Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Öğrenilmiş Çaresizlik

KAHRAMAN BİR BEBEK DOĞUYOR!

Uçsuz bucaksız bozkır, sanki bir ressamın elinden çıkmış gibi pastel dokuya sahipti. Tanrı dağlarının tepesindeki kar beyazı, gecenin karanlığı ile tezat oluşturuyor; bununla da kalmayıp, nehrin yakınlarına kemiklere işleyen yeller yolluyordu. Rüzgâr sanki başına buyruk esmek için değil, bir şeyleri dondurmak için esiyordu. 

Çu nehri yakınlarında bir Otağdan çığlık sesleri yükselmekte, çadırın ortasında kazanın suyu fokurduyordu. Isıltılmış su, Altay savunma bey’inin hanımı olan Başdu hatunun doğumu için kullanılıyordu. Eşinin çığlık seslerini duyan Sagundu bey hayıflanarak otağın etrafında bir oraya bir buraya dolaşıyordu.

Doğum süreci devam ederken Otağın beş bin beygir uzağında, mavi bir ışık demeti belirdi. Yaklaşık yarım saniye içinde bu ışık huzmesi beyaz renge çaldı. Killi toprakta oval bir halka oluşurken peş peşe dokuz adet garip şekil etrafında oluştu ve birden tiz bir sesle birlikte heybetli bir gölge belirdi. Silüeti gecenin karanlığında belirgin hale getiren asaya benzeyen cisimdi. Uzun mavi cismin ucu tıpkı bir minyatür ağaç kovuğuna benziyordu ve kovuğun ucunda beyaz renkli, birbirinden bağımsız hareket eden üç garip şekil hızla hareket ederek ışıldıyordu. Gölge yavaş yavaş otağa doğru süzülmeye başladı. Yaklaştıkça zaman yavaşlamaya başladı ve otağın içine girdiğinde zaman tamamen durdu.

Bütün vücudunu kaplayan yeşil ve mavi işlemelerle bezeli elbisenin omuz bölgesinden başlayan garip işaretler, bileklerine kadar uzanıyordu. Elleri ise bronz tenini ele veriyor, boynunda tıpkı asanın ucundaki şekillere benzer büyük bir kolye takıyordu. Başdu hatunun yanına yaklaşarak eli ile karnına dokundu ve kısa bir süre bekletti. Daha önce hiç bir dile benzemeyen esrarengiz kelimeler fısıldamaya başladı ve geri dönerek çıktı ve hızlıca puslu bozkırda gözden kayboldu. Otağda ki çığlıklar tekrar duyulmaya başladı ve kısa bir süre sonra doğum gerçekleşmişti. Doğan bebek ağlamıyor ve hareket etmiyordu. Odada ki bir anlık sessizlik, çocuğun gözlerini açması ile son buldu. Ebe ve yardımcıları öyle çığlıklar atmaya başlamışlardı ki, dışarıda bekleyen Sagundu bey, can havli ile otağa dalarak onların yanına koştu. Bilge Kam Kabgu’da onun peşine takılmıştı.

Gözleri yuvalarından çıkmış gibi bakan, Sagundu bey, fısıltı ile bir şeyler sayıkladı. Dizlerinin üzerine çaresiz bir şekilde çökmüş, yeraltı Tanrısı Erlik Han’ı nasıl kızdırdığını düşünüyordu. Oysa aylar önce, Tanrıça Kubai için elli keçi, on at kurban etmişti. 

Bilge Kam Kabgu, koyu damarları belirginleşen buruşuk sol elini, diz çökmüş komutanın omzuna koyarak seslendi: 

“Sagundu, belli ki Tanrılar oğlunu kutlu bir amaç için seçtiler!”

Kafasını hafifçe sağa çeviren komutan, boğazına bir hançer geçmiş gibi çatallaşan sesiyle cevap verdi:

“Tanrılar bir ucube ile nasıl bir amaç edinecekler!”

Omzunu biraz daha sıkarak güven vermeye çalışan Kubgu: “Bir kartal yavrusu da doğduğunda biçimsiz bir halde; oysa büyüyüp kanatlarını açıp uçtuğunda, her övgüyü ona sunmaktan geri kalmayız!” diye seslendi.

Bu boş laflara karnı tok olan Sagundu, gözlerini tekrar bebeğe çevirirken, içindeki öfkeyi dizginlemek için yumruklarını sıktı. Koyu siyah bir ipek yumağını andıran vücudu, kollarına doğru griye çalıyordu. Yassı kan kırmızı göz bebeklerinin etrafındaki siyah tabaka, bakan herkesi en dingin karanlığa doğru çekiyordu.

