Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Meşe Asa

Gökyüzünde parıldayan ay, ışıklarıyla tüm ovayı yıkıyor, gündüzün kirlerinden arındırıyordu. Yirmi dokuz gün süren hükümranlığının en verimli anlarını yaşıyor, tüm bilgeliğini ve barışını dünyaya gönderiyordu gezegenimizin yaşlı dostu. Gönderdiği altın rengindeki ışıklar, ırmağa, ağaçlara bahçeler arasındaki saz damlı evlere büyülü bir hava veriyordu. Rüzgar bu sihirli ayini tamamlamak için tatlı tatlı esiyor doğayı bu kutsal törene katıyordu. Vakit gece yarısına yaklaşırken köyde yaşayan herkes derin uykudaydı. Bazen uzaklarda, vadiyi kollamak için iki yanda uzanan dağlardan kurt ulumaları geliyordu, dolunayın sihrine vahşi hayvanlarda kapılmıştı. Köyün ortasındaki tapınakta uyumayan biri vardı. Mermer basamaklarla çıkılan ana binanın hemen önündeki küçük avluda yere serdiği hasırın üzerinde bağdaş kurmuş oturuyordu rahip. Transa geçmiş ışıldayan ayla, esen rüzgarla, sallanan ağaçlarla bütünleşmiş gibiydi. Uzaktan bakan biri Tapınağın bahçesini süsleyen irili ufaklı heykellerden biri zannedecek kadar hareketsiz durmaktaydı. Dinginliğin altında fırtınalar kopuyordu aslında…

Uçsuz bucaksız bir deniz gibi görünen bozkırın bittiği, yüce dağların başladığı yerde, gecenin ilerleyen saatlerinde, kanatlarının sesini avlarının bile duyamayacağı kadar sessiz uçabilen bir baykuş çevredeki ağaçlardan birinin dalına kondu. Hiç kırpmadığı gözlerini küçük meydanlığa dikti. İrili ufaklı ağaçların çevrelediği meydanlığın ortasında, canlılığını kaybetmeye başlamış ateşin etrafında, bir gurup yolcu uyuyordu. Gökyüzünde, koyuluğu gecenin yarısı karanlığında bile belli olan bulutlar vardı. Bütün çabalarına rağmen dolunay kalın bulut perdesini aşamıyordu. Yolcular, kentten bu kadar uzak olmanın verdiği rahatlıkla ve uzun yoldan gelmiş olmanın yorgunluğuyla derin uykulara dalmışlardı. Hemen yakındaki yüksekçe kayanın üzerine tünemiş duran ve battaniyeye sarılı nöbetçi de bir zaman çevresini dikkatle araştırmış olsa da dakikalar ilerledikçe kendini salmış, uyku perilerinin kendisini çağıran seslerine itaat etmişti. Havada derin bir sessizlik vardı. Biraz öteye çitlenbik ağacının altına bağlanmış atlardan biri huysuzlaştı. Hayvan huzursuzluğunu belli eden hafif bir kişneyişle kıpırdanınca sessizliği yaran bir ıslık sesi duyuldu. Kayanın üzerindeki nöbetçi ne olduğunu anlamadan yere yığıldı. Karanlığın içinden doğrulan iki gölge yerde yatan yolculara saldırdı. Birkaç saniye içerisinde göz gözü görmez bir ortamda bağırışlar haykırışlar duyulmaya başlamıştı. Birbirine çarpan kılıçları saçtığı kıvılcımlar ürkütücü bir şenlik havası veriyordu etrafa. İki saldırganın her hareketinde ya bir kol kopuyor ya da bir karın deşiliyordu. Birkaç dakika sonrasındaysa katliamı gerçekleştiren iki yabancı işlerini tamamlamışlardı. Yerlere serilmiş kanlı bedenlere bir süre baktılar. Görevlerinin ilk aşamasını gerçekleştirmişlerdi. Siyahlar giyinmiş cellatlardan biri ilerledi çevredeki çam ağaçlarından birinin dalını kesti. İyice sönmeye yüz tutan ateşe soktu. Birkaç saniye sonrasında kestiği dal meşale halini almıştı. Diğeri de arkadaşını taklit etti. Karanlıkta yürüyen iki adam, ellerindeki yanan dalların verdiği isli alevlerin ışığında yerde yatan cansız bedenleri aramaya başlamışlardı.

