Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Nemide Hanım’ın İmzası

Berna hedefine koyduğu insanın ağzından girip burnundan çıkar, ikna ederdi. Şimdiye dek birçok yeri çekip almıştı insanların elinden. Her şeyin iyi olacağına ve en doğru kararın bu olduğuna insanları inandırıp imza almak tereyağından kıl çekmek gibiydi onun için. Birçok tarlanın hatta köyün birer maden ocağına yahut otele dönüşmesini sağlamıştı. İş bitip vicdanıyla baş başa kaldığında bedava değil sonuçta, parasıyla satın alıyoruz diyerek haklı çıkarıyordu kendisini. Bu sefer işin daha da kolay olacağını düşünüyordu. Karar çıkmıştı ve imza vermeyen tek kişi kalmıştı. Arada bir iki tane inatçı çıkıyordu tabii ancak Berna işini bilirdi. Köyümü bırakmam diyen kurnaz köylüler paranın kokusunu aldığında değişiveriyorlardı. Bir de romantik diye adlandığı bir kesim vardı; Ağaçlarını bırakmak istemeyenler. Fakat hiç fark etmezdi. İnatçı köylüden tut da çevrecilere kadar birçok cepheden zaferle ayrılmıştı. Şirketin yanına verdiği yeni yetme Avukat Ercan’la yola düşmüşlerdi. Aslında Berna tek başına hallederdi bu işleri Ercan onun için bir şoför ve emir erinden öte değildi. Açıkçası bu durum işine de geliyordu. Köye ulaştıklarında kahvede oturanlar tarafından iyi karşılansalar da Nemide Hanım’ı sorduklarında iş değişmişti. Tek başına oturan ihtiyar bir adam Nemide Bibi olarak andığı bu kadının köyde olmadığını, torunlarının yanına gittiğini ve boşu boşuna geldiklerini söylemişti. İnsan sarrafı olan Berna ise bunu inandırıcı bulmamış ve kahvede oturan başkalarını da lafa tutup Nemide bibi’nin bırak torunu, çocuğunun dahi olmadığını öğrenmişti. Ercan ise sadece oturuyor ve Berna’nın yaptıklarını hayretle karışık bir hayranlıkla izliyordu. Berna, Nemide Hanım yahut köylünün deyişiyle Nemide bibinin eski köyde yaşadığını bu köyün az uzağında terk edilmiş bir köy daha olduğunu öğrenmişti. Asıl aradığı yer de zaten orasıydı. Buradan alacağımızı aldık diyerek Ercan’ı kaldırdı ve tekrar yola koyuldular. Eski köye vardıklarında yapmaları gereken tek şey bu terk edilmiş evlerin içinden yaşam belirtisi olanı bulmaktı. Ercan gergindi. Köylülerin tamamı Nemide denen kadınla ilgili sorulara kaçamak cevaplar vermişti. Bir şeyden korktukları çok açıktı. Bu durumu Berna ile paylaştığında ise Berna önce güldü sonra köy yerlerinde meczup insanlar için cinli, perili falan gibi laflar çıkarılmasının çok alışıldık bir şey olduğundan, ardından da köylülerin cahilliğinden bahsetti. Kadının muhtemelen kötü bir hayat yaşadığını söyledi ve “Gidip kurtaralım, eli para görsün.” dedi. Bunları konuşurlarken üç katlı bir evin önüne geldiler. Perdeler asılıydı ve önündeki saksılarda çiçekler vardı. Bakımsızlıktan harap halde olan bu evin zamanında köyün en görkemli evi olduğunu anlamak kolaydı. Arabayı park edip eve doğru yürümeye başladılar. Berna işaret parmağındaki yüzüğüyle kapıyı çaldı. Birkaç dakika beklediler bu esnada kapıyı açan olmadı. Berna şöyle bir bakmak için birkaç adım geriye doğru yürüdü. Tam bu sırada içerden bir ses duyuldu ve zincir sürgüsü takılı olan kapı aralandı. Buyurun dedi yaşlı bir ses. Berna gülümseyerek lafa girdi ve kısa bir süre sonra Nemide Hanım onları içeriye