Bebek ise, dikkatlice etrafa bakmaya devam etti; yeni doğmuş savunmasız bir varlığın aksine, yüksek bir farkındalık ile kendisini bekleyen kaderi kabullenmiş gibiydi.

Ertesi gece herkes uyurken, Krayir’in bedeni, harlayan közün gibi sesler çıkararak şekil değiştirmeye başladı. Parlak siyah derisi buğday rengine, göz bebekleri ise eski formundan normal bir insanın gözlerine dönüştü. Değişim bittiğinde onu diğer bebeklerden ayıran tek fark, göğsündeki çatallı “Y” harfini andıran beneğiydi. 

Başdu hatun sabah uyandığında, bir çığlık daha attı. Bu sefer ki haykırışı şaşkınlıkla karışık mutluluk ihtiva ediyordu elbette. Oğlunun nasıl normal bir bebek hâlini aldığına inanmakta güçlük çekiyordu. Dakikalarca yaratıcı Kayra Han’a, iyilik tanrısı Ülgen’e, doğum tanrısı Kubai’ye şükranlarını sundu. Oğlunun büyük bir savaşın kurtarıcısı ve kahramanı olacağı aklının ucundan geçmemişti.

Gelecek yirmi yıl boyunca Sagundu bey’in oğlu Altunç, babası gibi savaş sanatında iyi bir eğitim aldı. Altay toplumunda her yetişkin erkeğe verilen, sadece ona ait özel işlemeli bir kılıç ve yay yapıldı. Oysa doğuda onu ve halkını bekleyen tehlikeler, keskin bir kılıç ve tüylü oklarla alt edilmesi mümkün olmayan türdendi.

TANRILAR TARTIŞIYOR!

Bir bahar mevsimi öğleden sonra, batıda ufuktan beklenmedik bir şekilde sis yaklaşmaya başladığında; öbek öbek toplanarak izleyen insanların, bakıp göremedikleri şeyleri gördüğünü fark etmesi uzun sürmemişti. Altunç’un şahit olduklarını görselerdi şayet, yerlerinde böyle sakince beklemeleri mümkün olmayacaktı. Onları uyarmak için, sesini yükseltti: “Çocukları ve yaşlıları dağdaki mağaraya götürün! O yaklaşan siste lanetli bir ruh var!” 

Kalabalığın içinden belli belirsiz konuşmalar işiten Altunç’un, yüz hatları gerildi ve kaşları çatıldı. 

Bir grubun içindeki iki adam, birbirlerine şöyle seslenmişlerdi: 

“Hava bozup, sis yaklaştığı için mi ailelerimizi mağaraya götüreceğiz?” Bunları söylerken, yüzünde dalga geçen bir tavır belirmişti.

Diğer adam gülerek: “Altunç öyle görünüyor ki, büyüdükçe aklı kısalan bir çocuğa dönüyor.”

Altunç tam o iki dalkavuğun üzerine yürümeyi düşünüyordu ki, kulakları çınlamaya ve gözleri kararmaya başladı. Sonrasında kendini uçsuz bucaksız bir suyun üzerinde buldu. 

“Krayir!” diye seslenen ses içini titretti. Sanki kulakları ile değil de, çok derinlerden duymuştu bu sesi. Hiçbir şey diyemedi.

Aynı ses bir süre sonra devam etti: “O ufukta gördüğün yaratıkları Zeus gönderdi. Diğer tüm tanrıların kendisine boyun eğmesini istiyor. Ona haddini bildirmelisin evlat! 

Altunç suyun üzerinden düşüyormuş hissine kapılarak, gözlerini kapatıp açtığında, kendini aniden halkının yanında buldu. Bu sefer herkes ona şaşkınlıkla bakıyordu. Altunç artık Kök Tengri’nin oğlu Krayir’di.

Sol elindeki asası, turkuvaz rengi işlemeli elbisesi ile bütünleşmiş siyah ve griye çalan bedeniyle, heybetli bir görünüme sahipti. Batıya dönerek yavaşça göğe yükseldi. Karşısında ona doğru uçarak yaklaşan en az sekiz tane, aslan vücutlu, kartal kafalı Griffinlere baktı.