Kuşaklarını, ceplerini aradılar kanlı elbiselerin. Yolcuların torbalarına, çantalarına baktılar ama aradıkları her neyse bulamamışlardı. Kafalarındaki başlıklara kadar aradılar yine yoktu bunca ölüme neden olan şey. Öfkeye küfürleşmeye başladılar. Akıllarına ilk vurdukları nöbetçi geldi. Yüksek kayadan aşağı çektiler. Aradıklarını onda da bulamamışlardı. Atlara yöneldiler, Hayvanların heybelerdeki her şey yerlere saçıldı, gene yoktu. İçinde birkaç ok bulunan sadakları da aradılar ama boşunaydı. Gölgelerden bir okkalı bir küfür savurdu. İyice aradılar ama bulamıyorlardı aradıklarını. Gökyüzünü kaplayan bulutlardan iri damlalar düşmeye başlamıştı. Uzun boylu olan gölge yerde yatan kanlı bedenlerden birinin hemen yanındaki uzun, kalın bir dala öfkeyle tekme attı. Bu mevsimde ani ve şiddetli yağmurlar yağardı. Budaklı dal hafifçe tekerlenerek taşlarla sınırlandırılmış ateşin kenarına vardı. Bir dakika geçmemişti ki ucu yalazlanmaya başladı. O an iki adamın üzerinden bir karaltı geçti. Adamlar ne olduğunu anlamadan güçlü pençeleriyle ateşin yanında duran dalı kavradı. Birkaç kanat darbesiyle kayalıkların üzerine kondu. Adamlardan daha yaşlısı bir şeyler sezer gibi olmuştu.
Kırmızı gözler, dibinde okla vurulmuş nöbetçinin olduğu kayaya dikildi. Bir insan boyundan biraz daha uzunca olan kayanın garip bir şekli vardı sanki. Bir ya da iki saniye süren bu bakış kayanın şeklini zihnine kazımıştı sanki. Aşağıda dikilen iki gölgeden biri sadağından bir ok çekti. Uzun kızılcık dalından yapılmış ok yay kirişinde gerilirken, bilge hayvan neler olacağını anlamış gibiydi ve kanatları tekrar açıldı. Kendi boyundan çok daha uzun dalı kavramış pençeleri kayanın üzerinden havalandığında serbest bırakılan ok, gerilmenin verdiği enerjiyle ayaklarını dibinden geçmişti. Saniyeler sonrasındaysa, iri gövde ve kaçırdığı emanet karanlığa karışmıştı. Adamlardan genç olanı yılmadı, sanki o dağlarda doğmuş bir keçi gibi kayalıkları tırmanmaya başladı. Diğeriyse sadağından bir ok daha çekti. Kavradığı uzun kalın dalın ağırlığıyla zorlanan baykuş, boz kanatlarını zorlayarak yükselmeye çalışıyordu. Vınlayarak gelen metal uçlu ok kanatlarının altından bedenine girdi. Gücünün sınırlarındaki yaralı hayvan birkaç kanat daha çırptı. İyice uzaklaşmıştı, atılan diğer oklar metrelerce aşağıdan geçti karanlığın içinde kayboldu. Yeteri kadar yükseldiğini anlayınca kendini kayaların üzerinden süzülmeye bıraktı. Vahşi sesler iyice geride kalmıştı. Hava akımının etkisiyle uzun bir mesafe kat etti. Gücü tükenmeye başlamıştı ve taşıdığı yük iyice ağırlaşmıştı. Her yana dönebilen başını çevirerek uygun bir yer arıyor gibiydi. Birden aşağılarda bir kıpırtı duydu. Varlığını fark eden bir dağ sıçanı kayaların arasında bir delikte kaybolmuştu. Havada bir daire çizdi. İyice yorulan uzun tırnaklı parmaklarını bir anda açtı. Kocaman dal karanlığın içerisinde kayboldu. Yaralı baykuş, yükünden kurtulunca, artık sağanak haline gelmiş yağmur altında ötelere, geldiği yere doğru daha rahat kanat çırptı.

