Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Ölüler Uyurken

Bencillik edecekti. Çoğu hareketini kabul etmediği Zeus’tan bir farkı kalmayacaktı –neredeyse. Neredeyse. Sonuçlarını biliyordu, asırlar içinde soykırım niteliğinde ölümlere sebep olacağını biliyordu. En yakın zamanda, ki o da torunlarından başlıyordu, insanlar ölecekti ve bu, demin söylediklerimin aksine o kadar uzak bir gelecekte olmayacaktı. Ne var ki hepsini hesap etmişti, insanlara güveniyordu, başlarının çaresine bakabilirlerdi, bakacaklardı da. İnsanların kanatları yoktu, pençeleri, keskin dişleri, sert derileri, dikenleri, gece görüşleri, caydırıcı doğal silahları yoktu fakat kardeşinin hayvanlarda unuttuğu, kendisinin insanlara verdiği bir şey vardı: akıl. Tabii akıl deyince aklınıza atom parçalayacak o malum insan ya da kansere çare olacak başka sıradan bir insan gelmesin. O zamanlar kolektif bilinç oluşmamıştı, insanlar hayvanlardan korkması gerekip gerekmediğini bile bilmiyorlardı; çevrelerindeki şeylerin bir adı yoktu, sadece orada duruyorlardı, belki zararlıydılar bilmiyorlardı; tekerlekleri yoktu; ateşleri de yoktu, şimdilik.

Anlık süren beyin fırtınasını yapmış gibi görünüyor fakat son bir kez daha düşünüyor. Titan olmanın iyi ya da nispeten kötü yanlarından biri de bu olmalıydı; ne olacağını görüyorsun ama müdahale edemiyorsun. Basit matematik hesabı yapabilecek biri şu Prometheus; eğer ateşleri olmazsa hayvanlardan korunamazlar ve ölürlerdi, eğer ateşi çalarsa da insanlar ölecekti yani her koşulda birileri ölüyordu. Birinde birkaç on yılda, diğerinde birkaç milenyum içinde. Ne fark ederdi ki. Şu an için Prometheus yaşadığı döneme bakmalıydı o yüzden de yaratımlarına yarın güneşi götürecekti.

Ama işte bencillikti. Yaratımlarına fikirlerini sormamıştı, torununun çocuğu olduğunda ölecekti, o zaman da kaderini kabul edecek miydi torunu? İleride toplumları değiştiren insanlar ölüp de ait olduğu toplumlar boşluklarını dolduramayıp güçten düştüklerinde hesabını kim verecekti? Yazın dünyasını etkileyen yazarlar öldüğünde genç dimağlar ona lanet okumayacaklar mıydı? Çoğunluğun iyiliği için azınlık göz ardı edilebilirdi. Bu düşüncesiyle Zeus’a epey benzedi. Belki de Zeus’la olmak yerine Zeus’a karşı olup, Titanların safında yer almalıydı. Belkiler bitmiyordu. Bundan sonrası uygulamaya dökülecekti. “Kader, hareket edenden yanadır,” diyecek Romalılar, zamanı geldiğinde. Yanayım.

Helios, savaş arabasını yeni sürmeye başlamıştı, Güneş’in en tatlı ışıkları Olimpos’a düşüyordu. Prometheus, elbisesine sakladığı sopayı çıkardı, Güneş’ten bir alev parçası yakaladı ve gerisin geriye Dünya’ya döndü. Yaratımlarına ateşi verdi ve oğluna, bir hafta içinde geri dönmezse; dur durak bilmeden en yüksek dağın en yüksek tepesine çıkmalarını tembihledi ve değneğini alıp Kaf Dağı’na doğru yola çıktı. Zeus, er ya da geç —ne kadar geç o kadar iyi—öğrenecekti ve öğrendiğinde çocuklarından ne kadar uzakta olursa o kadar iyiydi. Zeus her şeyi görüp bilebiliyordu ama gelin görün ki bu kudreti Titan Prometheus’a işlemiyordu; Titanlar, Tanrılardan çok daha üstünlerdi, takip edilemezlerdi. “Keşke Hephaestus’a şu takip zamazingosunu yaptırsaydım!” diye düşündü Zeus. Yaptırmamıştı, o yüzden de oturup, Olimpos’un sınırlarına girmesini bekleyecekti ama neden girsindi ki? Muhtemelen mangalı keşfedene kadar bir delikte saklanır, bulduğunda da Zeus’u mangal partisine çağırırdı tabii o zamana kadar Zeus falan kalırsa.

Kaf Dağı, Olimpos’un girişinde bulunuyor ve aşılması neredeyse imkansız olduğundan koruma görevi görüyordu, doğal bir koruma, Gaea’dan beri orada bulunan koruma. Prometheus da buraya gidiyordu; Zeus’tan özür dileyip, kendini değilse bile evlatlarını affettirmek için boyun eğecekti. Bunu yapmasında bir sakınca görmüyordu ne de olsa bunu “çoğunluğun iyiliği için azınlığın yaptığı bir fedakarlık” olarak görüyordu.

Zeus karşısındaydı. Tam olarak; Zeus tahtında oturmuş kendini beğenmiş tavrıyla şimşeğini sıvazlıyor ve bunu yaparken Afrodit’i kesiyordu, on ikisinin hepsi de buradaydı –seyirci olarak. Prometheus’un başı Olimpos’un sıcak, altın zeminindeydi, üzerinde pejmürde kıyafetleri ve yanında meşe ağacından yapılma değneği; olabildiğince kendini alçaltmayı planlıyordu böylece Zeus kendini daha yüce hissedip, ona ceza vermeye bile tenezzül etmeyecek biri olacaktı. Tanrılar gergindi, Hermes hariç, Zeus gergindi, Prometheus değildi. Zeus, kendini olduğundan daha yüce hissetti, Prometheus’u karınca olarak gördü ama hatunlar etraftayken varlığını hissettirmeliydi, ona yapılan yanlışı cezasız bırakmamalıydı. Prometheus, Kaf Dağı’nın tepesine zincirlenip, ciğeri akbabalar tarafından yenecekti; ateşin keyfini sürüp de Tanrılara hediyeler sunmayan Prometheus’un yaratımlarına ise bir şey yapmayacaktı. Adaletliydi ne de olsa. Birkaç kişi canlı bırakılmalıydı ki Zeus’un merhametinin devamı için sunaklar inşa edip, kurbanlar sunsunlardı. Ne var ki bunlardan farklı olan birkaçı cezalandırıldı. Onlar, Prometheus’un kanını taşıyan nesil olacaktı ve cezaları; Dünya, varlığını galaksiden silene kadar devam edecekti ya da Zeus’un varlığı son bulana kadar. İlkinin varlığı ne yazık ki ikinciden sonra sonra geliyordu. İnsanlar acı çekecekti. Bu ırkın laneti, vücudunda çıkan ama kendisini öldürmek yerine çevresindekileri öldüren bir vebaydı. Tarihte Büyük Salgın, Kara Veba, Yeşil Bübonik Salgın, Turuncu Septik, Mor Şarbon gibi isimlerle, farklı zamanlarda canlar alacaktı. Taşıyıcısı sağ elinin üzerindeki siyah çıbanlardan tanınabilirdi, Prometheus da alevi sağ eliyle almıştı. Belki sol eliyle alsaydı Jeanne d’Arc, Ramses, Büyük İskender ve haliyle İskenderiye Kütüphanesi katliamı, Jimi Hendrix, Yavuz Çetin, Rod Price, Edgar Allan Poe, Evliye Çelebi ve niceleri olmayabilirdi. Belki.

Prometheus zincirlendikten altı gün geçtikten sonra, oğlu Deucalion ile gelini Pyrrha çocuklarını alıp en yüksek dağın en yüksek tepesine çıkmak için hazırlandılar. Kabilenin reisi olarak diğerlerine gece yola serinliğinde yola çıkacaklarını söyledi. Kabilede bir huzursuzluk vardı, muhtemelen Deucalion yüzündendi. Babası tanıdığı en bilge adamdı ve o olmadan daha önce hiçbir yere gidilmemişti. Ne yapacağını bilmiyordu. Dünya onun için Prometheus olmadan yola çıkılamayacak kadar korkunç ve büyük geldi o an –ateşleri olsa bile. Ateş! Ateşi yanar halde tutması hayati önem taşıyordu. Daha çıkmalarına altı saat vardı ama daha zaman ölçüm birimleri peydah olmadığından o bunu bilmiyordu. Erkeklerden ikisini çalı çırpı toplamaları için nehir kenarına yollamıştı. Babası nerdeydi acaba, gelmezse ne olacaktı? Daha öğrenmediği bir sürü şey vardı. Çok düşünmek onu yormuştu (babasına çekmiş) ve biraz dinlenmeye ihtiyacı vardı. En yakında dinleneceği zaman birkaç gün sonrası olacağı için bu altı saat onun tahmin edemeyeceği kadar kıymetliydi.

Pyrrha onu uyandırdığında kendini zinde hissediyordu, ateşi almak için uzandığında elinde Zeus’un hediyesini gördü ve uyumadan önce de olup olmadığını merak etti. Yolda düşünecek çok vakti olacağından bu fikrini sonraya erteledi. Babasını sordu. Gelmemişti. Kabileyi topladı; kendisi, Pyrrha, üç çocuğuve kabilenin kalanıyla yirmi beş kişilerdi. Ateşi alıp, önden yürümeye koyuldu. Erkeklerin yarısı öne ve arkaya dizilmişlerdi, ortada kadınlar vardı. Pyrrha ve Deucalion, daha önce Prometheus’la yerleşecek yer ararken görmüşlerdi buraları, o yüzden çevreyi az çok tanıyorlardı. Aynısı yeni doğmuş diğer kardeşleri için geçerli değildi; daha birkaç gün geçmişti bu dünyaya geldiklerinden beri. Fakat hepsinin birleştiği ortak payda; Deucalion’ın amcasının yaratımları olan hayvanlardı. Daha önce insanlardan başka bir şey görmemişlerdi ve şimdi bu yaratıklar vardı ve kendilerinden pek çok yönüyle üstünlerdi; keskin dişleri, kanatları, korkutmak için ses ve dikenleri, pençeleri ve karanlıkta daha iyi görmeleri için tasarlanmış gözleri vardı. Ne var ki asıl korktukları şey bilinmezlikti. Daha önce bu kadar farklılığı bilmezlerdi. Hayvanlar zarar verirler miydi bilmiyorlardı. Onlara zarar verebiliyorlar mıydı? Prometheus, gitmeden önce Deucalion’a ateşi kullanmakla ilgili bir şeyler söylemişti; ateş, hayvanları korkutabilirdi; ateşin sıcaklığında, doğal yollarla avladıkları hayvanları pişirebilirlerdi. Aklına bu düşüncesi gelince rahatladı. Bunu kardeşlerine de söyleyip, onları da rahatlatmak istedi fakat canlı canlı gösterse daha iyi olurdu. Az ileride bir kirpi gördü, yavaşça ilerliyordu, zaten pek fazla zarar veremezdi ama yine de korkuyolardı. Ateşi tasasız bir halde yürüyen kirpiye yaklaştırdı ve artık kirpi top halini aldı. Bunu görünce diğerleri şaşkınlık naraları attılar. Deucalion, yüzlerindeki sevinç ifadesini görünce daha da rahatladı, artık daha büyük bir tehlike olmadığı sürece yollarına devam edebilirlerdi. Gidecekleri yer Kaf dağı’ndan daha yüksekti ve tam tersi istikamete düşüyordu, böylece Zeus’tan uzak durabileceklerini sanıyordu ama kendini beğenmiş tanrının başka planları vardı.

