Öykü

Lanet

Penceresine yakın bir ağaca yuva yapmış saka kuşunun, cıvıldaması geliyordu sadece kulağına. Yanına gelip gidenleri görmüyor ve duymuyordu. Bakışları bir noktaya kilitlenmiş kalmıştı sanki. Geçen günlere rağmen, ölü gibi donuk dış görünüşünde bir değişiklik olmuyordu. Yaşadıkları kolay değildi ve eski haline dönmesi bir mucizeyi yaşamak olurdu.

Bir çocuk doktoru olan Tamer, her zamanki gibi yoğun bir günündeydi. Hastalıkların arttığı kış aylarında kafasını kaşıyacak zamanı olmuyor, birçok hasta ile ilgileniyordu.

Sessize aldığı telefonunun defalarca çaldığını hastaneden çıkınca fark etti. Kimin aradığına bakarken telefon tekrar çaldı; arayan annesiydi.

“Oğlum, eve gelmen lazım! Deden biraz rahatsızlandı.” dediğinde anlamıştı kötü bir şey olduğunu. Uzaktakileri korkutmadan çağırma şekliydi bu…

Arabasına bindiği gibi dört saat sürecek olan yola çıktı. Dedesi ile iki gün önce konuşmuştu. Hiç bir hastalığı yoktu. Aklından geçenin olmaması için dua ediyordu. Dedesine karşı aşırı bir sevgisi vardı. Küçüklüğünden bu yana en iyi arkadaşı, sırdaşı ve öğretmeni olmuştu. Onu dedesi yetiştirmişti. Kafasında kurduğu düşünceler, gözlerinin yaşarmasına neden oluyordu.

Eve yetiştiğinde kapının önündeki kalabalık ile karşılaştı. Ağlaşan insanlar, inanmak istemediği bu olayın gerçekliğinin kanıtıydı. Annesini görünce gözlerindeki yaşlar sele dönüştü. Onun boynuna sarıldı ve hıçkırıklara boğularak ağlamaya başladı. Metanetli olamazdı. Dünyadaki en sevdiği insanı kaybetmişti.

Annesi ve babası akşam üstü dedesinin yanına gitmişti. Bir iki kere çaldıkları kapı açılmamış, yanlarındaki anahtar ile açıp içeriye girmişlerdi. Sandalyede oturmuş vaziyette bulmuşlardı onu. Günler önce bir hevesle aldığı beyaz daktilo önünde duruyordu. Neredeyse yetmiş yıllık olan daktiloya kâğıt takmıştı ama bir şey yazamamıştı. Hastane ölüm nedenini kalp krizi olarak açıklamıştı.

Tamer, yaklaşık bir hafta sonra kendi evine geldi. Bu acıyı atlatmaya çalışıyordu. Kolay değildi çok sevdiği dedesinden ebediyen ayrılmak. Onun son dakikalarına şahitlik eden beyaz daktiloyu da beraberinde getirdi. Ondan hatıra olarak yanına almak istediği bu daktiloyu, pencerenin önünde duran masanın üzerine koydu.

Günler geçiyor, işe gidip geliyordu. Ama bu üzüntünün dışında bir tuhaflık vardı. Yaşadığı bu ev, değişmişti sanki. Anlam veremediği gariplikler hissediyor ve bunun ruhsal travma olduğunu düşünüyordu.

Zorlukla uykuya daldığı bir gece, daktilonun tuş sesleri ile bir anda gözlerini açtı. Evin içine sis çökmüş gibiydi. Ayağa kalktı ve salona doğru yürüdü, masaya oturmuş daktiloda yazı yazan birini gördü. Net bir görüntü değildi bu. Gölgeler içinde kalmıştı sanki. Yanına yaklaştı, yüzü belli olmuyordu.

“Kimsin sen!” diye bağırdı.

Tepki vermeden işine devam ediyordu adam. Tamer, ona dokunmak istedi. Elini uzattı ama

bir şey hissedemedi. Korkuyordu. Adamın ne yazdığına bakmaya çalıştı. O kadar basılan tuşa rağmen kâğıt hareket etmiyordu. Siyah leke gibi duran iki kelime vardı. Ama okumanın mümkünü yoktu, mürekkep kağıdın üzerinde dağılmış gibiydi. Bir ses duydu, çalan bir telefonun sesiydi. Bu sırada gölgelerin içindeki adam, sis ve ortamın kasvetli havası kayboldu.

Bir anda gözlerini açtı Tamer, hâlâ yataktaydı ve az önce gördüklerinin rüya olduğunu anladı. Yanı başında duran telefon ısrarla çalıyordu. Geç kaldığı için hastaneden arıyorlardı. Rüyanın etkisinden çıkamamıştı, yüzü belli olmayan bu adamı her zaman tanıyormuş gibiydi.

Zaman geçtikçe iyice bunalıma girdi. Depresyon ilaçları kullanmaya başladı, fakat etki etmiyordu. Ailesine bildirmek istemiyordu, sesinden ve görüntülü konuştuklarında yüz ifadesinden anlıyordu annesi bir sorun olduğunu. Yalnız kalmasını istemeyen arkadaşları, arada yanına uğruyordu. Yine böyle akşamlardan biriydi. Yemekler yendikten, muhabbetler edildikten sonra herkes evine dağıldı. Kendini iyi hissetmeyen Tamer, banyoya girdi. Aldığı soğuk duştan çıkıyordu ki gördükleri karşısında dondu kaldı. Burası onun evi değildi.

Çiçekli duvar kâğıtları, yine çiçek desenli koltukların olduğu seksenlerden kalma bir evdi burası. Tahta sehpanın üzerinde, tüplü bir televizyon duruyordu. Şaşkınlık içindeydi, bir ara rüya olduğu düşündü, fakat her şey çok gerçekçiydi. Diğer odalara doğru yürümeye başladı. Yatak odası olduğunu düşündüğü, kapısı yarım açık olan yere girdiğinde dehşete düştü. Tavandaki halkaya geçirdiği ip ile kendisini asmış birinin cesedi karşısında belirdi. Korkudan ne yapacağını bilemeyen Tamer, evden çıkmak için kapıya koştu. Ama bir türlü dışarıya açılan kapıyı bulamıyordu. Cesedin bulunduğu odada tanıdık gelen bir şey vardı. Köşedeki masanın üzerinde duran beyaz bir daktilo…

Dışarıya çıkmanın bir yolunu ararken, evin içi bir anda tekrar değişti. Hızla ortamın kararıp, aydınlanması ile her şey farklı oldu. Yılını tam olarak kestiremediği eski tarzda bir evdi. Ahşap iskelet üzerinde beyaz kumaş döşemeli koltuklar ve kocaman kitaplığı olan bir salona sahipti. Rengarenk bir Marilyn Monroe tablosu duvara asılıydı ve sehpanın üzerinde bir radyo duruyordu. Bu kabustan çıkmak için gezinmeye başladı. Arka odalardan birinde masanın üzerinde duran beyaz daktiloyu gördü. Yanında kocaman çerçeveli bir gözlük duruyordu. Oraya girmekten çekinmesine rağmen içeriye daldı. Kan havuzunun içinde kalmış bir kadın cesedi karşıladı onu. Toplu mekanizmaya sahip bir tabanca ile vurmuştu kendisini. Geri geri çekilmeye başladı, arkasını döndüğü sırada ortam yine değişti.

Tamer, kısılmış kalmıştı burada ve kurtulmasının imkanı yoktu. Çıldırmak üzereydi, bu olanlara dayanacak gücü kalmadı. Değişik evlerde ve farklı zamanlarda intihar etmiş insanların cesetlerini görüyordu. Tek ortak yönleri o beyaz daktiloydu. Artık evlerin içinde dolanmıyor olduğu yerden kıpırdamıyordu. Her değişim olduğunda cesetler yanında beliriyordu.

Kendisini bu sefer tanıdık bir evde buldu. Daktilo karşısında, oturduğu sandalyede kafası yana düşmüş bir şekilde dedesi duruyordu. Ayağa kalkıp onun yanına gitmek istedi, her yer bu sırada karanlığa büründü. Ölen bütün insanların ruhları, Tamer’in etrafında belirmeye başladı. Hepsi ona bakıyordu. Sadece bir şekilde kurtulabileceğini ve onun da intihar etmek olduğunu anlamıştı. Daktilo lanetli bir eşyaydı. Ona sahip olanların kaderi buydu ve o da bundan kaçamayacağını biliyordu. Karanlık yavaşça dağıldığında kendi evinde olduğunu gördü. Mutfağın ortasında, elinde bir bıçak ile ayakta bekliyordu. Ruhunu daktiloya teslim etme zamanı gelmişti. Onca ruhun içine onunki de karışacaktı.

Bileğini jilet gibi keskin bıçak ile keseceği anda kapının zili çaldı. Buna aldırış etmiyordu. Bir yandan da telefonu çalıyordu. Kapı açılmayınca, kapıcıdaki anahtar ile eve girdiler. Gelenler anne ve babasıydı, o sırada sol bileğini kesti. Biraz daha geç kalsalar dedesini buldukları şekilde bulacaklardı Tamer’i.

O gece annesi, rüyasında gölgeler içinde bir kişinin Tamer’in evinde daktilo ile bir şeyler yazdığını görmüştü. Yanına yaklaşıp yüzüne baktığında bunun babası olduğunu gördü. Hiç konuşmadan daktilonun tuşlarına basıyordu. Kağıda baktığında, “Tamer’i kurtarın!” yazdığını gördü. Uykusundan uyanan kadın oğlunun kolay günler geçirmediğini biliyordu. İçine çöken sıkıntıya dayanamamış ve kocasını kaldırıp gece yola çıkmışlardı.

Tamer’in hayatını kurtardılar, ama kendini dış dünyaya kapattı. Olanları kimseye anlatmadı, sadece sustu. Dedesi ile aralarındaki bağ onu kurtarmıştı. Kendisinin rüyasına giren de dedesiydi. Daktilonun laneti ona yardım etmesine izin vermemişti, ve her şeyi bulanık görmüştü. Daktilonun Tamer ile uğraştığı sırada, bir şekilde rüya ile kızına ulaşan yaşlı adamın ruhu, torununa yardım etmişti. Bu sonsuz sevginin gücüydü.

Ruh ve sinir hastalıkları hastanesinin üçüncü katındaki oda, evi oldu Tamer’in. Belki hiç kurtulmasa daha iyi olacaktı. Daktiloya esir olmaktan kurtulan ruhu, şimdi bedenine hapsolmuştu ve yapayalnızdı. Tedavilere cevap vermiyor, belki de vermek istemiyordu. Tek yaptığı sabit bir noktaya bakarak, kulağına gelen saka kuşunun şakımasını dinlemekti.

Eşyalar ile birlikte depoya kaldırılan daktilo da, karton bir kutuda sıradaki avını bekliyordu.

Lanet” için 2 Yorum Var

  1. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili @Hasan,

    Şimdiye kadar öykü seçkisine gönderdiğin hikayelerdeki kurguların, zamanı kullanma şeklin ve karakterlere yüklediğin misyonlar hep değişken oldu ama sanırım şimdiye kadar ki öykülerinde ortak nokta hep sembollere verdiğin anlam olduğunu düşünüyorum. Kainat yasaları, sekiz köşeli şapka, ulu ağaç, ölmeyen kurt ve şimdi bu ayki temayı hem bir sembol, hem bir karakter hem de bir korku öğesi olarak kullanmışsın. Bu anlamda hikayenin düşlenmesi tarafını başarılı bulduğumu söylemeliyim. Aynı şekilde bu tarafı güçlü olan yazımların, yazarın gözleri önünde canlanan bir olayı aktardıklarına dair bende bir algı oluşmuştur. Belki de bu yüzden yukarıdaki hikayeden iyi bir senaryo çıkar diye düşündüm.

    Bununla beraber cümleleri inşaa ederken bazı alışkanlıklarının olduğu gözüme çarptı. Örneğin Yalnız Kurt’u, eve dönen eöğrenciyi ya da burada Tamer’i anlatırken, onlardan bahsettiğin zamanlar cümleyi söylüyor virgül koyuyor ve sonra kahramandan bahsediyorsun;

    Bu cümleleri kendi tarzında yazdığını biliyorum ama belki biraz daha okuyucunun işini kolaylaştırmak için cümle yapılarının bir kez daha üzerinden geçmek istersin, diye aklıma geldi.

    Eline ve düş gücüne sağlık
    Sevgiler
    Dipsiz

  2. Hasan dedi ki: dedi ki:

    Diğer öyküleri de içine alarak yaptığınız geniş yorum beni mutlu etti. Nesnelere anlam yüklemek, çocukken tek başına oyun oynadığım zamanlar yaptığım bir şeydi. Hâlâ öyle devam ediyor sanırım :slight_smile:

    Cümle yapıları dediğiniz gibi alışkanlık, bundan sonra daha dikkatli olmaya çalışacağım.

    Yorumunuz için teşekkür ederim. Görüşmek üzere :slight_smile:

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!