Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Kuzeyin Çobanı

En çok ne istemişti hayattan? Neyi başarmak istemişti en çok? Bilmiyordu. 37 yılın sonunda hala hayattan gerçekten ne istediğini bilmiyor olmak ve beynini çalıştırdığı yılların yarısında bunu aramak ve bulamamak, sıradan bir köylünün, “yüzünü kafanda canlandır bakalım” deseler canlandıramayacağı bir lordun emri altında yıllarca çalışıp, bütün hayatını ona çalışması emredildiği çiftlikte geçirmesinden dolayı, hayatı birkaç dönüm araziden ibaret olan çiftçinin, belki de hayallerinde dahi canlandıramayacağı şeyleri bizzat görmüş olması, onun hayatını daha anlamlı ve başarılı kılmıyordu. Hatta sırf daha çok yer gezdiği ve daha çok şey gördüğü için kendini bir çiftçiyle kıyaslıyor oluşu dahi ne kadar başarısız bir hayat geçirdiğinin göstergesiydi. Onu bir çiftçiden üstün kılan gerçekten neydi? Kendini beğenmişliği mi? Yoksa hala daha kendi kendini tanımıyor oluşu mu?

Bulunduğu noktadan ve vücudunun şu anki pozisyonundan yıldızlar o kadar güzel görünüyordu ki, bir çocuk edasıyla uzanıp yakalamak istedi. Acaba hep ulaşamayacağı şeyleri mi istemişti hayattan? Bunun için mi başarısız birisi olup çıkmıştı? Çocukluk yıllarında hep basitlik istediğini hatırlıyordu hayattan. Arzuladığı sıradan insani şeyleri kolayca elde edebilme basitliğini istemişti. Çalışmak istememişti, yemek yiyebilmek için çaba sarf etmek istememişti hatta gönlünü verebileceği herhangi bir kadını aramak dahi istememişti. İstediği şeylerin hep bir şekilde ona gelmesini istemişti. Tembelliğin sınırlarını zorladığını o da biliyordu fakat neden en ufak bir şey için dahi çalışması gerektiğini anlayamamıştı o zamanlar. Neden hiçbir şey basit değildi?

Yaşı ilerledikçe bariz gerçekleri sorgulamama yolunu seçtikten sonra, “Neden hiçbir şey basit değil?” sorusuna kendince “Çünkü öyle” diyerek kendi kendini cevaplamıştı. Hâlbuki öyle değildi, içten içe biliyordu bunu. İnsanın yaradılışı çalışma ve var olma mücadelesinden ibaret değildi. Öyle yaratılmamışlardı. İnsan tamamen özgür olarak yaratılmıştı ve özgürlüğünün yanına bu özgürlüğünü şekillendirecek, kullanımını kolaylaştıracak dürtüler, duygular ve arzular verilmişti. Fakat sayılar arttıkça, özgürlükler, dürtüler, arzular, duygular da artmıştı ve kaçınılmaz olarak insanlar özgürlüklerinden çok özgürlüklerinin yanında verilenlerle ilgilenmeye başlamışlardı. İşte bu, bugünün belli bir kalıp içerisine sokulmaya çalışan toplumlarını oluşturmuştu. Eğer arzularınızı yerine getirmek istiyorsanız çalışın, çabalayın prensibiyle insanlar bir arada yaşamaya başlamıştı. Elbette insan en başta özgürdü, dilediğini yapabilir istediğini yiyip içebilirdi. Bu ancak ve ancak bir başkasının özgürlüğüyle çakışana kadardı. O noktaya gelindiğinde artık bireysel özgürlükten çok, en çok kimin hırslı olduğunun önemi artmıştı. Fakat arzularından ve dürtülerinden çok özgürlüğüne önem verseydi insan, hala özgür kalabilirdi. Ne kadar hırs, o kadar az özgürlük demekti ve bağımlılığı artırırdı arzular. Fakat insan bu basit gerçeği unutalı çok uzun zaman olmuştu ve sırf bu yüzden “çalış ve hayatta kal” dünyası oluşmuştu.

Albartı artık bütün bunları biliyordu, aynı hiçbir zaman özgür olamadığını bildiği gibi. Onun arzuları için ona altın gerekmişti ve bunun için çabalayıp çalışmış, başkalarının özgürlüklerini hiçe saymıştı. Kimileri gibi yaptığı işi hayatın onlara uygun gördüğü bir rol olarak düşünmemişti. Yapmıştı zira istediği basit şeyler vardı ve biliyordu ki oluşan bu toplum düzenine ayak uydurmazsa istediklerine ulaşamayacaktı. Fakat bulunduğu durum göz önüne alınırsa ve şu anda hayattan gerçek manada ne istediğini bilmediği gerçeği düşünülürse, hayatı boşuna mı geçmişti?

Relbet’le beraber Urumçi’ye yaptığı yolculukta, mola verdikleri bir ova da vahşi bir at sürüsü hemen önlerinden geçmişti. Sürünün en önünde koşan bir doru atını hatırlıyordu şimdi. O zaman dahi o atın hayattan gerçekten ne istediği sorusunun cevabını verdiğini düşünmüştü. Sürüdeki diğer atların aksine o at vahşi bir at değil, bir şekilde tekrar vahşi doğaya dönebilmiş bir yılkıydı. Uzun süre belli bir düzenle tımarlanmış olduğu, parlaklığını artık neredeyse kaybediyor olmasına rağmen hala belli bir oranda parlıyor olmasından belli oluyordu. Ve o gün Albartı o atın mutlu olduğunu düşünmüştü. Diğer vahşi atlar için yaptıkları o şey, dörtnala dilediğince koşmak gayet sıradan bir durum iken, o doru atı rüzgâr kahverengi tüylerinin ve siyah yelesinin arasından geçip giderken mutluydu. Güçlü bir attı ve büyük ihtimalle bir savaş atı olmak için eğitilmişti. Ama görünen o ki bir şekilde zincirlerini kırıp olmak istediği yere gidebilmişti. Atlar bu dünya da ki en itaatkâr canlılardan birisiydi. Sahipleriyle aralarında bağ kuran ve ölseler dahi başlarından ayrılmayan saygıdeğer canlılardan birisiydi. Fakat bazen o uzun yeleli, kahverengi tüylü at gibi olanlar sadece kendi istedikleri yere koşmak isterlerdi. “Yelesinin uzunluğuna balkırsa o at hiçbir zaman gem vurulmak istememiş” demişti kardeşi o gün ikisi beraber sessizce atları izlerken.

Sonrasında aklında hep o atın aradığı cevabı ona söylediği fikri vardı. Sırf bu yüzden, birazda atları gerçekten çok sevdiğinden, kendisine bir hara kurmuştu. Yıllarca parasının büyük çoğunluğunu çiftliğe aktarmış ve devamlı olarak arazisini genişletmişti. Atların daha büyük bir alanda, sanki herhangi bir çitle sınırlı değillermişçesine koşabilmelerini istemişti. Belki o zaman o doru atında gördüğü saf mutluluğu görebileceğini düşünmüştü. Bir süre sonra ister istemez ülkenin en iyi atlarının yetiştirildiği bir çiftliğe dönüşmüş olmasına rağmen hiçbir atı satmamıştı. Servet değerinde paralara dahi olsa atlardan bir tekinin dahi çiftlikten ayrılmalarına izin vermemişti. Elbette bu kadar değerli atlar için daha fazla güvenlik önlemi, daha fazla çalışan ve çok daha fazla özen gerekmişti. Her zaman çiftlikte olamıyordu, bu yüzden çiftlikte olmadığı zamanlarda gözü hep güvenebileceği seyisler ve askerler aramıştı. Relbet bu konuda hiçbir şey söylememişti. Yaptığına anlam veremediği aşikârdı ama para onundu ve istediği gibi harcardı. Relbet bunu biliyordu.

Albartı o çiftlikteki hiçbir ata eyer vurdurmamıştı, hiçbirisi binek atı veya yük atı değildi. Tek amacı onları izlemek, o doru atında gördüğü mutluluğu görmekti. Fakat uzun bir zaman boyunca bu amacına ulaşamamıştı. Nitekim en sonunda o atları özgür bırakırsa belki amacına ulaşacağını düşünüp onları sürü halinde arazinin epey bir uzağına sürmüşlerdi. Atlar çitlerin dışına çıktığında aradığını bulacağını düşünmüşse de yanılmıştı. Fakat aradığı mutluluğu bir hafta sonra sürü kendi başına çiftlik arazisine geri geldiğinde, atlar seyisleriyle tekrar bir araya geldiklerinde görmüştü. Hem seyisler, hem atlar mutlulardı. Aralarında böyle bir bağ oluşacağını nereden bilebilirdi ki? Demek ki gerçek özgürlük gerçekten istediğin yere koşabilmekle alakalıydı. Bu durumda bu atların mutluluğu özgürlükle hem alakalıydı hem değildi. Atlar seyislerin emrine girmekle özgürlüklerinden vazgeçmişlerdi, aynı zamanda bunu seçerek bir özgürlük örneği sergilemişlerdi. Gerçek mutluluk neydi? Onun aradığı şey gerçek mutluluk muydu? Hayır, gerçek mutluluk aradığı şeyi bulduğunda zaten ona gelecek bir şeydi. Bu yüzden hala ne aradığını bilmiyordu. Hala sıradan bir çiftçiden daha aşağı bir konumdaydı.

İşte burada Baldar şatosunun gözcü kulelerinin tepesinde yatarken boylu boyunca, karnında ölümcül olabilecek hançer yarasıyla, hemen önünde muhtemel katili dikilirken öylece, hala hayattan ne istediğini bilmiyor ve atlar üzerine düşünüyordu. Bir insanın muhtemel son dakikalarını yaşarken neler düşündüğünü merak etmişti çoğu zaman. Eh her insan böyle şeyler mi düşünürdü bilmiyordu ama kendi düşünceleri sesli bir kahkaha atmasını sağladı. Kolundaki hançer yarasını inceleyen muhtemel katili, eski efendisi, kahkahasıyla beraber bakışlarını ona çevirdi. Bir insan neden ölmek üzereyken kahkaha atardı ki? Bu anlamsızdı. Ondan daha çok yaşayamadığı şeyler için üzülmesini bekliyor gibiydi. Hayatta ne aradığını dahi bilmiyordu, yaşayamadıkları için nasıl üzülebilirdi ki? Başarısız bir insandı belki de ama ölüyordu artık. Bitiyordu her şey. Cesedinden kimsenin haberi olmayacaktı. Asillerin ki gibi süslü mezarlara sahip olmayacaktı. Bunu istediğinden de emin değildi, zira ölümü güzelleştirme çabasını anlayamamıştı hiç. Neden ölüp giden birisinin ardından şatafatlı mezarlar inşa etmek gibi şeyler yapılırdı anlamıyordu. Herhangi bir insan kendi ölüm anını daha anlamlı kılmaya çalışabilirdi ve bu biraz daha mantıklı geliyordu kulağa fakat ölümden sonra ölüyü güzel gösterme gayretini anlamıyordu. Belki insanlar durumu daha katlanılabilir hale getirmeye çalışıyorlardı kim bilir? Yine de bu kendi bencilliklerinin göstergesiydi.

İşler nasıl bu noktaya gelmişti bilmiyordu. Hayatta bilmediği bu kadar çok şey varken, karnındaki ölümcül yaranın sebebinin bildiği şeyler olması biraz komikti. Aslında çok fazla şey bildiği dahi söylenemezdi, hatta bildikleri kendisine daha çok soru sordurtuyordu. Soru sormaktan nefret ediyordu. Soru sormak bir belirsizliğin içinde olduğunuzun göstergesiydi ve o önünü görememekten nefret ederdi. Özellikle birileri önünüzü görmenizi istemiyorken bu durum tehlikeli bir hal alabilirdi. Nitekim şu anda durumunun sebebi de buydu. Önünü görebilmek, içinde bulunduğu belirsizlikten kurtulmak istemişti. Belki birazcıkta intikam duygusu onu bu noktaya getirmişti. Böyle bir şey hissedeceğini düşünmemişti ama daha önce hiç böyle hissetmesini sağlayacak birisini kaybetmemişti. Öyle birisinin hayatta olduğunu dahi sanmıyordu. Fakat hayat garipti işte.

“Onu neden öldürdün?” dedi Albartı birden katiline.

“Seninkiyle aynı sebepten” dedi efendi ona bakmadan. Hala kolundaki yarayı inceliyordu. Sadece bir çizikti fakat bir tuhaflık var gibi görünüyordu. Sonra yine ona bakmadan devam etti “Bilgi” dedi hafifçe kolundaki yarayla ilgilenmeyi bırakıp kulenin surlarından şehre bakarak ve devam etti “Tehlikeli şey şu bilgi. Özellikle onunla ne yapacağını bilenlerin elinde karşı durulması güç bir tehlikeye dönüşür bilgi. Kardeşin bilgiyle ne yapması gerektiğini bilenlerdendi.” Ona doğru döndü, kollarını havaya kaldırıp, yüzüne şu anki durumu hiç istemediğini belli eden bir ifade yerleştirip “Şu hale bak, en ihtiyacım olabilecek zamanlarda, örgütün en iyi katilini bizzat öldürmek zorunda kalıyorum. Kadere inanmam fakat eğer gerçekten varsa böyle bir şey, kölelerin kader hakkında söylediklerine pek şaşmamak gerek. Sende öyle düşünmüyor musun?”

Şu anda kendi kendine, sırf karşısındaki kadından nefret ediyor diye yalan atmanın sırası değildi. O da kadere inanmıyordu ama varsa gerçekten öyle bir şey, kölelere ve herhangi bir şekilde yaşadıkları hayattan nefret eden herkese hak vermemek elde değildi. Kader insanların yarattığı durumlardan ibaret bir şeydi ona göre sadece. Alınan kararlar herkesin kaderini belirlerdi, bu yüzden her şeyin önceden belli olduğu düşüncesi saçma geliyordu. Zaten daha önce kader üzerine pek düşünmemişti. Kader, insanların kendi yaptıklarının veya yapmadıklarının suçunu atabilecekleri bir fikirdi sadece. Fakir mi doğdun? Kaderi suçlayarak kendini kandırabilirsin. Savaşta anne ve babanı mı kaybettin? Kaderi suçla! Böylece anne ve babanın ya da senin fakir doğmanı ve öyle yaşamaya devam etmeni isteyenlerin içi rahat etsin. Zengin oldun, eh mutlaka kaderin bunda bir parmağı vardır değil mi? Bütün bunlar saçmalıktı. Maalesef gerçek değildi. Yine de şu anda o da suçu kadere atabilmek isterdi. Böylelikle belki bir nebze rahatlatabilirdi kendini.

Herkes hayattan biraz olsun kaçabileceği bir sığınak ister. Eh onun sığınağı kendi at çiftliğiydi. Orada hayatın kendisinden uzaklaştığını, nefes alabildiğini, oyuna birazcık ara verebildiğini düşünürdü. Tamamen kendisi ve kendi düşünceleri olurdu. Sadece o zamanlarda gerçekten hayattan ne istediğini anlamaya çalışabiliyordu. Tekrar hayatın karşısına çıktığında daha hazırlıklı olabilirdi böylece. Eğer kazanırsanız ödül olarak ne isteyeceğinizi bilmiyorsanız, oyunu oynamanın amacı neydi ki? Nitekim hayat karşısına çıkıp ödül olarak “hadi şaşırt beni” diyebileceğiniz bir şey değildi. Bu çok riskliydi. Kendi durumuna bakan her insan bunu anlayabilirdi. Bu yüzden hep ne istediğini ve onu nasıl elde edebileceğini bilmek önemliydi. Bazen bu gerçeği görmezden gelebiliyordunuz elbette fakat bu Albartı’nın tavsiye edeceği bir durum değildi.

“Ama görüyorsun ya bilgi aynı zamanda onu kullanan içinde büyük bir tehlike! Onunla ne yapacağın o kadar önemli ki, bir an için bile olsa sonuçları düşünmeden hareket edersen eğer, eylemlerinin aynı şekilde sana geri döndüğünü görebilirsin. Ya da göremezsin. Kardeşinin katili senin kadar olmasa da oldukça becerikliydi” dedi efendi. Dikkati tekrardan kolundaki hafif çiziğe dönmüştü. “Artham’da yapılan toplantıyı engellemeye çalışmamalıydı ya da Rahak’ın isyancılarla olan ilişkisini ortaya çıkarmamalıydı. Ne bileyim işte, bunun gibi şeyler yapmamalıydı. Onun görevi bilgi toplamaktı, topladıklarını yorumlamak ve kullanmak değildi” parmaklarını oynatmaya çabalıyordu bunları söylerken fakat açıkça bir sorun var gibiydi.

“Gerçekten de kuzeyin üç büyük krallığın da isyanlar çıkmasını istiyorsun” dedi Albartı. Efendiyi ilk defa bu kadar konuşkan yakalıyordu. Çocukken verdiği kılıç kullanma derslerinde bile sadece kısa emir cümleleri kurarak konuşurdu.

“Elbette” dedi efendi elini bunun önemsiz olduğunu gösterecek bir jestle sallayarak.“Kuzeyi gerçekten kralların yönettiğini mi sanıyorsun? Köylüleri, fakirleri, kısacası cehalete maruz bırakılmış herkesi yönlendirmek o kadar kolay ki! Onları isyana teşvik etmek, bağlılık yemini ettikleri asillere karşı kışkırtmak, yakıp yıkmalarını sağlamak o kadar kolay ki! Kendilerini medeni toplumların yapı taşları olarak görmelerine rağmen, bir topluluktan çok sadece birilerinin yön göstermesini bekleyen hatta bunu isteyen sürüden ibaretler sadece. Ben de onlara yol gösterenim. Kuzeyin çobanıyım!”

Efendinin yüzünde bazen kendisinde gördüğü ifadeyi görebiliyordu. Oyunu kazanırsa kazanacağı ödülü düşünüyordu. Hırsı her şeyin önüne geçmişti. Kendisi için bu hayatta önemli olabilecek iki insanı öldürmeye varacak kadar kör olmuştu. Evet, bu duygu tanıdıktı. Ödülün heyecanı, kazanma arzusu bunları Albartı’dan daha iyi kim bilebilirdi ki? Onun arzularının her zaman her şeyden daha önemli olduğunu düşünmüştü. Bunun yanlış bir düşünce olduğunu ancak şimdi görebiliyordu. Efendinin yaralı kolu hareket kabiliyetini tamamen kaybetmişe benziyordu. Vücudunun yanında öylesine sallanıyordu ve yüzünde de bir takım değişiklikler vardı. Aynı zamanda kendi vücudunda kanamanın durduğunu fark etti. İşe yarıyor gibiydi.

Ölmeyi istememişti ama biraz önce ölümü kabul ettiğini biliyordu. Şimdiyse kanamanın durması sebebiyle ortaya çıkan umudun yüzüne bir gülümseme oturtmasına engel olamıyordu. Yapacağı şeyler vardı. Hala hayattan ne istediğini bilmiyordu ama bulmaya kararlıydı. Ufak bir gürültü bakışlarını tekrar efendiye çevirmesine sebep oldu. Efendinin kılıcı elinden düşmüştü. Üç büyük krallığın bilinen en iyi kılıç ustası, çıraklık dönemi de dahil olmak üzere kılıcını hiç düşürmemişti. Fakat onun üç büyük krallığın en iyi kılıç ustası olması, Albartı’nın kuzeyin en iyi katili olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Hayattan ne istediğini bilmiyor olabilirdi fakat hayatta neyi en iyi yaptığını biliyordu.

Zorlanarak ta olsa ayağa kalktı. Hançeri hala elindeydi. Kendi yaptığı şurubun işe yarayacağını düşünmemişti, sonuçta o bir şifacı değildi ama yarasının kendi kendine iyileşiyor olması pek o kadar kötü bir şifacı olmadığını gösteriyordu. “Anlamıyorum… Nasıl” diye sordu şimdi efendi. Dizlerinin üzerine çökmüş, gerçeği kabul etmemek için gayret sarf ederken ya da acıdan olsa gerek yüz kasları geriliyordu. “Bilgi” dedi Albartı yavaşça efendisine doğru ilerlerken “onunla ne yapacağını bilenlerin elinde karşı durulması zor bir güce dönüşür. Doğuda yaşayan insanlar, insan öldürmek konusunda inanılmaz bir bilgeliğe sahipler bunu biliyor muydun? Öyle ki içtiğin solüsyonların hiçbirinin işe yaramayacağı, çaresiz kalacağı zehirleri var. Hatta bazılarının kana karışmasına dahi gerek yok, deriye nüfuz etmesi kâfi. Burada hanlarda savaşçılar hançer ve kılıç yaralarıyla övünedursunlar, orada herhangi bir kavganın sonucu ölüm demek. Her neyse, bu bilginin artık senin için bir önemi yok nasıl olsa. Görünen o ki, hayatta kalan, yarasına bakıp tam emin olamadı, ya da büyük ihtimalle hayatta kalacak olan tek evladın ben olduğumdan, kuzeyin çobanı artık benim” dedi Albartı.

Öldürmek onun için hep kolay olmuştu. Kendi istekleri dışında herhangi birisinin ölümünün anlamı neydi ki? Belki birçok çocuğu öksüz bırakmıştı ama bunun için kaderi sorumlu tutabilirlerdi değil mi? Ama ya şimdi? Şimdi neden üzüldüğünü düşünüyordu. Fark etmeden de olsa sevdiği birini mi kaybediyordu şu anda. Gerçekten birilerini sevebiliyor olduğunu keşfetmek neden bu kadar dramatik olmak zorundaydı? Sevgiden hiçbir zaman yoksun olmamıştı. Bu hayatta hep sevdiği şeyler olmuştu ama bunların arasında insanlar olduğunu hiç düşünmemişti. Neden bu kadar zavallı olmak zorundaydı? Neden bir şeyleri kaybetmeden değerlerini anlayamıyordu? Her insan böyle miydi?

Efendi artık neredeyse tükenmiş gözlerle ona baktı. “Kullanmayı seçtiğinde hep güçlü bir zekâya sahiptin. Sana bunu hiç söylememiştim. Örgütün gereğinden fazla zeki bir katile ihtiyacı yoktu. Belki de ben seni bir katil olarak yetiştirerek hata ettim. Bilmiyorum. Önemi de yok nasıl olsa” dedi efendi ya da annesi. Onu ancak şimdi, karşısında ölmek üzereyken annesi olarak görüyordu. “İçten içe seni sevdiğimizi şimdi anlıyorum” dedi Albartı hançerini son bir defa efendinin kalbine saplarken.

Kuzeyin Çobanı” için 2 Yorum Var

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *