Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Sevdalı Çoban Destanı

Kırmızı yanaklı tıknaz bir çocuk bağırarak çınar ağacının altındaki kahveye doğru koşuyordu. Çocuk kan ter içinde kalmıştı ancak yine de bağırmaya ara vermiyordu.

“Geliyo, destancı geliyooooooooo!”

Çınar ağacının altındaki herkes bunu bekliyormuş gibi kafasını çocuğun geldiği yöne çevirdi. Kimisi tahta iskemlesini döndürdü. Kimisi oturduğu yerde doğruldu. Çok geçmeden destancı yolun başında görüldü ve aheste adımlarla köylünün yanına doğru yaklaştı ve çatallı sesini biraz da incelterek destanını söylemeye başladı.

“Yüzü gülmez sevdası kara olanın

Elleri kavuşmadı sevdiğiyle çobanın

Bir gece geçti ortasına ağılın

Sevdası canını aldı çobanın”

Bu pek de özenilerek yazılmamış dörtlük sevdiğine kavuşamayıp kendi canına kıyan bir çobanın hazin hikâyesini anlatıyordu. Birkaç dörtlük okuduktan sonra. Şapkasını sağ eliyle çıkarıp insanlara doğru uzattı.

“Hediyesi yirmi beş kuruş. Tamamını merak edene.”

Köylüler destancının sağ elinde tuttuğu şapkaya para atıp sol koluna serdiği kağıtlardan bir yaprak alıyordu. En az üç karış uzunluğunda olan sayfaların genişliği de iki karış vardı. Üzerinde en az on iki kıta bulunan bu helvacı kağıdına basılmış destanları okumak köylünün en büyük eğlencesiydi. Bu kağıtlarda bazen namlı bir eşkıyanın, bazen bir kan davasının, bazen de kavuşamayan aşıkların acıklı hikâyeleri anlatılırdı. Destancı destanlarını sattıktan sonra kaşla göz arasında köy meydanından uzaklaştı. Biraz yürüdükten sonra bir ağacın altına oturdu ve karnını doyurmak için çıkınını açtı. Biraz ekmek, bir domates ve bir hıyardan başka bir şeyi de yoktu. Azığını yedikten sonra biraz daha dinlenmek hemen ardından da yakınlardaki birkaç köye uğramak niyetindeydi. Sırtını ağaca yaslayıp kasketini gözlerine indirdi. Biraz uyuklayacaktı ki yanında birinin dikildiğini fark edip yerinden doğruldu. Başında uzun boylu, kara sakallı bir adam dikiliyordu. Üzerinde oldukça kirli ve eski bir kepenek vardı. Destancı, bu rahatsız edici görüntüye sahip adamı daha önce buralarda hiç görmediğini düşündü.

“Selamun aleyküm.” dedi destancı ancak çoban cevap vermedi ve sopasını yere sertçe vurup ondan destek alarak dizlerinin üzerine çöktü.

“Bugünkü destan.” dedi. “O çobanı tanır mıydın?”

“Yok… Tanımam.”

“Nereden duydun o zaman?”

“Benim işim bu. Sağdan soldan duyarım.”

“Sen mi yazdın bunu?” diye sordu çoban.

“He ben yazdım. Kim yazacaktı ya.”

“O çobanı ben tanırdım. Anlattıkların yalan yanlış. Sen bir de benden dinle.”

“Önümüzdeki hafta geleceğim o zaman dinlerim inşallah. Üç köye daha uğrayacağım.” dedi ve ayağa kalkmak için yerinden doğruldu. Ancak çoban, destancının omzunu sıkıca tutup kalkmasına mani oldu ve yüzünde oldukça donuk bir ifadeyle.

“Dinle. Sonra gidersin.” dedi.

“Çok uzun yıllar evvel yine buralara bir destancı gelmiş. Bu destancı yazdığı şeylerin içine gizli mânâlar gizlermiş. Çünkü bunları açıktan söylemesi sakıncalıymış. İnsanlar böyle bilgileri kaldıracak güçte değilmiş. Bu ilim sadece onu çözebilene bahşedilen bir şeymiş. Çoban destancının bu ilmini anlamış. Sözlerindeki gizemleri çözmeye başlamış. Çoban bunları köylüye anlatmış. Köylü çoban delirmiş deyip sözünü dinlememiş. Kuraklık olacak demiş yağmur yağmamış. Hayvanlar hastalanacak demiş hayvanlar ölmüş. Köylü birbirine düşecek demiş kan dökülmüş. Gün gelmiş destanda öyle bir mısra görmüş ki gözleri fal taşı gibi açılmış.

“Beyazlara büründü sabır çiçeği.”

Çoban Kardelen’in evleneceğini anlamış. Çoban Kardelen’e aşıkmış, Kardelen de çobana. Öyle olunca koşmuş gitmiş kızın babasına. Babası çobanı severmiş ama elinden bir şey gelmemiş. Ağa Kardelen’i oğluna uygun görmüş. Ağa söylerse kim karşı gelebilir ki? Çoban bunu bildiğinden bir daha köye adım atmamış. Bir gün uyanmış bir kara keçi başında dikiliyor. Çoban demiş ağıldan nasıl çıktın geldin yanıma. Ağıldan gelmedim demiş keçi. Keçi konuşunca çobanın aklı çıkmış. Korka korka etrafa bakmış demiş biri şaka mı yapıyor ama kimsecikler yokmuş. Korka korka keçiye bakmış. Keçi de çobana bakıyormuş. Çoban sormuş. “Sen mi konuştun benimle?” demiş. Kara keçi melemiş. Çoban gülmüş. Demiş aklım gidiyor herhalde. Sonra da acaba ağılın kapısı açıldı da hepsi dışarı mı çıktı diye paniklemiş. Tam kapıdan çıkacakken kara keçi dur demiş. Hepsi ağılda bir tek ben çıktım. Çoban düşmüş bayılmış. Gözünü açtığında keçi yokmuş ortada. Rüya gördüm herhalde demiş. Fakat o günden sonra ne zaman otlatmaya çıksa kulağına fısıltılar gelmeye başlamış. Ne zaman kara keçiye dönse keçiyi ona dik dik bakarken buluyormuş. Keçi fısıldıyormuş çobana. Sürekli fısıldıyormuş. Vazgeçtin diyormuş. Korkak diyormuş. Kardelen ağlıyor duymuyorsun diyormuş. Çoban bir gün kara keçinin yanına varmış, diz çöküp yüzüne yüzüne bağırmış. “Yol göster o zaman!” demiş. Keçi bir daha konuşmamış. Çoban ne yaparsa yapsın tek kelime duyamamış. Bir gün yine saatlerce konuşmuş keçiyle. Yine hiç cevap alamamış. Ertesi gün ağılın kapısını açtığında bütün keçileri cansız yatarken bulmuş. Sadece kara keçi ayaktaymış. Çoban öfkesinden deliye dönmüş. Hem de korkmuş. Bir yandan da keçilerin sahibine nasıl hesap vereceğini düşünmüş. Kapmış evinden çiftesini gelmiş kara keçinin önüne dikilmiş. “Ya konuş ya öldüreyim seni!” diye bağırmış. Kara keçi bir boynuz vurmuş tüfeğe. Tüfek düşmüş yere. Keçi bir boynuz da çobana vurmuş. Çoban tüfeğin üstüne düşmüş ve tüfek patlamış. Çenesinden girmiş saçmalar, kafasından çıkmış. Çoban oracıkta ölmüş. Meğer büyü yapmışlar çobana. Aklını oynatsın diye. Aklını yitirsin de Kardelen ondan vazgeçsin diye. Bana sorarsan ağanın işi bu. Destancı diye büyücüyü getirdi musallat etti çobana.”

Çoban lafı bitince ayağa kalktı, az ilerideki incir ağaçlarına doğru yürüdü ve aralarında kayboldu. Elinde süt dolu bir tasla geri geldi ve taze topladığı incirleri sütün içine koyup ezmeye başladı.

“Daha önce çoban aşı yedin mi?” diye sordu bir yandan da incirleri ezmeye devam etti.

Destancı kafa sallamakla yetindi. Çoban ise işini bitirip kaseyi ortalarına koydu. Yapraklardan iki tane kaşık yapıp birini destancıya uzattı.

“Buyur destancı afiyet olsun.”

Destancı önüne konan kaseye baktı. İçmek istemediği çok belliydi ancak yine de bir kaşık alıp yutuverdi.

“Senin hayvanların nerede ki? Nereden sağdın geldin bu sütü?”

Çoban eliyle incir ağaçlarının olduğu yeri gösterdi.

“Şu ağaçların arkasındalar.” dedi.

“Niye uzağında durursun? Canavar gelirse ya?”

“Köpekler var. Hiçbir şey olmaz.” dedi çoban “Yesene destancı, lezzetlidir.”

Destancı çobana acıyan gözlerle baktı.

“Senin anlattığın da yalan yanlış. Gel ben sana olayın aslını anlatayım.”

Çobanın gözleri açıldı ve biraz da öfkelendi. Destancı oralı olmadı ve anlatmaya başladı.

“Çok uzun yıllar evvel yine buralara bir destancı gelmiş. Bu destancının yazdıkları köyün çobanlarından birinin aklını almış. Destancının suçu yokmuş. Çoban ne ettiyse kendi etmiş. Destanlara öyle bir takmış ki içlerinde örtülü bir mânâ olduğuna inanmış. Destancı her geldiğinde bir destan alıp didik didik incelemeye başlamış. Destancı bunları açıktan söyleyemediği için süslü sözlerin içine saklıyor diye düşünmüş. Çıkardığı mânâlara kimse kulak asmamış. O da keçilere anlatmaya başlamış. Keçiler ne bilsin çoban anlatmış keçiler de öyle ona boş boş bakmış. Kuraklık olacak demiş hepi topu bir gün yağmur yağmamış, Hayvanlar ölecek demiş bir tavuğu şahin kapmış. Köylü birbirine düşecek demiş. Hasan dayının küçük oğlu ile Mehmetgil kavga etmiş sonra da barışmış; Ama çoban bunları iş bilip ağzında gevelemiş durmuş. Dedikleri azıcık da olsa çıkıyormuş ya ona yetiyormuş bu. Bu yüzden daha da inanmış bu yaptığına. Çünkü inanması gerekiyormuş. Çünkü başka çaresi yokmuş. Çaresizlik böyledir işte bir yerden bir işaret bekletir adama. Çobanın da asıl derdi köydeki Kardelen imiş. Yanıkmış çoban Kardelen’e. Çobana göre Kardelen de ona yanıkmış ama aslını astarını bilen de yokmuş, gören de. Zaten çoban Kardelen’e ne çeşme başında ne başka yerde tek kelime dâhi etmemiş. Sadece mısraların içinde Kardelen ve kendisi ile alakalı bir şey aramış durmuş. Bu kadar arayınca tabii ki bir şey bulmuş. Mısralardan biri şöyleymiş:

Beyazlara büründü sabır çiçeği.

Bundan Kardelen’in gelin olacağı mânâsını çıkarmış. Destanın içinde bir çoban lafı da geçince oldu bu iş demiş. Almış keçileri karşısına keyifli keyifli anlatmış. Keyfi yerine gelen çoban köyde herkesle muhabbet edip, herkesin işine koşar olmuş. En çok da Kardelen’in babasına kendini göstermeye çalışıyormuş. Herkes durumun farkındaymış ama kimse ses etmiyormuş. Bir gün yine destan almak için köyün meydanına inmiş. Destancı gelmiş satışını yapmış. Çoban destanı aldıktan sonra kahvede sohbete dalmış. Ahali arasında muhtarın oğlu Hamza’nın evleneceğini konuşuyormuş.

“Kiminle evlenecekmiş?” diye sormuş.

Necip Dayı’nın kızıyla demiş adamlardan biri.

Çobanın geldiğinden beri neşe içinde olan yüzü birden kireç gibi olmuş.

“Kardelen mi?” diye sormuş kendisinin bile zor duyabileceği bir sesle.

He demiş adam “Ya kim olacaktı. Necip dayı’nın başka kızı mı var?”

Çoban olmuş perişan. Başı daha büyük derde gireceğinden üzüntüsünü çaktırmamak için çabalamış. Çabalamış ama herkes ne olduğunu anlamış. Boynu bükük çıkmış gitmiş kahveden bir daha da destancının geleceği günler bile uğramaz olmuş köy meydanına. Sadece keçileriyle konuşuyor. Yanından geçenleri dahi görmezden geliyormuş. Derken Kardelen evlenmiş. Sonrasında bir gün çobanın cesedini bulmuşlar. Etrafında onlarca keçi ölüsüyle birlikte yatıyormuş ağılın ortasında. Köylü hemen muska bulduk, kağıtlar bulduk demiş. Büyü yapmaya kalkıştı çoban ama büyü kendisine döndü diye laf çıkarmış. Bana sorarsan cinnet geçirmiş. Önce keçileri öldürmüş sonra dayamış çifteyi çenesine basmış tetiğe. Sadece bir kara keçi kalmış ayakta. Şanslıymış hayvan belki de. Sözün bittiği yer aslında burası ama biz destancıların işi o sözü bitirmemek. Bu yüzden anlatır dururum sevdalı çoban destanını. He bir de ağa dedin ama buralarda ağa olmaz. Muhtar işte kendi halinde bir adam. Nereden bilecekmiş büyüyü, büyücüyü. Yazık aklı gitmiş işte çobanın. Öte tarafta huzur bulur inşallah.”

Destancının anlattıklarını dinlerken çobanın gözleri dolmuş. Gözyaşları boncuk boncuk çenesinden akan incirli süte karışıyormuş.

“Böyle diyorsun ha destancı. O zaman neden destanında çobanla Kardelenin aşkını anlatıyorsun?” demiş çoban hem üzgün bir o kadar da öfkeli bir sesle.

“Bizim işimiz böyle. Süsleyen de biz değiliz aslında abartan da. Dilden dile dolaşan bize nasıl gelirse biz onu anlatırız. Belki de gerçek bambaşkadır. Belki herkes suçludur; Yahut kimse suçlu değildir. Belki de gerçekte ne olduğunu insan bazen kendisiyle bile konuşmuyordur. Belki de anlatsa ruhu huzur bulacaktır ama insanoğlu böyledir işte…”

Destancı bunları söyledikten sonra yerinden kalktı.

“Aşın da pek lezzetliymiş, sağ ol.”

Gözü yaşlı çoban ilk geldiği andan daha bitkin gözüküyordu. Destancının anlattıklarını düşünürken yerde duran kaseye gözü takıldı. Sonra başını destancının gittiği yöne çevirdi. Destancı yoktu. Bir kara keçi ağır ağır yürüyerek incir ağaçlarının arasında gözden kayboldu.

Levent Üstünbaş

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Avatar for levus levus says:

    Küçükken, pembe kağıda basılmış bir destan okuduğumu hayal meyal hatırlıyorum. Bu bulanık hatıra beni bu unutulmuş Anadolu geleneği ve mesleği hakkında bir şeyler yazmaya itti. Belki burada ne anlatmış diyenler olacaktır. Onun için şunu buraya koyayım: Anadolu'da Destancılık Kim Tarafından ve Nasıl Yapılırdı? - YouTube
    Hatam varsa affola.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.