davet etti. Bu olay gerçekten çok kısa sürmüştü. Ercan eğer Berna’yı tanımasaydım ben de ikna olup kapımı açardım diye düşündü. İçerisi oldukça eski ve bakımsızdı. Ercan örümcek ağlarını, tozlu rafları ve kumaşı solmuş koltukları inceliyordu. “Sanki gotik bir hikâyeden fırlamış gibi.” dedi. Berna’nın kızgın bir ifadeyle kaşlarını yukarıya kaldırdığını görünce yüksek sesle söylediğini fark etti. Nemide Hanım güldü ve “Ben olsam mitolojik bir hikâye derdim.” dedi. Ercan bunu Nemide Hanımdan duyduğuna şaşırdı ancak mitolojinin içinde bulundukları durumla hiçbir alakası yoktu. Duymuştur bir yerden diye düşündü ve gülümsemekle yetindi. Berna’nın içi kıpır kıpırdı ancak evrakları çıkartmak için doğru zamanı beklemesi gerektiğini biliyordu. Şimdi sohbet etmesi gerekiyordu, kadının her anlattığı şeyi aşırı ilgisini çekiyormuş gibi dinleyecekti ve doğru zamanda hamlesini yapacaktı. Konuşacak pek kimsesi olmayan Nemide Hanım anlatmaya çocukluğundan başlamıştı. Ercan uzunca bir süre buradayız herhalde diye geçirdi içinden. Bu sefer içinden söylediğine emindi ancak burnundan gürültülü bir şekilde verdiği nefesle ne kadar sıkıldığını açık etmişti. Ercan’ın bu hareketini fark eden Nemide Hanım sustu. Utandığı belliydi. “Hay Allah kafanızı şişirdim değil mi?” dedi. Berna olurmu öyle şey diyerek lafa girip gülümsedi. Ancak gözlerinden çıkan ateş Ercan’a tekme tokat girişmek istediğini ele veriyordu. Nemide Hanım ikisine de güldü ve “Reyhan şerbeti yapmıştım. Getireyim de içelim.” Diyerek ayağa kalktı. Ercan ne gerek var diyecek gibi oldu ancak Berna içeriz tabii dedi patlattığı gözleri ile Ercan’a bakarak. Bu gibi işlerde ikram edilen şeyleri yiyip içmek hiç hoşuna giden bir şey değildi ancak Ercan’ın saçma sapan hareketlerinin üzerine bir de ikramı geri çevirmek doğru bir hamle olmazdı. “Ayıla bayıla içeceksin.” dedi Ercan’a, dişlerini sıkarak konuşuyordu. Nemide Hanım metal bir tepsi ve üzerinden birbirinden farklı iki bardakla salona döndü. Berna hemen atıldı ve bardakları alıp birini Ercan’a uzattı diğerini önündeki sehpaya koydu. Nemide Hanım, “Eskisi kadar güzel yapabildim mi bilemiyorum çocuklar malum yaşlılık, belki bazı şeyleri koymayı unutmuşumdur.” dedi. Berna hiç olur mu diyerek ufak bir yudum aldı. Ercan ise yolculuğunda verdiği hararetle bardağı yarılamıştı. Nemide kaldığı yerden anlatmaya devam ediyordu. Bir yandan da gözleriyle ikisinin de bardağını kontrol ediyordu. Babasının köyün en zengini olduğundan, yeni köyün kurulduğu yerlerin aslında eskiden ailesinin tarlaları olduğundan bahsediyordu. Ercan ve Berna birbirleriyle konuşmamışlardı ancak ikisi de aynı şeyi düşünüyordu. Meczup olduğunu tahmin ettikleri bu kadın hiç de öyle birisi değildi. Evet bazen anlattığı şeyleri tekrar ediyordu, isimleri unutuyordu ancak bu bir insana deli demek için yeterli değildi. Bardaklar boşalmıştı. Nemide Hanım da susmuştu. Berna doğru zaman diye düşünerek lafa girmek istedi ancak başaramadı. Ne ağzını açabiliyordu ne de hareket edebiliyordu. Nemide önce Berna’ya sonra Ercan’a bakıp gülümsedi. “İçtiniz Reyhan şerbetini çarptı tabii. Alışkın olmayanı çarpar. Hazır siz sakin sakin otururken ben de hikâyemin geri kalanını anlatayım.” dedi.

