Öykü

Nilüfer

Rivayete göre kadim diyarların birinde yaşlı ana ve babasıyla yaşayan genç bir neyzen varmış. Sanatıyla, adabıyla büyük bir mahallin sayılıp seçilen kişilerinden olmasıyla birlikte, Hz. Yusuf gibi zahiri güzelliğiyle de genç kızların hayallerini süsleyen yakışıklı bir Tanrı kuluymuş hem de. Nefesinin nalan ezgilerini dinleyenler, ayağının yerden kesilerek semaya yükseldiğini sanır, uzun boyunu, yapılı cüssesini ve yay gibi kumral kaşlarının altındaki iri, elâ gözleriyle aydınlanan akça suretini karşısında gören güzeller bayılıp önüne yığılırlarmış. Neyzense şimdiye kadar hiçbir kıza başını kaldırıp bakmadığı gibi, bir seneden beri her gece rüyasında gördüğü ülke kralının biricik kızının aşkıyla yanıp tutuşuyormuş gizliden gizliye. Kimselere anlatamadığı sırrının tek dert ortağı, üfleyerek can verdiği sarı bir bataklık kamışıymış ki, onu da yanından ayırmazmış hiç.

İlerleyen zaman içinde yemeden içmeden kesilerek eridiğini, dolgun yüzünün kumral sakalları arasında kaşık kadar kaldığını, düz kametinin öne doğru eğildiğini görenler, onun bu terk-i dünya halinin umarsız bir hastalık sebebiyle olduğunu düşünüp üzülmüşler durumuna.

Tanrının akşamlarından birinde genç neyzen, bir an önce sevgilisine kavuşma isteğiyle yatağına çekilip gözlerini kapatmış erkenden. Şimdiye kadar dağda bayırda, kırda çayırda buluştuğu sevgilisi, uzun yeşil ipek elbisesiyle salına salına odasına süzülmüş o gece. Katran karası gözleri pek sönük, al yanakları pek solgun görünmüş genç adama. Siyah saçlarının üstünden taktığı kıymetli ve parlak taşlarla süslü tacın çevrelediği yüzünün hastalıklı hali âşığını perişan etmiş. Yatağından fişek gibi sıçrayarak kapı önünde meyus meyus iç geçirmekte olan prensese yaklaşıp dizlerine kapanmış. Yeşil elbisenin fırfırlı kolları içindeki ince parmaklı küçük ellerini avcunun içine alıp dudaklarına götürmüş. Ardından “ey benim gül yüzlü yârim, bakışların bağrım dağlar, nedir gözlerindeki küskünlüğün sebebi” demiş ağlayarak. Kızın gamzeli çenesi titremiş, dolgun pembe dudaklarının kenarı aşağı doğru çekilmiş, hokka burnunun ince kanatları açılıp kapanmış ve gözlerine dolan yaşlar yanağından dökülerek genç adamın ellerine damlamış. Dizlerinin dibinde yüzüne kilitlenmiş elâ gözlere bakmış kız ve “ey gönlümün şahbazı, artık rüyalarda dahi buluşamayız gayri. Kral babamın fermanından bihaber misin yoksa? Ülkenin dört bir yanına ulaklar gönderildi. Aras kıyısındaki bataklığın ortasında açmış beyaz çiçeği, her kim oradan söküp sarayının süs havuzuna dikerse, beni ona vereceğini duyurdu babam Zahhak, bilmez misin? Mahşere dek görüşemeyiz bundan sonra” demiş üzgün üzgün. Genç adam ayağa kalkıp kızın ince beline dolamış kollarını. “Güzel yüzlüm korkma” demiş, “o çiçeği almak için serden geçerim ama yârdan asla!”

Her iki âşık sarmaş dolaş, gözler kapalı öpüşüp koklaşmaktayken pencere kenarındaki kiraz ağacının dalları kuvvetli bir rüzgârın tesiriyle olsa gerek, sallanarak cama vurmuş şiddetle. Tuzla buz olan camın şangırtısıyla irkilerek gözlerini açan genç, kırık pencereden odaya dolan sabah yelinin serin esintisiyle uyuşukluğunu üstünden atıp yatağından kalkmış. Sevgilisinin hayaliyle kucaklaştığı kapıya doğru birkaç adım atarak tahta askılıktaki siyah hırkasını alıp sırtına geçirmiş. Odanın bir köşesindeki eski büfenin çekmecesine koyduğu neyini uzun ahşap kutusuyla birlikte alıp halka demirinden şalvarının kayışına tutturmuş. Diğer odada, yer yaygısı sofra başında kendini beklediklerini bildiği ana ve babasının yanına gitmiş ardından. Fakirin sofrasında Allah ne verdiyse, peynir, ekmek ve bir bardak kekik çayıyla birkaç lokma yer yemez ayaklanmış aceleyle. Oğullarının, kalktığını gören ana baba, yerden destek alarak doğrulmuşlar ağır ağır. Anne “evimin direği oğul, sabahın köründe işin ne ki, ayaklanırsın” diye sual etmiş telaşla. Oğlan her ikisinin de titrek ellerini öperek alnına koyduktan sonra “Tanrının bildiğini sizden saklamayayım anam babam, rüyalarımda gördüğüm bir güzele fena tutuldum ben. Derdinden verem olmadan, mecnun misali dağa taşa düşmeden kral babasından istemeye giderim kızını. N’olur siz de hakkınızı helal ediniz, biliniz ki, bu yolda serden geçerim, yârdan asla” deyip vedalaşmış ailesiyle. Anne “kral seni zindanlarda çürütür, akça boynunu kara kütüklere yatırır. Yaşlı ananı dinle de bu sevdadan vaz geç oğul” diyerek yakasını – başını yırtmış, kuru elleriyle dövmüş dizlerini. Baba dilsiz, konuşamaz. Gözyaşları beyaz sakallarının arasından akar oluk oluk. Oğlunun kararlılığını gören anne, ağlamayı bırakıp açıvermiş eski sandığın kapağını. Sandıktan çıkarttığı kutsal kitabı öpüp başının üstüne kaldırmış. Oğlan, üç kere eğilerek kitabın altından geçmiş anasının duaları eşliğinde. Teknedeki son yarım ekmeği de beyaz bir tülbente sararak oğlanın kuşağına bağlayan anne, sırtını sıvazlayıp “yolun, şansın açık ola” demiş hıçkırarak.

Genç âşık çarığını ayağına geçirip yaban ellerin yoluna düşmüş o sabah. Geçtiği güzergâh boyunca sayısız tehlikelerle karşılaşmış ama hepsini atlatmayı başarmış güzel sanatı sayesinde. Siste yolunu kaybettiğinde neyini üflemiş, sisler dağılmış, taşkın dereler geçit vermeyince neyini üflemiş sular çekilmiş, kurtla karşılaştığında neyini üflemiş, kurt kuzuya dönüşmüş örneğin.

Seyahatinin on üçüncü gününde düzlük bir ovada, yalnız bir çınarın gölgesinde azıcık dinleneyim derken bir harami çetesine rastlamış ki, yedi kişilik. Çete başı, atını neyzenin burnuna dayayıp dizginlerini çekmiş. At sırtından dik dik bakarak kılıcını sıyırmış kınından. Kılıcın keskin kaması atın başının üstte şimşek gibi parlayıp sönmüş peş peşe.

Harami “dökül” demiş “altından, gümüşten neyin varsa ki, almayalım kara başını!”

“Karşınızda boynum kıldan ince, ağalar ama bilin ki, içli bir neyden gayri hiç servetim yok benim.”

Kuşağına asılı uzun ahşap kutuyu açıp sazını göstermiş ardından.

“Vay be neyzensin demek, göster maharetini de gönlümüz yumuşasın ki, bağışlayalım canını!” diye gürlemiş çete başı. Genç adam, sırtını yaşlı çınarın gövdesine dayayıp üflemiş sazını. Çınar, bu hazin ve yanık ezgiyle büyülenmiş gibi yaprak dökmeye başlamış en ufak bir esinti olmamasına rağmen. Haramiler, başlarına yağan turna teleklerini görünce yukarı bakmışlar şaşkın şaşkın.

Bir düzine allı turnanın müziğin ritmine uygun şekilde kanat çırparak boşlukta döne döne raks ettiklerini görmeleri uzun sürmemiş. Attan inen çete başı, neyzenin yanına gelip diz çökmüş önünde. “Sen ki” demiş “bir bataklık kamışına nefesinle can vererek mucizeler yaratan gerçek bir hak âşığısan, dile benden ne dilersen!” Neyzen günlerdir dağda taşta, derede tepede yürümekten yırtılmış çarıklarının içinde paralanıp kanlar dökülen ayaklarını göstermiş haramiye. “Yolum uzak, bense yayan, atını isterim madem sordun, vermesen de alınmam” demiş utana sıkıla. Çete başı, atının yularını genç âşığın eline vermiş hiç tereddüt etmeden.

At da ne atmış meğerse. Antik Yunan’ın Pegasus’uyla aynı soydan mübarek. Tepelerden uçarak, derelerden sekerek on yedinci günün sabahında kralın memleketine yetiştirmiş genç adamı. Hoş rayihalı, cennet kokulu büyük bir diyarmış burası. Saraya gitmeden önce küçük bir handa yıkanarak üstüne başına çeki düzen veren neyzen, bu güzel kokuyu sormuş hancıya.

“Yabancısın anlaşılan” demiş hancı. “Bataklık çiçeğinin namını duymaz mısın hiç? O çiçeğin etridir bu şehirde tütüp durur buram buram. Günlerdir kralın biricik kızına sevdalı yüzlerce babayiğidi batağına gömdü, aldanmayasın, büyülenmeyesin onun hoş rayihasına. Atmayasın kendini çamurlu anaforun aç ağzına!”

Genç âşık, gür kumral sakallarını sıvazlayarak tebessüm etmiş hafiften.

“O bataklığı kurutmaya, o çiçeği almaya geldim, sarayın yolunu tarif et sen, gerisine karışma” demiş güvenli bir sesle.

Hancı, bükülmüş belini doğrultarak az ötedeki uğultulu kalabalığa uzatmış işaret parmağını. Uzunca bir kuyruğun ucuna eklenen âşık, sırası gelince kralın huzuruna çıkmış. Bir yıldır yemeden içmeden kesilen ve günlerdir gece gündüz yol tepmekten iyice zayıf düşerek omuzları çökmüş genci karşısında gören kral, küçümseyici bir kahkahayla sarsılmış tahtında.

“Ey Tanrı kulu, o çiçek ki orduya bedel cengâverlere boyun eğmedi günlerdir, sen bu bitli halinle neyine güvenerek çıkar gelirsin, söyler misin?” demiş alay ederek.

Kralın istihza dolu sorusuyla pek meyus olan âşık, rüyalarını anlatıvermiş çekinmeden.

“Ben sevdasına güvenen garip bir hak âşığıyım, rüyalarımda görüp tutulduğum prensesin aşkındandır bu güven” diye yanıtlamış dürüstçe.

Kral kükreyerek tahtından inmiş. Altın yaldızlı kaftanının eteklerini savura savura gelip gencin karşısına dikilmiş.

“Kızımı rüyalarında görmek ha, bu cesaret de nerden bre küstah, hem yalan konuşmaya utanmaz mısın sen?” demiş gencin rüyalarına inanmadığını ima ederek.

Celladına dönmüş “söylediği gibi bataklık çiçeğini bugün getiremezse, boynu kütüklere yatırıla, akça etinden kara kavurmalar yapılıp ülkenin her tarafına dağıtıla ki, kızımı rüyalarda görmenin cezası neymiş herkese ders ola!”

Ardından oğlanın omuzlarından sarstığı gibi “söylediklerini ispatlayabilirsen şayet kızım senindir, verdiğim söze sadık bir kralım ben!”

Gün öğleden bir hayli geçmişmiş. Genç âşık, başta kralın olduğu kalabalık bir halk ve saray eşrafı eşliğinde nadide çiçeğin bulunduğu bataklığın yanına gelmiş. Bataklık, çok da büyük olmayan bir düzlüğün ortasında seyrek sarı kamışların arasındaki çiçeği sayesinde bir bataklık gibi değil, cennet bahçesi misali kokmaktaymış buram buram. Durgun siyah çamurun yüzeyindeki iki avuç içi iriliğinde beyaz katmerli çiçek, yayvan yeşil yapraklarının arasında, bataklığa inat pak ve lekesiz güzelliğinin gururuyla şahlanmışmış adeta.

Genç âşık kendinden önceki yarışmacıların tekneleriyle, kayıklarıyla, sallarıyla birlikte çiçeğe yaklaşmalarına ramak kala aniden dipten bir burgaçça emilerek göz açıp kapayıncaya dek bataklığa gömüldüklerine şahit oldukça işin zorluğunu anlamış. Yine de kendine olan özgüvenini koruyup heyecanını saklamayı başarmış sırası gelinceye dek.

Nihayet gün karşıdaki çıplak dağların arkasına doğru alçalmaya başladığı vakitlerde genç âşık, başta kral olmakla beraber büyük bir kalabalığın meraklı ve alaycı bakışları altında bataklığın kenarındaki siyah, yassı kaya parçasının üstünde bağdaş kurup oturmuş. İnsanlar ne yapmaya hazırlandığını tahmin edemezken o, şalvarının kayışına bağlı dar ahşap kutuyu açarak içindeki sazını çıkartmış. Aşağı – yukarı üç karış uzunluğundaki sarı bataklık kamışından yaptığı sazını ellerinin arasına almış. Neyin, manda boynuzundan yapılmış başparesini dudağına dayadığında gürültülü bir kahkaha tufanı kopmuş etrafında. “Bataklığı kurutacakmış, kör gafil, nefesin ne ki senin, elindekini Sur düdüğü mü zannedersin?!”

Genç âşık duyduklarına kulak tıkayarak gözlerini kapatıp üflemiş sazına. Klasik makam ezgileri, neyin ince borusundaki delikler üstünde dolaşan maharetli parmaklar ve ilah vergisi muazzam bir nefes sayesinde alaycı kalabalığı büyüleyerek susturmuş önce. Kral ve çevresindekilerin akılları başlarından uçmuş, ayakları yerden kesilmiş gibi kendilerinden geçerek dinlemişler neyzeni. Bataklık sinekleri bile zar kanatlarıyla pike yapar vaziyette, vızıltılarını yutarak asılı kalmışlar havada. Bu durum, gün tamamen dağların arkasında kaybolup akşam alaca karanlığa dönünceye kadar devam etmiş. Nihayet, ayın gökyüzünde göründüğü vakit, bataklığın durgun yüzeyinde hafif bir dalgalanma fark etmiş çevredekiler. Ardından, yükselip alçalarak makam değiştiren neyin bağrından kopan teranelerin armonisine uygun hareketlerle ağır ağır kıpırdandığını görmüşler beyaz çiçeğin. Çiçek, ortasındaki sarı, ince tacını dikleştirerek beyaz katmerli eteğini çamurlu yüzeye yaymış. Yeşil yayvan yapraklarının ortasında kıvrak bir balerin edasıyla dönerek kamışların arasıyla süzülmeye başlamış bataklığın kıyısına doğru. Çiçeğin ritme uyumlu dansı, genç âşığın önünde son bulmuş. Neyzen, sazını susturup kutusuna koyduktan sonra, bağdaş kurduğu yerden gövdesini öne eğerek kollarını uzatıp beyaz çiçeği, kökleri ve yapraklarıyla birlikte avuçlarının arasına almış. Bataklık çiçeğinin, çamurlu sulardan süs havuzlarına uzanan serüvenini başlatmak üzere, şaşkınlıktan at sırtında donakalmış kralın ellerine sunmuş çiçeği. Bu güzelliğe dokunmanın heyecanıyla dili çözülen kral, gördüklerinin gerçek mi, rüya mı olduğunu anlamaya çalışan şaşkın ahaliye seslenmiş.

“Ey halkım, elimde gördüğünüz bu bataklık çiçeği Nilüfer diye anıla bundan sonra. Ve bu mucizeyi gerçekleştiren genç adama verdiğim söz tutula ama kızımı rüyasında gördüğünü de ispatlaması şartıyla” demiş kral.

Sarayına dönen kral, Nilüfer’i bahçedeki süs havuzunun berrak sularına bıraktıktan sonra, kırk kızın salındığı haremine götürmüş genç âşığı. “Bu kızların arasından prensesi seçebilirsen şayet, rüyalarının gerçek olduğuna, yalan söylemediğine inanırım o vakit. Aksi durumda bugünkü mucizeni de hiçe sayarak kelleni aldırırım haberin ola!”

Hepsi, siyah ipek entarili kırk ince belli güzelin ortasında dolaşıp duran genç “Kralım sağ olsunlar” demiş “Bu kırk güzelin hiçbiri değildir benim yârim.”

Tahtırevanına kurulmuş kral, duyduklarının üzerine ellerini iki kere bir birine çırparak şaklatmış. Ardından kral odasının kapısı aralanmış, prenses al, yeşil ipeklerin içindeki narin endamıyla suna gibi süzülmüş odaya. İki sevgili, gerçek buluşmanın mutluluğuyla gözyaşlarını tutamazken kral, âşıkların ellerini birbirine kavuşturmuş. Düğün hazırlığı başlatılmış sarayda. Gelinin duvağını süsleyen nilüfer çiçeği, o günden sonra elvan renkleriyle çeşitlenerek paklığın, sadakatin timsali gibi anılmaya, sanat ve sanatkârsa gerçek değerini görmeye başlamış âşıkların ülkesinde.

Sonu mutlulukla biten masalların klasik deyimiyle, kırk gün kırk gecelik davullu zurnalı bir düğünün ardından kahramanlarımız ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine. Bakalım, gökten düşen üç elma hangimizin başına kısmet olacak?..

Nilüfer” için 1 Yorum Var

  1. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili Hediye,

    Burada kendin için belirlediğin Nick’i bulamadım. Ancak karşıma Alıya Gasımova diye bir isim çıktı. Belki kardeşlerdir ve beraber Kayıp Rıhtım okuyucusudurlar diye güzel bir dilek düştü aklıma.

    Seçkideki ilk öykün olduğunu görüyorum.Hikayenin adını görünce Ziya Gökalp’in Nilüfer isimli masalı geldi aklıma, belki okursun diye buraya adını bırakmış olayım. Bununla beraber aramıza böyle verdiği duygu, gelişimi ve kavuşmaya kadar giden yoldaki olay silsilesi ile dengeli ve tutar bir masalla katılmana çok sevindim, Hoşgeldin. Masalı çok güzel anlatmışsın.Keyifle, merakla ve duygu dolarak okudum.

    Masalı okurken aklıma kısacık gelen notları da seninle paylaşmak isterim:

    Örneğin kelimesi geçiyor yukarıda, o kelime masal içinde fazlalık bence, anlatımındaki akışta göze çarpıyor. Bulunduğu cümleyi önceki başka bir şekilde bağlayabileceğini düşünüyorum.

    Anlatımını yoğunlaştırmak için iç içe geçmiş cümle yapıları kullandığını görüyorum. Yapısal olarak birbirinin devam olduklarından dolayı (noktalama işaretlerinin bir daha üzerinden geçilmesiyle) üzerinde çalışabilecek güzel cümleler. Ancak, bende yazarken özellikle bu cümleleri tasvirler ya da bir ruh durumunun anlatımında kullanmayı seviyorum. Çünkü bu tip cümlelerde “vurucu” dediğimiz ve hikayelerin dönüm noktası olabilecek yerler kaybolabiliyor ya da ne yaparsak yapalım okuyucu o kısmın önemli olduğunu anlamadan hikayede ilerlemiş sonra önemli olduğu ortaya çıkınca o kısmı yeteri kadar içselleştirememiş oluyor.

    Eline ve düş gücüne sağlık
    Sevgiler
    Dipsiz

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!