Onlara doğru hamle yapmadan önce, yoğun sisin arasından biçimsizce koşarak yaklaşan çürümüş etleri parçalanmış, eklem yerlerinden kemikleri çıkmış askerler göründü. Asasını toprağa doğru tuttu. O anda yer önce titremeye, belirli yerlerde çatlamaya başladı. Çok geçmeden oluşan çatlaklar çöktü ve içlerinden gözleri kara, bedenleri ise alev saçan yaratıklar peşi sıra çıkmaya başladılar. Cüsselerine nazaran oldukça hızlı koşuyorlar, bedenlerinden çıkan alevler rüzgârın etkisi ile dalgalanıyordu. 

İçlerinden birisi Zeus’un ordusunun arasına dalarak gözden kayboldu; ancak hangi yöne ilerlediği, yanarak havaya fırlayan yaratıklardan anlaşılıyordu. Yarım daire çizerek tekrar gözle görülür olduğunda, siyah dişlerinin arasından bir yaratığın kopan ayağını sol tarafa doğru fırlattığı görüldü. Neredeyse binlerce yaratık, birbirlerinin üzerine çullanıyor, toynaklar oraya buraya saçılıyor, yanarak diz çöken varlıklar bir toz yığını hâlini alıyor, korkunç sesler gökyüzünü titretiyordu. 

Krayir, oldukça yaklaşan uçan yaratık sürüsüne ilk hamleyi, gökyüzündeki buz kristallerinden yarattığı yaklaşık on iki devasa mızrak ile yaptı. Kristaller gökyüzünde bir birlerine kaynaşarak kütürdedi ve sürünün sol tarafında doğru fırladı. Aldıkları hız ile gözle görülmesi mümkün olmayan hâle gelen mızraklar, en soldaki yaratığın iki kanadını birden delerek geçti. Hemen yanındaki yaratığın ise, bir mızrak boynunu, diğeri ise gövdesini yarıp geçmişti. Griffinler, kükreyerek aşağı doğru süzüldüler ve bir süre sonra buharlaşarak gözden kayboldular.

Kuzeyden güneye doğru süzülerek uçan leylek sürüsü, Krayir’in onları fark etmesi ile form değiştirerek devasa ejderhalara dönüşmeye başladı. Yönlerini aniden değiştirip bir bölümü yerdeki yaratıklara, bir bölümü ise uçan yaratıklara saldırmaya başladı. Ejderhaların ikisi, üç Griffin’in saldırısında ağır yaralanarak, yerdeki kalabalığın üzerine düştü. 

Zeus, savaşı Altay dağlarının tepesinden izliyor ve kontrolünü kaybettiğini düşünmeye başlıyordu. Üzerinde durduğu buzul, yüksek basınç ve elektrik akımı ile erimeye başladığında; Zeus çoktan göğe yükselip Krayir’in yarattığı beş ejderhanın üzerine bir düzine yıldırım yollamıştı bile. Manevra yaparak yıldırımlardan kurtulmaya çalışan yaratıkların hepsi mavi, yeşil ve kırmızı bir toz yığınına dönüşerek aşağı doğru görsel bir şölen halinde dakikalarca süzüldüler. Gökyüzünde bir ressam, boya paletini elinden kaydırıp düşürmüş gibiydi.

Krayir, sol elindeki asayı geriye doğru çekip Zeus’a doğru işaret ettiğinde, gök çatırdayıp delindi; Zeus üzerine gelen ilk alev topunu peşi sıra yolladığı yıldırımlarla yok etti, ikinci geleni savuşturmak için sağa doğru yalpalarken, omzuna çarpmasına engel olamadı. En son gelen ise, göğsünde şiddetli bir şekilde patlayarak onu yerde savaşan yaratıkların arasına savurdu. Zeus’da yıldırımlarla karşılık verdi, ancak Krayir yine hamle yapmak için doğruldu. 

Savaş asırlarca sürdü ve sonunda, iki tarafta kazananı olmayan bir savaşın içinde olduklarının farkına vardılar. Her Tanrının, onlara biat eden halklar için bir anlam ifade ettiği yönünde mutabakata varıldı. 

Yaşlı adam, yıllar önce karaladığı buruşmuş not defterinin kapağını kapattı; torununun memnuniyetsiz yüz ifadesine gülümseyerek karşılık verdi.

Çocuk daha fazla dayanamayıp, düşüncelerini dile getirdi: “Dede, kazananı olmayan destan mı olur!”

Öğrenilmiş çaresizliği bütün benliği ile hisseden adam, düşünceli ve bir o kadar da ümitli bir üslup ile cevap verdi: “Ben böyle düşledim evladım!”

Benan Pastaci