“Dediğim gibi babam köyün en zengin adamıydı. Lakin zenginliğimiz tek sebebi tarlalarımızın çokluğu değildi. Hayvanlarımız da çoktu. Hele bir boğamız vardı ki sormayın. Civar köylerden bile onun için gelirlerdi. İneklerini getirip boğamızla çiftleştirirlerdi. Babam onu buzağıyken getirmiş nereden getirdiğini asla söylemedi. Biri hasetliğinden mi yaptı, yanımızda çalışan bekarlar mı ihmal etti bilmem. Bir gün ahırın kapısı açık kalmış, içeriye de bir kurt girmiş. Kurt dediler ama işin esasını bilmem. Sesleri duyup kovalamışlar ama kurt edeceğini etmiş. Bütün hayvanlarımızı öldürmüş fakat boğa çok güçlü olduğundan o kadar kan kaybetmesine rağmen yaşadı. Yaşadı yaşamasına ama eskisi gibi de olmadı. Köyün de bereketi kaçtı. Önce ekinlere çekirgeler dadandı sonra suyumuz kirlendi. O zamanlar ben tesadüf zannetmiştim tabii. Sonra bir gün bir cambaz geldi. Hasta hayvanları alıp onları eskisinden daha iyi edenlere cambaz denirmiş ben de o zaman öğrendim. Babam onu nereden buldu getirdi bilmem. Bir süre bizde kaldı. Babam onunla konuşmamam için beni sıkı sıkı tembihledi. O bahçedeyken bahçeye çıkmam bile yasaktı. Tabii genç kızım o zamanlar. Köy yerinde laf olması kötüdür, siz böyle küçük yerleri bilmezsiniz. Bir gün bahçe kapısında karşı karşıya geliverdik. Uzun boylu, çakır gözlüydü. Gel zaman git zaman denk gelmeye başladık. O bana gülüyordu ben yazmamın ucuyla ağzımı kapatıyordum. Yalan değil beğendim ama bir kelime bile konuşmadım. Derken bizim boğa iyileşti yine eskisi gibi oldu. Oldu olmasına ama çok huysuzdu, yanına yaklaşanı süsüyordu. Her gece sabaha kadar bağırıyor sanki feryat ediyordu. Yine de sapasağlamdı, eskisi gibi parlıyordu. Köyün de bereketi geri gelmişti. Boğa iyileştikten sonra cambazı hiç görmedim. Ta ki o malum geceye kadar. Bir gece uyandığımda yatağımın başında duruyordu. Birden görünce korkup bağıracak oldum eliyle ağzımı kapadı. “Sus kız duyup da gelen olursa beni öldürürler. Ölmemi ister misin? Hem ben seni seviyom ilk gördüğümden beri” dedi. Yok istemem dedim kaşlarımı yukarı kaldırıp. Sonra sokuldu bana. Ben de istemem diyemedim. Hem korktum hem istedim ama ses etmedim. İşi bitince gözlerime baktı. “Baban yine anlaşmayı bozdu, bu sefer cezasını çekecek.” dedi. Sabah gözlerimi açtım yanımda yoktu. Önce rüya zannettim. Bir süre kimseye bir şey demedim. Olanları da konduramadım. Ancak daha sonra karnım büyüme başladı ve saklayamadım. Babam duyunca beni öldürür diye düşündüm ama olan biteni anlatınca gözlerinde gördüğüm şey öfke değil korkuydu. Bu çocuğu doğurmak zorundasın dedi. Oğlum dünyaya geldiğinde ebeliğimi yapan halamın dili tutuldu. Bir kere gören bir daha bakamıyor. Odama dahi girmek istemiyordu. Ne olursa olsun benim çocuğumdu. Sevgimle büyüttüm onu. Büyüdü, kuvvetlendi, hırçınlaştı. Önce hayvanlara dadandı, sonra da insanlara. Bodruma kapattık ama çok kuvvetliydi. Hiçbir kapı, hiçbir kilit fazla dayanmıyordu. Babam çıkacak yol bulamasın diye bodrumdaki odaya odalar ekledi ama yine bir yolunu buldu. Ben sakinleştirip tekrar aşağıya inmeye ikna edebiliyordum ama yakalayana kadar yapacağını yapıyordu. Babam daha fazla oda açtı. Aşağıyı bir labirent gibi yaptı. Sonunda yolu bulup da çıkamayacak duruma gelene kadar sürdürdü bunu. Köylü de hep yardım etti. Bahçedeki kuyu, odalardan bir tanesi ile bağlantılı. Hiç inmedim o da sığıp çıkamıyor. Yemeğini oradan veriyorum. Her gece kuyunun başında ninni söylüyorum. Genelde köylünün artıklarıyla yahut hayvanlarla besliyorum onu ama bugün ziyafet çekecek. Yıllardır çekmemişti yavrucağım.”

Berna kadının anlattıkları karşısında dehşete kapılmıştı. Sadece gözlerini harekette ettirebiliyordu ve bu şekilde Ercan’la birbirlerine bakıyorlardı. Ercan’ın durumu da Bernadan farklı değildi. Ercan bu kadının anlattıkları doğru olamaz diyordu ancak çok da bir önemi yoktu. Çok büyük bir delilik ile karşı karşıya gelmişlerdi ve yapabilecekleri hiçbir şey yoktu. Tamamen savunmasız bir şekilde başlarına gelecekleri beklemekten başka bir seçenek görünmüyordu. “Şerbetin etkisi birazdan geçer.” dedi Nemide. Bahçeye çıktı ve kısa bir süre sonra bir el arabası ile yanlarına geldi. Önce Berna’yı arabaya yerleştirdi. Yaşlıydı ve bu onun için çok zordu. Kan ter içinde kalmıştı. Belini tutarak doğruldu ve Berna’ya gülümseyerek “Aslında kesip götürsem benim için daha kolay ama canlı olunca daha çok seviniyor.” dedi. El arabasını ağır ağır iterek dışarıya çıktı. Ercan ağlıyordu ve sanırım altına kaçırmıştı. Dışarıdan gelen sesi duydu. Berna’nın çuval gibi düşüp zemine çarparken çıkarttığı sesti bu. Nemide eve geri döndü. Ercana gülümsedi. “Neden mitolojik bir hikâye dediğimi şimdi anladın dimi oğlum” dedi. Ercan’ı da arabaya koyup bahçeye çıkardı. “Altına kaçırmışsın bu kokuyla seni bulması daha kolay olur.” dedi ve arabayı devirip Ercan’ı aşağıya attı.

Ercan, Berna’nın hemen yanına düştü ve gözleri karardı. Gözlerini açtığında bayağı bir vakit geçtiğini düşündü. Her yer zifiri karanlıktı. Burnunun ucunu dahi görmüyordu. Hareket edebildiğini fark etti. Bu onu biraz olsun rahatlattı. Yüksek bir yerden düşmesine rağmen vücudunda bir acı hissetmiyordu. Cebinden çakmağını çıkartıp yaktı. Berna karşısındaydı. Boş gözlerle ona bakıyordu. Berna’ya yürüyebiliyor musun diye sordu. Berna evet anlamında başını salladı. Ancak Berna’nın kolunu görünce bayılacak gibi oldu. Kaç yerden kırıldığını tahmin dahi edemezdi. Canın yanıyor mu dedi. Berna cevap veremedi ve ağlamaya başladı. İki büklüm şekilde yürümeye başladılar. “Merak etme!” dedi Ercan. “Kadının anlattıkları doğru olamaz, delirmiş işte. Buradan çıkmanın bir yolunu bulacağız.” Ancak Bastıkları yerlerden çıtırtılar geliyordu. Ercan inşallah kuru dallardır diyerek çakmağını aşağıya tuttu. Gördüğü şey karşısında çığlık atmak istedi ancak kendisini tuttu. Kemiklerin üzerinde yürüyorlardı. Berna ise Ercan’ın yaptığını yapamadı ve bağırarak ağlamaya başladı. Öleceğiz burada diye sayıklıyordu. Ercan, Berna’yı sakinleştirmeye çalışıyordu ancak bu çabası nafileydi. “Sen gördüğüm en güçlü, en tuttuğunu koparan kadınsın.” dedi Berna’yı sarsarak. Bunun gibi cümleler kurmaya devam etti ancak bu sözlerin Berna üzerinde hiçbir tesiri yoktu. İki büklüm yürüdükleri koridordan çıkıp daha geniş bir yere geçtiler. Nasıl bir yerde olduklarını anlamak için çakmağını etrafa tuttu. Ekseni etrafında dönüp etrafa bakarken birden donup kaldı. Eli çok şiddetli bir biçimde titriyordu. Çakmağın ateşi metal kısmı ısıtıyor, ısınan metal de parmağını yakıyordu ancak parmağını çekemiyordu. Kaskatı kesilmişti. Berna, Ercan’ın yüzündeki ifadeyi görünce arkasında bir şey olduğunu anlamıştı ancak arkasına dönüp bakmak yerine gözlerini sıkı sıkı kapatmayı tercih etmişti. Ercan hareket etmiyordu. Sadece çakmağı tuttuğu eli titriyordu. Nemide’nin oğlu çakmağın ışığında dahi parlayan boynuzları, öfke ile açılıp kapanan burun delikleri ve kapkara iri gözleri ile Ercan’ın tam karşısında duruyordu…

Levent Üstünbaş