Yola çıkmadan önce çiseleyen yağmur hafif şiddetlenmişti. Oradaki yapraklardan beş katlı bir siper yapmışlardı ateşin üstüne. Sönmemeliydi. Daha birkaç saat yağmurda yolculuk etmişlerdi ki Deucalion durmaları gerektiğini hissetti, yorgun ve ıslanmışlardı. Babası, gelmediği takdirde gitmesini tembihleyince, içinde gelmeyeceğine dair bir his oluşmuştu. Titanlar geleceği görebilirlerdi, “gelmezsem” demek gelmeyeceğim demeye yakındı. O yüzden etrafı gündüzden biraz gezmişti; kalacak yer, su ve yiyecek kaynaklarının buraya mesafelerinin kaba hesapla biliyordu. İleride gündüzden gözüne kestirdiği mağaraya doğru gittiler. Daha yeni yeni oyulmaya başlıyordu ama yirmi beş kişiyi rahatça alırdı. Kendisi önden girip mağaranın içini kolaçan etti, belki amcasının yaratımlarından biri veya birkaçı orada olabilirdi. Yoktu. Hayvanlar da acemiydi hayvan olma konusunda. Daha burası bir hayvanın habitatı olmamıştı. Diğerlerini de çağırdı, çok fazla kalmayı planlamıyordu, sadece yağmur şiddetini azaltana kadar. İki saate yakın vakit geçmişti ama yağmur bırakın dinmeyi, öncesine kıyasla daha şiddetliydi; Zeus öfkeli olmalıydı. Neyse ki Kaf Dağı gidecekleri yer değildi çünkü orada yağmurun fazla yağmasından ziyade şimşekleriyle bulutlarda gezinen Zeus en büyük tehlike olurdu ve kaçma şansları da olmazdı. Yağmurun duracağı yoktu, durmakla hata etmişti. Babasını dinlemeliydi ama insanları yağmurdan ve yıldırımlardan korumak istemiş, biraz durmanın zararı olmaz diye düşünmüştü. Aradan geçen vakti telafi etmek için iki katı hızda yürümeleri gerekecekti. “Lanet olsun şu Zeus’a!” diye söylendi. Elinde çıkan şeye gözü ilişti, orada olduğunu bile unutmuştu, ne de olsa vücudunun bir parçası değildi ve alışmamıştı henüz. Görünüşe göre Pyrrha da fark etmemişti, şimdilik söylemese daha iyi olur diye iç geçirdi. En azından ne olduğunu anlayana kadar.

Çabucak toplanıp yağmura rağmen yola çıktılar. Yanında yürüyen adamın ensesinde, elinde çıkan çıbandan gördü; siyah rengiyle hoş bir görüntü olmamakla birlikte korkutuyordu da. Neydi bu şey? Daha önce hiç böyle bir hastalığa yakalanmamıştı ve babasının yokluğundan sonra gelen şiddetli yağmurun üstüne bir de bu çıkmıştı. Şüphelenmekte haklıydı. Ne var ki kendisini etkileyen bir belirti olmadığından adamda da olmadığı çıkarımını yaptı. Yürümelerinin üzerinden üç saat geçmişti ki adam birden yığılıverdi. Deucalion, Pyrrha’ya kadınları toplamasını söyledi. Erkeklere adamı taşımasını söyledi, kendisi de taşırdı ama aynı hastalığın onda da olduğunun öğrenilmesi karışıklığa sebep olabilirdi. Hasta adamın kulaklarından siyah kanlar geliyordu. Deucalion ne yapacağını bilemiyordu, aklına nehirin akışını yavaşlatmak için set çektikleri geldi. Adamın kulaklarını kapattılar ve iki saat de onun için beklediler. Ama o süre içerisinde adamın rengi iyice solup, gözü beyaza çalmaya başladı. Deucalion korkuyordu; kardeşlerinin ona güvenmekten vazgeçip, kendi yollarına gitmelerinden korkuyordu. Yalnız kalmak sorun değildi, şimdiye kadar zaten yalnızlardı ama kardeşleri, yeni yaratıkların cirit attığı bir dünyada çok fazla yaşayamazlardı –ki biri şu an ölmek üzereydi bile.

İki saatin sonunda adam cansız bir halde uzanıyordu, eşi geldi ve herkes onları yalnız bıraktı. Kadın geri döndüğünde burnunu çekiyordu, gözleri kanlanmıştı, Deucalion’ın yüreği parçalandı çünkü suç onun olabilirdi veya daha kötüsü sıradaki pekala kendisi olabilirdi ama umutsuzluğa kapılamazdı veya belli edemezdi. Gözleri dolsa da yollarına devam etti. Babasına herkesten —Tanrılardan bile—çok güveniyordu ve o tepeye artık durmaksızın gidilecekti. Çoğunluğun iyiliği için azınlık göz ardı edilebilirdi. En büyük temennisi ölmemeleriydi ama bir kişi için yarı yolda durulmayacaktı. Devam ettiler, bu arada kocası ölen kadının hıçkırıklarını bir süre daha duymaya devam etti, sonrasında yorulduğu için kendiliğinden susuverdi. Daha yolu yarılamamışlardı bile fakat kocasına temas ettikten sonra veba sıçrayan kadın da dizlerinin üzerine yığılıverdi. O kadar yorulmuştu ki bedenindeki farklılığı şefe söylemeyi unutmuştu. Daha önce uygulanan yöntem işe yaramadığı ve başka da yöntem bilinmediği için Deucalion, hatalarını tekrar etmemeliydi. Kadına yaklaşılmayacaktı, temas edilmeyecekti. Deucalion herkesi topladı ve kadına dokunulmadan yola devam edeceklerini söyledi. Huzursuzluk oluşsa da hiçbiri ondan daha iyi bilmiyordu ve sonuçta ona uyarak kadını orada bıraktılar. Sonra başka biri daha geride bırakıldı ve bir tanesi daha ve bir başkası daha bırakıldığında artık kardeşleri Deucalion’ı takip etmek istemediklerini söylediler. Kendini savunacak kelimeler diline ulaşamıyordu, insanların ölmesine kahroluyordu ama kalanları korumalıydı. Babasından yirmi yedi yılda öğrendiği düşünce yapısını onlara nasıl bir gecede öğretebilirdi ki. Öğretemezdi. Kararları kesindi. Yağmurun hızlı ve sert yağması onları aceleci bir ruh haline sokmuştu. Öyle ki ateşi almayı teklif bile etmediler çünkü insanların ölmesine biraz da ateşin sebep olduğunu düşünüyorlardı. Onlara göre ateşi sadece tanrılar kullanmalıydı. Geri dönüp ilk girdikleri mağarada yağmurun dinmesini beklemeye karar vermişlerdi. Çoktan gözden kaybolmaya başlamışlardı bile ve Deucalion’ın elinden bir şey gelmemişti. Öğlen güneşi bulutların arkasında olduğundan üzerlerine vuramıyordu. Geçirdikleri son günün bu olduğunu bilmiyorlardı.

Çocuklarını ve Pyrrha’yı alıp, azimle hedeflerine doğru yürüdü. Artık içindeki korku iyice büyümüştü; ailesi daha önce ortada, kendisinden uzaktaydı ama şimdi dibinde yürüyordu. Onlara bir şey olursa ne yapardı? Bir an için ölen insanları, ailesine sıranın geç gelmesini sağlamak için mi kullandığı düşüncesi geldi. “Ben öyle biri değilim. Herkes yaşamalı, onlar kardeşlerim,” diye düşünüyordu ama ben kimim ki onu reddedeyim, eğer öyle diyorsa öyledir. Düzenli olarak ara vererek dağa doğru devam ettiler. Artık buraları bilmediği için gözleri dinlenecek yerleri aradı. Yıldırımın devirdiği bir ağaç kayalıkların üzerine devrilmişti, ağacı korunak gibi kullanarak, altında iki saate yakın dinlendiler. Çocuklar bu kadar yürüyüşe alışık değillerdi, oynamak istediklerinde bile evden çok uzaklaşmazken bu tempoya ayak uydurmakta zorlanmışlardı ama eğer dedeleri gelmezse sürekli yolculuk edip, Tanrılardan saklanmak zorunda kalabilirlerdi. Alışmaları elzemdi. Deucalion, molaları uzun tutmamaya çalışıyordu çünkü artık bulundukları vadinin kayalık kısmına yaklaşıyorlardı, yürümek daha da zorlaşacaktı eğer yağmur hızını arttırırsa.

Yağmur belli bir hızda seyrediyordu, alışmışlardı bile. Ne var ki yola koyulmaları gerekti, o yüzden ailesini uyandırdı ve yola devam ettiler. Bu döngü ikinci günün öğlenine kadar sıradanlığını koruyarak devam etti. En yüksek dağın eteklerine varınca durup son bir mola vermeye karar verdiler. Ne varki artık düzlüğe çıkmışlardı, o yüzden nehir kenarındaki bitkilerin iri yapraklarından kopararak, ailesinin ve ateşin üzerine ufak bir sığınak yapmıştı. Kendisi uyumadı; aklı, babası ve kardeşlerinin akıbetindeydi. Hiçbir şeye müdahale edemiyordu, biliyordu ki Tanrılardan ve Titanlardan çok daha üstün bir güç —ki bu ben oluyorum— vardı ve onun lafı geçiyordu olaylarda. Babasının Titanlarla ilgili anlattığı hikayeleri düşünerek, kafasını biraz da olsa tatsız şeylerden uzaklaştırdı. İki saatten fazla geçtiğini hissederek son bir defa ve aralıksız olmasını umarak dağın tepesine tırmanmayı düşündü. Ailesini uyandırdı ve aynı bezgin edayla tırmanmaya başladılar. Tırmanırken duraklayarak çıktılar ama periyotları on veya on beş dakikayı geçmedi ve günün sonunda tepeye varmışlardı. Vardıkları zaman gözlerine inanamayıp, babasına tekrar tekrar şükranlarını sundular; çünkü babası onlara bir ev bırakmıştı orada, hem bu öyle derme çatma bir kulübe de değildi: düpedüz Eros’un evi kadar gösterişliydi. Burada sonsuza dek kalabilirlerdi, belki de bu ev kendilerini Tanrılardan gizleyecek bir özelliğie sahipti ve babası bu yüzden buraya gelmelerini istemişti. Sebebi bu olmalıydı. Hepsi rahatlamayla karışık sevinçle içeri girdiler; içerde standart eşyalardan vardı: yatak, halı. Geçip yatakta yattılar usulca.

Deucalion uayndığında kaç saat geçtiğini bilmiyordu, ailesini uyandırmaya kıyamadı, öyle huzurlu yatıyorlardı ki. Dışarı çıktı, korkudan yere yığılıcaktı gördüğü şey karşısında. Aklına kardeşleri geldi, bu kadar şey çektikten sonra sinirleri daha fazlasını kaldıramazdı, o da ağlamaya başladı. Gördüğü şey şuydu: bulundukları tepe hariç vadiyi sel almıştı, yağan yağmurun nehirleri taşırmış olabileceğini düşündü ama sadece o yetmezdi, Poseiden da Zeus’la işbirliği içindeymiş gibi gözüküyordu. Kardeşlerinin gittiği mağarayı içeren dağın olduğu yere baktı; zira dağ ortalıkta yoktu, su altında kalmış olmalıydı. Evin içine kendini atması için dizlerine yalvarması gerekti. Kendini çok güçsüz hissediyordu. Pyrrha’yı uyandırıp ona da anlatmak istedi olanları, belki acısı dinerdi ona da anlatırsa ya da teselli edip, onun suçu olmadığını söylerdi. Prryha ve çocuklara yaklaşınca gözleri karardı; daha beş dakika öncesinde kardeşleri burada olmasa bile yanlız olmadığını, eşi ve çocuklarının olduğunu düşünmüştü. Fakat hepsinin vücudunun farklı yerlerinde siyah çıbanlar çıkmıştı. Neden huzurlu olduklarını anlamıştı. Sonunda huzuru bulmuşlardı. Yatağın ucuna oturdu, yüzünü avuçlarına dayadı ve derin bir nefes aldı. Ailesinin yanına uzandı, biraz da olsa gülmeyi başarabilmişti. Artık kaybedecek bir şey kalmamıştı, endişeleri yok olup gitmişti. Huzurla uyudu.

Bunları kayda geçiyorum; çünkü insanların biraz şansı olmalı. Zeus bir Tanrı; yani zaten bir- hatta ikiye sıfır insanlardan önde. Bu yaptığım durumu eşitleyebilir. Tanrı’nın zulmünün bittiği yere insanları götürmek, onları bu hastalıkla ilgili uyarmak istiyorum. Zeus unutuluna kadar orada olacağım, en son insanlar Kader’e inanmayı bıraktıklarında başarılı olabileceklerini bileceğim. “Kader, hareket edenden yanadır.”

Ölüler Uyurken” için 4 Yorum Var

  1. Merhaba,

    Öncelikle şunu söylemeliyim ki ciddi bir potansiyeliniz var. Bazı cümleler, bazı anlatım biçimleri eğer yeterince üstüne düşerseniz çok güzel şeyler çıkarabileceğinizi gösteriyor. Ben de yardımcı olmak için fikirlerimi sunmak istiyorum.

    Sorunlardan en önemlisi karmaşa. Anlatım, özellikle başlarda, bir karmaşaya teslim. Anlatımı kimin yaptığı, geçişlerin nerede yaşandığı belirsiz ve ani. Detaylı bir biçimde üzerinden geçip anlatımı daha açık hale getirmiş olsaydınız eminim çok daha iyi olacaktı. Örnek vermem gerekirse “Keşke Hephaestus’a şu takip zamazingosunu yaptırsaydım,” düşüncesinin Zeus’a ait olması. Burda ve benzeri yerlerde okuyucunun beklenmedik geçişi sindirmesi için duraksaması ve tekrar düşünmesi gerekiyor, bu da akıcılığı bozuyor.

    Kurguda bazı bağlantı hataları var. Bunlar 2+2 = 4 kadar kesin hatalar değil ama eğer bir okuyucu olarak ben bazı şeyleri anlamlandıramadımsa sebebi genellikle yazar olarak kabul edilir. Çünkü okuyucuyu genellikle bağlantıyı kaçırdığı için suçlayamazsın. Bu konuda sağlıklı çözümlerden biri yazmadan önce ya da eğer doğaçlama yazmak istiyorsan yazdıktan sonra, bir kurgu iskeleti çıkarıp anlatımın bu iskeleti onayladığından ve anlaşılır olduğundan emin olmak. Böylece zamanda yaşanan atlamaları da yansıtmak daha kolay olur.

    Bir diğer konu okunabilirlik. Çok sayıda uzun paragraflar ve çok az diyalog var. Bu, nasıl desem, benim gibi sıkılgan insanların çabuk pes etmesine sebep oluyor.

    Bazı gramer hataları var ama bu konuda çok fazla konuşacak alt yapıya sahip değilim. Sadece öyküyü birkaç kez daha okuyup hataları olabildiğince yok etmenin önemini vurguluyorum.

    Yukarda da dediğim gibi, bazı yerler potansiyelinizi gösteriyor, sıkıcılıktan uzak bir anlatım biçimi yaratabilirsiniz. Tekrar eden bazı cümlelerin kattığı anlam, içsel düşünceleri yansıtabilmek gibi öyküye artı puan kazandıran şeyler var ama benim için bunlar yukarda bahsettiğim karmaşa duygusunun ve anlamlandırmaktaki zorlukların altında gömülü kalıyor malesef.