Sabah güneşi çevreyi ısıtmaya başlamıştı. Rahibin çağrısı alan Hiçkimse, kulübesinden Afsa köyüne inmişti. Köyün ortasında inşa edilmiş Tapınağa geldiğinde yaşlı adamı oldukça durgun hatta endişeli görmüştü. Adam yularından tuttuğu iki zinde at ile yolculuk etmeye hazır bekliyordu. Kısa bir hoş beşten sonra atlara atladılar ırmağın kaynağına doğru yola çıktılar. Önde hızla yol alan yaşlı rahip bir yerlere yetişecek gibi dolu dizgin gidiyordu. Hiçkimse, ancak köyün son evleri gözden kaybolduktan, yolları tepeyi sarmaya başladıktan sonra soru sorma cesareti bulmuştu. “Rahip beni apar topar çağırdın ama nereye gideceğimizi hala söylemedin hala” dedi. Yaşlı adam doru atının dizginin biraz serbest bıraktı. Hayvan hızını düşürdü, iki at şimdi yan yana gidiyorlardı.

“Bir asa arıyoruz” yoldaşının anlamadığını görünce açıklama gereği duydu “Bileğimden daha kalın ve benim boyundan biraz daha kısa bir düzgün meşe dalı arıyoruz” Genç adam dudaklarını büktü. Asanın ne olduğunu bilecek yaştaydı ama kullanacak yaşa gelmesi için daha uzun çok uzun yıllar geçmesi gerektiğini de biliyordu. “Peki, ne yöne gidiyoruz” İleriyi gün doğusunda yükselen tepeleri ve kıvrıla kıvrıla tepeyi aşan yolu gösterdi “Tepelerin arkasına, fil kayasına” dedi. Hiçkimse uzun zamandır buralarda olmasına rağmen vadiyi boydan boya geçen Afsa ırmağının doğduğu tepelere çıkmamıştı. Hele hele tepenin arkasını hiç bilmiyordu. Aslında yaşadığı birkaç ayı saymazsanız geçmişini anımsamıyordu hiç, sanki Tanrılar kendisini bu yaşta var etmişlerdi. Bu muammayı çözebilecek durumda da değildi, atlarını dehlediler.

İlk molalarını tepedeki küçük düzlükte verdiler. Güneş ağır ağır geldikleri yöne doğru alçalmaya başlamıştı. Rahip yol hazırlıklarını yapmıştı. Soğuk et ve ekmekte ibaret yemeklerini yediler. Aslında bu molaya kendilerinden çok atlarının ihtiyacı vardı. Uzaklarda gün batısında sisler içindeki vadi ve vadiyi boydan boya aşan ırmak görünüyordu. Güzel bir hava olsaydı belki Büyüksu’ yu bile görebilirlerdi. Hiçkimse, bir kere daha sordu nereye gittiklerini. Yaşlı rahip o zaman gece gördüğü rüyayı anlattı. Rahatsız olan ruhlardan söz etti. Bizim inancımıza göre eğer bir beden toprağın altına girmezse o bedenin gerçek sahibi olan ruh gideceği yere ulaşamaz.” Dedi ardından da gülümseyerek “İyice yaşlanıyorum artık benimde bir asaya gereksinimim olacak” diye ekledi. “Sence, bana, meşe ağacından güzel bir asa yakışmaz mı?” Delikanlının verdiği cevap mantıklıydı aslında “Ne yani bunca ağaçtan bunca daldan kendine bir dal bulup baston yapamayacak mısın?” Aslında konunun ağaç dalıyla veya asayla ilgili olmadığını ikisi de biliyordu. Toparlandılar atlarını tırıs sürerek tepenin öbür yamacından inmeye başladılar.

Yarım saat sonra uzaklarda bambaşka bir manzara görünmeye başlamıştı. Geldikleri yönün yeşil vadisi, yerini göz alabildiğince bozkıra bırakmıştı. Bir saatten fazla bir süre indiler. Aşağıya düzlüğe varacakları noktanın biraz öncesinde sol taraflarında bozkırla tepelerin birleştikleri noktada kayalıkları gördüler. Sanki öylece yerden bitivermiş gibi duruyorlardı. Kayaların oluşturduğu öbeğin tam ortasında da uzaktan bakılınca fili andıran bir kaya vardı. Aradıklarını bulmuşlardı. Rahip belli etmemeye çalışsa da tedirgindi. Kayalıklara yaklaştıkça ağaçların dallarında tek tük Kuzgunlar görmeye başlamıştı. Bu hiçte hayra alamet değildi.

Ortalık oldukça sakin görünüyordu. Bozkırın bitip kayalıkların ardından da tepelerin başladığı bu çizgide doğa kendi halinde görünüyordu. İki adam atlarından indi. Yularları çevredeki çalılıklara taktılar. Dikkat çekici hiçbir şey görünmüyordu.

Dakikalarca çevreyi araştırdılar, göze batan dişe dokunan hiçbir şey yoktu. Yaşlı adamın bakışlarıysa çevrelerinde çoğalmaya devam eden irili ufaklı Kuzgunlardaydı.

“Gizlemeye çalışma fark ettim” dedi Hiçkimse “Bizleri tepelerden beridir izliyorlar. Aradığımız her neyse bulunca üzerimize çullanacaklar” Sanki umursamıyorlarmış gibi çevrede dolandılar. Fil kayasının gölgesine çömeldiler. İşte o zaman ayaklarının dibindeki mezarları fark ettiler. Gece beş kişi saymıştı ateşin çevresinde uyuyan buradaysa dikkatli bakılınca dört mezar görülüyordu Rahip gördüğü rüyanın burada geçtiğine iyice inandı. Sırtını kayaya verip yürümeye başladı, ilerledi, ilerledi. Çalılıkların başladığı yerde bir beyazlık görünce durdu. Sık dalları aralayınca önce ayak kemiklerini gördü, ardından da iskeleti. Demek içlerinden biri kaçıp buralara saklanmış belki de yaralı olduğu için ruhunu çalıların içinde teslim etmişti. Yol arkadaşını çağırdı ve atının terkisindeki çantasını aldı. Üzerinden yıllar geçmiş olsa da beden sahibinin toprağın altında dinlenmeye gereksinimi vardı.
Buraya geliş nedenlerinden birini sonuca erdirmişlerdi. Sıkıntılı ruh huzur içinde uyuyabilirdi artık. “Şimdi sıra sana uygun bir asa aramaya geldi Rahip” Hiçkimse’nin sesinde alaycılık vardı. Rahip olduğu yerde durdu, gece gördüğü rüyayı tekrar anımsamaya çalıştı. Boz tüylü, iri ve alımlı baykuş aklına geldi, yukarıya kayaların üzerlerine çıkmalıydılar. “Nasıl bir şey aradığımızı açıklarsan daha kolay bulacağımızı sanıyorum”

“Uzun bilek kalınlığında ve hafif eğrileri olsa da düzgün bir dal arayacağız” dedi. Bütün bir öğleden sonra doğanın etkisiyle köşeleri yuvarlanmış kayaların üzerinde dolandılar ama onca çerçöp dal, yaprak arasında aradıkları gibi bir şey yoktu. Meraklı kuzgunlarsa cesaretlerini arttırmış iyice yakınlaşmaya başlamışlardı. Doğa ana hiç boş durmamış tepelerden yağmurun getirdiği mili çamuru dalı yaprağı yığmıştı kayalara ve aralarındaki boşluğa. Yavaş yavaş güneş ışığı kaybolmaya başlamıştı. Yola çıkmadan önce “Kolay olacak gün batmadan geri döneriz” diyen rahip telaşa kapılmaya başlamıştı. Hazırlıkları gecelemek üzerine değildi. Rahip, üzeri düzgün bir kayaya oturdu. Tekrar transa geçti…
Hiçkimse, basit bir gezme olarak başladığı yolculuğun bu kadar uzamasına canı sıkılmıştı ama arkadaşının sakinliğini bozmak istemiyordu. Dakikalar geçti, adamın duruşu değişmedi. Gün ışıklarım kayboldu ama adamın duruşu değişmedi. Gecenin karanlığı bozkıra ve kayalıklara tüm hükmünü geçirmeye başladığında da yaşlı adamın duruşu değişmemişti. Ama değişen durumlar vardı. Çevrelerinde, sayıları artan kırmızı göz parlar olmuştu. Hafif kanat çırpışları ve gaklamalar karanlıktan aldıkları cesaretle çoğalmıştı. Tedirginliği artan adam elini kılıcına atmıştı. Ama o saniye beklenmedik bir şey oldu. İri bir gölge kanat çırparak geldi ve kayaların birleştiği ve doğal bir çukur oluşturdu yere kondu. Tüyleri karanlıkta bile parıldayan bir baykuş bedenini kıpırdatmadan kafasını çevirerek çevresine bakındı. O an bütün kuzgunlar havalandı ve dağıldılar, yaşlı adamda transtan çıktı. Hızla Baykuşa doğru yürüdü. Arayıcıların ikisi de heyecanlanmıştı. Baykuşun olduğu yere koşarlarken bilgeliğin işaretlerini taşıyan beden havalanmıştı. Hemen olduğu yeri kazmaya başladılar.

Adamların eğildiği yerde kayaların arasına saplanmış gibi duran bir dal çıkıntısı vardı. Zamanla toz kum toprak doldurmuş sadece görünen ucu kalmıştı. Hiçkimse, kamasını çıkardı ve taşlaşmış gibi görünen toprağı kazmaya başladı. Bütün bunları yaparken o kadar çok gürültü yapıyorlardı ki çevrelerinde olan bitenden haberleri yoktu. Kazdılar, kazdılar. Bir süre sonra aradıklarını bulmuşlardı. Son bir gayretle uzun ve düzgün meşe dalını çıkardılar. Başarılarının tadını çıkarmaya fırsat kalmadan ayaklarını dibine saplanan okla irkildiler. “Elinizdekini bana uzatın” Karanlıktan gelen sesin sahibini tanıyorlardı.

“General” Tahmin etmeleri gerekirdi. Gecenin karanlığını bir avantaj olarak kullanmalıydılar… Ama o kadar kişiye karşı ne yapabilirlerdi. Hiçkimse, ayağa kalktı, ayaklarının dibindeyse Rahip fısıldıyordu adeta “zaman kazan” diye “Çevrenizde tam otuz adamım var ve yayları gerili bekliyor. Hemen elinizdekini bana vermezseniz delik deşik olacaksınız” dedi. Sözlerinde ciddi olduğu ses tonundan belli oluyordu. “Az biraz daha lafa tut, istiyorsan kendisini övebilirsin… General buna bayılır” O ara bir arı vızıltısını andıran bir ses duyuldu.

“Aslında bende sizinle görüşmek istiyordum” dedi Hiçkimse. “Kim olmadan yaşamanın ne demek olduğunu bilemezsiniz, saatlerce kafa patlatır bir cevap bulamazsınız, çevrenizdekilere sorduğunuz sorulara cavap alamazsınız…” Birkaç saniyeklik sessizlikten sonra devam etti “Kuytuda, sıradan bir köyde vakit öldürmektense sizin yanınızda yetişmek, askerlerinizden, subaylarınızdan biri olmak isterdim” bir an ayaklarının dibinde çalışan adam şaşırdı “Delikanlı, neler söylüyorsun” demek zorunda kaldı. “Sizlere şimdi katılmazsam ne zaman katılacağım” Arı vızıltıları çoğalmıştı sanki, yaşlı rahip fısıldadı “işareti verince, Yanıma çök, gözlerini sımsıkı kapa ve ellerinle de kulaklarını tıka. Üçe kadar say ve atlara kadar koş. Fısıldamaları duyamayacak kadar uzakta olan general tekrar konuşmaya başlamıştı “Hemen o asa ile yanıma gel, hizmete yüzbaşı olarak başla” dedi. Bir an sessizlik oldu. General sözlerini tekrar etti. “İyi bir maaş, bol bol ganimet seni bekliyor.” Sessizlik olunca ekledi “Beni anladın mı?” “Her ikinizi de anladım” dedi bir saniye sonrasındaysa ayaklarının dibindeki fısıltıyı tekrar duydu. Şimdi… Çök…” Hiçkimse sağ dizinin üzerine çökerken yaşlı rahip yerinden doğruldu. Anlamını bilmediği birkaç kelime haykırdı, unutulmuş kadim dillerden bir duaydı sanki söyledikleri. Bulutlar yüzlerce metre üzerlerinde toplanmaya başlamışlardı. Şimşekler çaktı ve bir yıldırım çok yakınlara düştü. Saniyeler sonra kulakları sağır eden gökgürültüsü kayalıklarda yankılandı. Kovanlar dolusu arı vızıltısı sarmıştı çevrelerini. Havada yılan gibi kıvrılan bir ışık huzmesi asadan çıktı ve en yakındaki askere bir yıldırım yolladı. Bir ses patlaması daha duyuldu. Bu defaki kulakları sağır edecek türdendi. Elinde meşale tutan asker kömür gibi olduğu yere yığılmıştı. Saniyenin küçük bir kesri kadar süre ışık denizinde yüzdü ova. Aydınlığın gelişi gibi karanlıkta aniden çöktü. O zaman Hiçkimse yerinden ok gibi fırladı. Kılıcı kosa biçer gibi savruluyor her hareketinde çığlıklar kopuyordu. Bir an sonra çil yavrusu gibi dağıldı askerler. En son generali bir yandan kaçarken tehditler savururken gördüler… “Bu iş daha bitmedi” diyordu… Kralım O asayı, Asanın içerisine gizlenmiş Gece kristalini sizden geri alacaktır” diyordu.

Kraliyet meydanında her zamankinden daha çok kalabalık vardı. Yaşlı rahip, bir bambu taburenin üzerine çıkmış çevresine toplananlara olanları anlatıyordu. “Sizler, aylar önce Fil Kayasında yapılan baskının kimler tarafından yapıldığını biliyorsunuz. Kahramanımız Hiçkimse bu olayı çözmüştür. Olayın ayrıntıları…” Eliyle duvara iliştirilmiş olan parşömeni göstererek “Meşe Asa öyküsünde yazılıdır” dedi. Eğer kristalsinin akıbetini merak ediyorsanız emanet yerini bulmuştur” diyordu. Kalabalığı uzaktan izleyen uzun saçlı yiğit “Yazılanları bu defa okuyan olacak mı? diye merak ediyordu. Asa ise, yıllar sonra belki birilerinin işine yarayabilir diyerek uzaklara Mısıra Edfu Tapınağına gönderilmişti. Bu ayrı bir macera konusu olacak, asırlar sonrasında kutsal kitaplara bile girecekti…

Cevdet Denizaltı

Ben Cevdet Denizaltı; tercih ettiğim şekilde olursa Aziz Hayri. İzmir’de Eşrefpaşa’da doğdum. Önce Çınarlı Endüstri Meslek Lisesini sonra Erkek Sanat Yüksek Öğretmen Okulunu bitirdim. Makine Teknolojisi bölümü öğretmeni olarak görev yapıyorum. Okumayı, araştırmayı, yazmayı seviyorum. Tür ayrımı yapmam, bilimkurgu, fantastik kurgu ve tarihi romanlar favorim. Poe ve Tolkien hayranıyım.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *