembolizm… Ne bekliyoruz ki hâlâ?”

Özge gülümserken, tren yanlış makastan girmişti bile… İkilinin –çift olacak olmalarına rağmen henüz çift olmamışlardı çünkü- gerçeğe dönmek istemeleri komikti bir bakıma. Gerçek sonuçta galip gelecekti çünkü. Ama bunu anlamak için zaman gerekecekti. Ve de acı… Çünkü kaç kere yaşanırsa yaşansın daha önce… Umut diye bir şey vardı.

* * *

“Ne iş yapıyorsun?” Bahariye’den denize doğru salınarak çıkan Özge’nin filmden sonraki ilk sorusu buydu.

“Filmden çıkar çıkmaz bunu sormana şaşırdım.”

“Ben resim öğretmeniyim.”

“Biliyorum.”

“…”

“Ama sen bilmiyorsun. Şimdi oldu.” dedi Başar, “Oluyor olacak olan…” diye düşünürken. “Bir firmada satınalma departmanında çalışıyorum.”

“Büyük bir firma mı?”

“Oldukça”

“Anlamıştım.”

“Nerden?”

“Self ekspresyon demenden.”

“Ah o değil mi? Plaza dili… Eskiden mesela Osmanlı Sarayı’nda da cariyeler arasında benzer bir dil varmış. Slav dilleri bazlı bir tür saray dili. Atıyorum Hırvatla, Rus bu dili konuşarak anlaşırlarmış.”

Soran gözlerle bakan Özge cevap vermedi önce, bunu nasıl yaptığı kesinlikle analiz edilmeye değerdi. Sonra ciddi bir tavırla gözlerini kelimelere döktü; “Neden haremden bahsettin? Filmin son sahnesi mi aklına getirdi bunu aklına yoksa bacaklarım mı?”

Başar durdu, yanlarından bir tramvay geçti ve Özge salınarak geçtiği Başar’a yine salınarak döndü. “Ne var?” dedi, kaldırdığı omuzlarıyla, sessizce…

“Film hakkında bunu düşündüğümü mü sanıyorsun?”

“Hayır. Self ekspresyonun babalarının, kör göze parmak yaptıkları sembolizm olduğunu düşündüğünü biliyorum.”

Tekrar yürümeye başladı Başar, “Buna sevindim.” Ve bir şarkı tutturdu. “Bebek diyordu herkes sana… Gerçek ismini kimse bilmezdi… Aama, bebeeeeeek yeeeeteeeerdiiiii, anlatmayaaaa…” Ama o, gülmekten katıldığı için şarkıyı bitiremedi.

“Ona mı benziyorum?”

“Kalça bacak yapın benziyor. Anaç bir vücudun var.”

“Ne?”

“Evet böyle.”

“Bacaklarımızda bebek taşımıyoruz, for the record plaza man… Ayrıca komik de değil.” Bu sefer de onlar yürürken yanlarında bir tramvay durdu.

“Komik olan o değil, sözler; Bebek diyordu herkes sana, gerçek ismini kimse bilmezdi. Ama bebek yeterdi anlatmaya… California’da falan geçiyor sanırım olaylar. Burada orospu derler çünkü… Ve evet bacaklarda bebek taşınmadığını biliyorum.”

“Aslında hiçbir şey taşınmaz, biliyor musun?..”

“Kör göze sembolizm işte…”

“Doğru…”

“Bu arada o klipteki kız, Türk klip tarihinin en seksi kızı olabilir.”

“Kim gibi…”

“Kim gibi?”

“Kim… Basinger gibi.”

Özge, Başar’ın elini bu zekice esprinin üzerine tuttuğunda, Başar iki köpek dişini sinirle birbirine bastırsa da, genç kadının nefes alış verişindeki hızlanmaya eşlik eden titrer bakışları onu sakinleştirdi. Ona döndü, elini elinden kurtardı ve iki eliyle kızın saçlarını ensesinden yukarı kaldırıp rüzgâra açtı…

* * *

Başar ve Özge ki, eğer evlenselerdi Özge ve Başar olacaklardı, sessizdiler. Temposuna ayak uydurdukları arabalarının Başar’ca seçilmiş radyosunun tersine…

“…Ama sen farklısın dedim.

Dedim ki sense;

Dikkat et, sadığımdır sadece kendime…

* * *

“İyi ki doğdun Başar, iyi ki doğdun Başar, iyi ki doğdun, iyi ki doğdun, iyi ki doğdun Başar…”

“Bir daha!” diye bağırdı maskeli Başar “Ellerimizi iki defa söyleyene kadar yıkıyoruz.”

Yirmi kişilik davetliler grubu gülerken, Başar aslında bunların hangisiyle oturacağını ve kimseyi kırmadan bu davetli grubunu nasıl ağırlayacağını düşünüyordu. Pastanın mumlarını üflerken aklında karışık düşünceler vardı. Bir yandan neden Özge’nin doğum günlerini olduğu gibi kendi doğum günlerini de sadece ikisinin kutlamadığını düşünürken, diğer yandan bu organizasyon için sevgilisine minnettar hissediyordu. Pastayı keserken ise ibre yine Özge’nin aleyhine dönmeye başlamıştı. Zira, davetlilerin tam sekiz tanesini en son altı, yedi sene önce gördüğünü hatırlamıştı. Ne zaman ki, yaklaşık sekiz açıdan ve her bir açıdan yüzer tanesi aynı olan sekiz yüz kadar fotoğraf çekilme seansı geldi; Başar Özge’ye düpedüz sinirli olduğunu fark etti. Çünkü hem ona hem de davetlilere borçlu hissediyordu. Özge ile çekindikleri selfieleri sırasında Özge’nin alacaklı hissetmediğini anlayıp içi bir nebze ferahlamış olsa da, bu sefer de davetlilerin gözünde koca bir bebek –ve para harcanan bir bebek…- olduğunu anladığında, içinin tekrar ısındığını fark etti.

Sakinleşmesi, kanatlarına sığınan Özge’nin başını omzuna koyması ile oldu. Güzel bir yüktü o baş ve göğsüne dayanan o sırt. Ama ağırdı da…

* * *

“Ah Başar… Canım, mangalı şömine gibi mi yaptın? Çok tatlısın.”

“Senin için…”

“Canım, çok teşekkür ederim. Ne ince düşünmüşsün… Ev neden soğuk ama?”

“Şöminenin ateşini tercih ettiğim için. For romance’s sake, babe…”

“Bebek demezler biliyorsun… Hadi kombiyi aç aşkım.”

“Açamam canım.”

“Ya gülme… Doğalgazı ödemeyi mi unuttun?”

“Evet…” Şu ünlü emojideki gibi sırıtırken Başar, gerçekten de alnından ter gelmişti.

“Ya Başar ya…”

“Ben seni ısıtırım gel.” Şimdi de şu göz kırpan emoji olmuştu bütün benliğiyle…

“Offf, offff ya… Gerçek ol biraz.”

Başar’ın yüzü öyle bir hal aldı ki bunu duyunca, bunu anlatacak bir emoji yoktu; “Söylesene Özge?” dedi “Gerçek olmamak mı daha kötü, gerçeği saklamak mı?”

* * *

Komşuların hangi sese irkildiği bu aşamada bilinemezdi. Özge’nin fırlattığı ve içinde Başar’ın ona aldığı ilk ve tek çiçeğin bordoya dönen kurumuş naaşının bulunduğu vazonun duvara çarparak kırılma sesi de olabilirdi bu…

Yine Özge’nin canhıraş ama kibar çığlığı da… “Allah belanı versin senin… Onun bunun çocuğu.”

Başar ise sadece ona bakıyordu.

“Donuk, soğuk, duygusuz… Zannettim ki farklısın. Duvarlarını geçerim zannettim. Kendimi özel zannettim.”

“Beni tanımıyordun. Bunları nasıl zannettin?” komşuların Başar’ı duymadığı kesindi.

“Ben mi seni buldum? O mu oldu şimdi? Ben mi senin peşine düştüm? Kafanı sağa sola sallama öyle. Yüzüme bak. Evet yüzüme bak. Erkek ol biraz.”

“Sen mi öğreteceksin bana erkekliği? Onu da mı biliyorsun?”

“Aynen… Ben biliyorum. Sen bilmiyorsun.”

“Erkek olmamana rağmen…”

“Senden farklı olarak, erkeklerle birlikte oldum.”

“Kastın; benim erkek olmadığım ama daha önce birlikte olduklarının erkek olduğu mu? Yoksa ben erkeklerle beraber olmamışken senin olduğunu mu anlatmak istiyorsun?”

Özge de komşuların sonarından çıktı bunun üzerine. Eliyle şakağını tutarak zar zor yerdeki armuda oturdu ve; “Başar!” dedi aynı sakinlikle; “Kendimi iyi hissetmiyorum.”

Başar cevap vermeyince, “Gerçekten iyi değilim. Midem bulanıyor.” dedi.

“Bendendir.”

Özge ağlamaya başladığında Başar Özge’nin yanına gitmek için içinde dayanılmaz bir itki hissetti. Ama onu yerinde tutan tutku daha güçlüydü.

Ve sonunda Özge kustu… Ne zaman ki Başar ona doğru bir adım attı, soğuk terlerle kaplı suratını Başar’a doğru kaldırarak ama gözlerine bakmadan; “Git buradan Başar.” Dedi genç kadın. Kavga dövüş olmadan da devam etti; “Bir daha da gelme lütfen.”

Başar dinlemedi, etrafına bakındı, göremedi, sordu; “Islak mendiller banyo dolabında mı?”

Cevap alamadı. Banyoya girdi, aynalı dolaba yöneldi ve tam dolabın kapağını açacakken, lavabonun üzerinde onu gördü; üzerinde çift çizgi olan plastik bir çubuk…

Çubuğu cebine koydu. Özgeyi ve evi temizledi. Kızı yatırdı, alnından öptü ve uykuya dalmasını beklediği müstakbel karısını rüyalar alemine gönderdikten sonra huzurlu bir kalple evden çıktı.

Ve bir daha da ona ulaşamadı…

* * *

Ama Özge ona ulaştı… Sadece bir mesajla hem de; “Beni suçlama, ben sana çekmecelerimi sadece onları doldurman için açmamıştım Başar. Onlara bakmanı ve temizlemeni de istemiştim. Ama haklısın da… Senin çekmecelerin kapalıydı. Sen yok sanıyorsun ama aslında sadece kapalılardı. Çocuğu aldırdım. Ama onu yemiş de değilim. Ne düşüneceğini bildiğim için söylüyorum. Bir daha beni arama ve sorma lütfen. Hoşça kal…

Başar cevap vermedi. Hatta kendisine sorulmadan alınan bu kararı da sorgulamayı anlamsız buldu. Sadece, eskiden bacaklarda aslında hiçbir şey olmadığını savunan eski sevgilisinin yalancılığına öfkelendi.

* * *

Birkaç yıl sonra, Başar, artık Başar Abi olduğunda ve yanlış kaynamış bir kemik kadar gerçek olabildiğinde gördü Özge’yi. Biraz kilo almış, Başar’ın düşüncesinin diliyle göt büyütmüş, bacakları kalınlaşmıştı. Bir yandan üç yaşlarında bir kız çocuğu ile ilgilenirken diğer yandan da esmer, kilolu, sürekli telefonla konuşan mangal başındaki kocasına malzeme taşıyordu. Adam, Özge’ye çeşitli talimatlar verdikten sonra konuşmasına dönüyor ve yeni malzemeler gelene kadar tekrar telefonuna dalıyordu. Bu, böyle bir devir daim içinde tekrarlanmasına rağmen Özge huzurlu ve mutluydu. Çünkü Başar, Özge’yi tanırdı…

Orta yaşlı adam, biraz içlenmek için mangala baktı önce, bir şey hissedemedi. Kız çocuğunu izledi ardından da biraz. Ama ağzından sadece; “Oğlum…” kelimesi çıkabildi. Özge’ye bakmadı tekrar. Adam da ilgisini çekmedi. Sadece bir an için eskilerden gelen bir ukalalıkla adam için; ”Yeni nesil insan,” diye düşündü “virtual dude…” Sonra iğrendi kendisinden, keyfi kaçtı. O gece bir yemekte buluşmak için, sevdiği genç bir çalışma arkadaşı olan Bahri’yi aradı. Çocuğun samimi, basit ve net kişiliği Başar’a iyi geliyordu…

* * *

“Abi on dakikadır sadece oturup, sağa sola bakıyorsun. Gideyim ben bari…”

“…”

“Ben kalkıyorum abi, kusuruma bakma. Kızmadım sana da. Var demek anlatmak istemediğin bir derdin. Veya anlatacaktın vazgeçtin…”

“… Namık Kemal’de bir kız vardı…”

“Ney?”

“Namık Kemal’de bi kız vardı, dedim…”

“Aşkın mıydı?”

“Hayallerim, Aşkım ve Sen…”

“Ne diyosun sen abi?”

“Tokyo Pop…”

“Yok Robocop!”

Başar gerçek dünyaya döndü ve “Evet” dedi “O da seksenlerden ve kafiyeli. Ama beni anlamadın. Benim bahsettiğim kız doksanlardandı çünkü…”

“Kim abi bu kız?”

“Kimse değil. Güzel ve gerçek bir kız, o kadar. Gerçek… 19 Mayıs provalarında tribünde hepimize saç jöleleten, güneş gözlüğü taktıran ve Namıklılarla bizi dövüştüren bir kız işte…”

“Ya abi, karizmatik olmak için mi yapıyorsun bu hareketleri?”

“Gerçek… Bana güneş gözlüğü taktıran, jöle sürdürten, dövüştüren, gerçek bir kız…”

“Hiç anlamıyorum abi.”

“…”

“Çok derine daldıysan inci çıkar bize bari.”

“…”

“Abi?”

“70’li yıllar Türk filmlerindeki gibi espri yapma Bahri. Soğutma beni kendinden.”

“…”

“Evet Bahri aynen; …”

“Abi ne oluyo ya?” Bahri her ne kadar panik içeren bu cümleyi kursa da, gülüyordu.

Başar, cebinden plastik bir çubuk çıkardı. Avuçlarının içinde kırdı ve kül tablasına attığı parçaların üzerine zippo benzini sıkıp onları ateşe verdi. “Sahnenin önünde onca şey oldu Bahri,” dedi, bütün dikkati ile yanan plastikleri izlerken, “ama yanan, arka planda, annesinin bile yaşam hakkı tanımadığı evladım oldu…”

“Abi çok pis kokuyor bu ya…”

“Evet. Al şunu. Oğluma yazdım. Okuyup ateşe at. Cenaze töreni olsun.” Başar, cebinden çıkardığı kâğıdı Bahri’ye verdi. “Sesli oku. Takılabilirsin, sorun değil. Şiir yarışması değil bu. Sadece… Hem ateşi izleyip hem de okuyamıyorum.”

Bahri kâğıdı eline aldı. Biraz okudu ve şaşkın olduğu kadar üzgün bakışlarla Başar Abi’sini süzdü. Ama onun ateşe kilitlenmiş gözlerinde bir ifade göremedi. Başladı Bahri;

“Kapı kırıldı, kibarlık kral kaldı.

Hırs, sevginin; umursamazlık, ilginin yerini aldı.

Önce hendek geçildi, kaledekilerin müşfik bakışları altında…

Sonra kale yıkılmaya başlandı, üzgün ve umutlu askerlerin önünde.

Kale komutanı kaybetti azmini.

Savaşçı prenses sundu taziyesini.

Bakışmalar ruhları ferahlattı. Komutanı… Ferahlattı.

Ama gün geldi yüzü görünmeyen kara şövalye, verdi zehirli okunu prensese.

Gülen kale komutanı tattı onu kalbinde.

Döndü Tanrı’sına dua etti. Hatırlamamanın mutluluğunu okun anısına tercih etti.

Sonra çıktı ok kalbinden, değişti komutan.

Emir verdi askerlerine; çekin kılıçlarınızı, öldürün hepsini…

Bırakın onu bana… Ben alacağım ondan ne olduğunu bilmediğim hesabımı.

Kapı açıldı…

Çıktı komutan.

Daha o anda gördü prensesi.

Çekemedi kılıcını, bakamadı kara şövalyeye…

Korkudan değil, sıkışan kalbinin sancısından…

Son ümidini aradı komutan.

Son anlaşmasını yaptı prensesle.

Prenses uydu anlaşmaya.

Komutan emrini verdi askerine; Bırakın! Her şey Yüce Tanrı’nın inayetine kalsın…

Ben artık komutan değilim zira… Artık alınmak istenen bir kale de yok.

Sevgiyi acıya yeğleyin, bırakın kılıçlarınızı…

Asla kapamayın kapınızı bir daha, sizi o kale yapanlara…

* * *

Zamanın karşısına çıktım yaprak gibi. Artık ne olursa olacak, o kale yıkılmış kalacak.

Ama bilinsin ki; savunmalar, saldırana… Ben bu kaleyi hiç savunmadım ki…

Böylece büyür komutan, öğrenir bir daha. Artık gerçek bir yapraktır zamanda.

Ama eksilmiştir kalbi, zehirli bir ok tutamınca…

Geç git kuru yaprak! Nice baharlarda arkana bakarak ve o savaşın zevkini tadarak…

Bir komutan olamadın ama savaşçılığın hiç tartışılmayacak.

Sonunda da bir daha yeşermemek üzere sararacaksın, kalbinde minik bir karanlık taşıyarak.

Ve sorarak:

Senden sonra kalene prenses girdi mi diye?..”

* * *

Okumayı bitiren Bahri, sessizce kâğıdı kül tablasına sürdü. Sonra dayanamadı. “Abi!” dedi, “Bu cenaze töreni çocuğa değil…”

“Çocuk benim bir parçam değil mi Bahri?” diye sordu Başar, “Ve kara şövalye… Onu başkası mı sanıyorsun?”

Murat Barış Sarı

Selam, ben Murat Barış Sarı. Evli ve bir çocuk sahibiyim. Sade bir kalemim olduğunu sanıyorum. Genel olarak bilinç akışı anlatımını ve bilimkurgu fantastik edebiyat alanında cyberpunk alt türünü seviyorum. Diyaloglarım fena değildir, tasvirlerim fena. Farklı tarzlarda bir antoloji oluşturmaya çalışıyorum. Daha eskilerden; kısa filmlerim ve iki arkadaşımla yürüttüğümüz bir internet sitemiz de vardı. Tarihten de ayrıca hoşlandığımı belirtmeliyim, birinci şahıs anlatıcıyı daha çok sevdiğimi de… Kendimi şöyle tanımlıyorum: “Jack of all trades, master of none!..”

Öne Çıkan Yorumlar

  1. ebuka says:

    Murat merhaba;

    Yine bol diyaloglu, önce kafa karıştıran ardından berraklaşan değişik ve sağlam bir kurgu okudum senden:slightly_smiling_face:

    Öykü bir o kadar gerçek aynı zamanda da sert bir şekilde bitti. Üzdü beni, açıkçası :slightly_smiling_face: Ama iyi ki okudum bu güzel öykünü. Eline emeğine sağlık…

  2. Selam Ebuzer,

    Beğenmen beni çok mutlu etti.
    Özellikle sürrealden gerçeğe geçişin anlaşılması ayrıca memnuniyet verici.
    Çok teşekkürler zaman ayırıp bir de yorumladığın için.

    Görüşmek dileğiyle… :raising_hand_man:

  3. @MuratBarisSari Selam,

    Öncelikle ellerine sağlık. Baştan söyleyeyim çok avangart bir öyküydü bu ve ben bunu çok sevdim. Biraz Voight-Kampff Testi gibiydi; okurun gerçekliğini ölçerken zekâsını da sınıyordu. :slight_smile: Biraz tecrübe, güçlü bir hayal gücü ve bolca duygu yüküyle oluşturulmuş bence. Diyaloglar zaten her zamanki gibi çok başarılı. Bu bir yandan gerçeküstü bir yandan çok simülatif bulmacayı çözmeye çalışırken duygulandım, arada kaldım, gittim geldim, mutlu oldum, sonunda çöktüm, sigara kullanıyor olsam bi tane yakardım. :slight_smile:

    Çok etkileyici yerler vardı öyküde. Şiirin kendisi çok güzel bir denemeydi ve etkileyiciydi. Başar’ın bu her şeyi bilen ama aslında istediği şeye hiç ulaşamamış, sanki parmaklarının ucu dokunuvermiş ama hep bi eksik kalmış tavrı çok etkiledi beni. Özge ile sinemaya gidiş sekansı ve ardındaki diyalogları da çok sevdim. Yanlış anlamadıysam bu öykü Samsun’da geçiyor. Tabii seni tanımanın da verdiği bir ayrıcalıkla ben bu detayı da çok beğendim. :slight_smile: Ama bir yer vardı ki hem aşırı anlamlıydı hem de içime “evlat acısı” gibi oturdu. Orayı alıntılayarak yorumuma son vereceğim.

    Ben çok farklı, çok avangart, yer yer çok hüzünlü ve böyle çok gelişmiş bir VR programında geziniyormuş gibi bir deneyim yaşadım. Bu gerçekten daha gerçek simülasyon tecrübesi için teşekkür ederim. :slight_smile: Bunların devamı gelsin bence. :+1:

    :pray: Eyvallah.

  4. Murat merhaba :innocent:

    Epey hoş bir öykü bu. Karmaşık, diyalogların başarıyla yedirildigi ve merak uyandırici bir ivmeye sahip, sağlam bir hikâye.

    “Adın ne?” Bölümü ayrıca güzel🙂

    Ellerine sağlık. O zaman daim ol, sevgiyle😇

  5. Hikaye adına söylenecek pek çok güzel şey var, halihazırda zaten üstteki yorumlarda bunların çoğundan bahsedilmiş, ben ise en sevdiğim yerlerden bir kaçını şuraya bırakmak istedim:

    Adam kadını kafeden çıkana kadar izledi ve kendi kendine; “Ben olsam, birisi seyrederken bu kadar kendine güvenli yürüyemezdim” dedi. Ve ekledi “Ve THX-1139’un seri numaran olmadığını da biliyordum. Hem bir film referansı, hem de 2018 için çok kısa bir seri numarası olurdu…”

    Ama Özge ona ulaştı… Sadece bir mesajla hem de; “ Beni suçlama, ben sana çekmecelerimi sadece onları doldurman için açmamıştım Başar. Onlara bakmanı ve temizlemeni de istemiştim. Ama haklısın da… Senin çekmecelerin kapalıydı. Sen yok sanıyorsun ama aslında sadece kapalılardı. Çocuğu aldırdım. Ama onu yemiş de değilim. Ne düşüneceğini bildiğim için söylüyorum. Bir daha beni arama ve sorma lütfen. Hoşça kal…

    Birkaç yıl sonra, Başar, artık Başar Abi olduğunda ve yanlış kaynamış bir kemik kadar gerçek olabildiğinde gördü Özge’yi.

    Sona doğru Başar Abi’nin cebinden çıkardığı kağıt da yazanlarda oldukça hoştu. Tabi Başar Abi’nin dediği gibi biraz takıldım ama nihayetinde şiir yarışması değil bu :slight_smile:

    Güzel bir akışa sahip zekice bir hikayeydi bu ama ne yazık ki bir Menekşe değildi… bu bir sitem değil kesinlikle, sadece bir istek, senin kaleminden bir tarihi kurgu okumak oldukça iyi gelirdi.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

5 cevap daha var.