    Bunların dışında ilgi çekici diyebileceğim bir kurgu. (Percy Jackson’un hikayelerini sevdiğimden hoşuma gitmiş de olabilir.) Umarım eleştirilerim bunun kıymetini azaltmaz.

  2. Çok teşekkürler eleştirel, detaylı yorumunuz için. Öncelikle karmaşanın hakim olduğuna katılıyorum ve dediğiniz gibi bir iskelet (outline) çıkarmak öykü derslerinde öğretilen ilk şeydir fakat kuralara uyamama gibi bir sorunum var maalesef. Ama sağlıklı bir kurgu için de elzem bir element olduğunu kabul ediyorum. Dediğiniz bir başka husus olan anlatıcının kimliğini ise ilahi (burada kendisi Kader oluyor) bakış açısı olarak belirlemek istedim fakat bir kaç diyalog koymaktan da kendimi alamadım ve sonuç böyle karışık bir durum yaratmış istemsizce. Ayrıca konu temel Yunan mitolojisinden ögeleri bolca içerdiği için yazmasam mı diye düşündürmüştü ama neyse ki Percy Jackson ve benzerleri popüler edebiyat var da mitoljinin temellerini birşekilde insanlara kazandırabiliyor. Bu henüz ilk denememdi, belki diğer yazıda daha oturaklı ve akıcı bi yazı sunabilirim seçkiye.

  3. Merhaba Bayram,

    Ali Yağmur’un bahsettiklerine (ki çoğunluğuna katılmaktayım) ek olarak birkaç bir şey diyeceğim yüksek izninle.

    Öncelikle belirteyim, hikâyen zengin. Bu tarz metinlerle aram pek iyi değil, pek bana hitap etmemesinden ötürü o ruh beni pek saramıyor, fakat yine de okudum hikâyeni, sıkılmadım da, içerik sağolsun. Ama uzun paragraflar yer yer yoğunlaşmamı sekteye uğratmadı değil, dediğim gibi, genel itibariyle zengin bir içerik var hikâyende, kumaş kaliteli yani, sadece (lütfen yanlış anlama beni) beden yeterince kalıplı değil. Ama elinde malzeme olduğu sürece (ki bu sende mevcut) terzilik ayarlanır. Dağınık anlatımdan ötürü zaman zaman koptum, birkaç yazım hatası (bunlara değinmeyi bırakmam gerek, zira çok doğal şeyler abartı olmadığı sürece), birkaç cümlede de düşüklük mevcut, buna ek olarak benim de çok sık yaptığım bir şey var bu metinde, kelime tekrarı, ama içeriğin gerçekten yoğun, sonu da beğendim, güzel bir tat bıraktı bende. Geriye kalanlar biçimsel sıkıntılar ki onlar da pekâlâ sık okuma ve yazma işlemleriyle giderilebilir. Ha bi’ de unutmadan, anladığım kadarıyla mitolojiye hâkimsin fakat buna rağmen info dumping yapmamışsın, bu takdir edilesi. Zira “bestseller” olan yazarların dahi bayıla bayıla yaptığı bir hata bu, senin metninde rastlamadım.

    Emeğine sağlık.

    1. Yorumunuz için teşekkürler öncelikle. Hikaye yazma konusuna bundan sonra önem vermeyi istiyorum; o yüzden bundan sonraki seçkilerde terziliğimi düzeltebileceğimi düşünüyor, umuyorum. İnfo dumping hususunda ise; bu mitolojideki yaratılış mitlerinden birisi fakat insanların, Titanların ve Tanrıların hislerine değinmiyor. Ben de bu mitle ilgili okuyucuyu bilgiye boğmak yerine eksik bilgileri doldurarak kurmaca bir hikaye çıkarmaya çalıştım. İçeriği beğenmeniz çok hoşuma gitti bu yüzden.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *