Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Patvergund’da Son Işık

III. Dünya Savaşı’ndan sonraki yıllarda dünya hiçbir zaman eskisi gibi olmamıştı. Dünyanın farklı noktalarında patlayan nükleer bombalar sebebiyle milyarlarca insan hayatını kaybetmiş ve bu yıkım tüm insanlığı yeniden şekillendirmişti. Gerek dini devletler gerekse ulus devletleri sahip oldukları hâkimiyetlerini kaybetmiş ve insanlık yeni bir toplum düzeniyle dünyayı yeniden inşa etmeye koyulmuştu. Fakat yaraları sarmak hiç de kolay olmamıştı. Yüzlerce yıl nükleer etkilerle boğuşan insanlık, kendisine yaşanılabilir bölgeler kurmayı zor da olsa başarmıştı. 2000’li yıllarda hayalî gibi görünebilecek pek çok fikir, büyük felaketten sonra hayat bulmuştu.

İnsanlık, III. Dünya Savaşı’na “Büyük Felaket” adını takmıştı. Nitekim bu isim konusunda haksız da sayılmazlardı. Dünyadaki radyasyon oranı çok ciddi boyutlarda olduğu için insanlar büyük cam şehirlerde yaşamlarını sürdürüyorlardı. Bu cam şehirler devasa boyutlarda olan yarım kürelerin içinde yer alıyordu. Cam küreler sayesinde radyasyondan korunmayı başaran insanlar, ticaret ve seyahat gibi durumlar dışında cam şehirlerden dışarı çıkmıyorlardı. Dışarı çıkacaklarında ise radyasyona karşı dayanıklı olan özel üretim kıyafet ve araçları kullanıyorlardı. Dünyada varlık gösterebilen toplam altı şehir vardı. Bu şehirler, geçmişin şaşalı şehirleri yanında epey küçük kalmalarına rağmen, yine de barındırdıkları yaşam onları her şeyden çok değerli kılıyordu. Bu şehirlerde her ulustan insan yaşamaktaydı. Her şehir birbirinden bağımsız olarak yönetilmekteydi lakin aralarında bir rekabet söz konusu değildi. Şehirlerin kendi aralarında gerçekleştirdikleri ticaret ise tamamen değiş-tokuş prensibinden oluşmaktaydı. Para üretimi ve kullanımı, günümüz dünyasında artık geçerli değildi. Çünkü insanlık, paranın soyutluğunu ve değersizliğini “Büyük Felaket” vasıtasıyla çok iyi kavramıştı. Şehirlerin başlarında ise, şehir halkının seçtiği yöneticiler yer almaktaydı. Fakat bu yöneticiler, eskinin liderlerine nazaran çok sınırlı yetkilere sahipti.

Söz konusu altı şehirden en gelişmiş olanı Patvergund şehriydi. Kurulduğu yer itibariyle zengin kaynaklara sahip olan bu şehir, diğer beş şehre nazaran daha şanslıydı. Fakat bu şehrin de yaşamsal olarak eksikliğini çektiği çok önemli bir şey vardı. “Su.” Galriban şehri ise su konusunda en iyi durumda olan yerdi. Zengin ve kaliteli bir su kaynağına sahip olan bu şehrin belki de şansının yaver gittiği tek konu buydu. Ticaretlerinde, barındırdıkları bu su kaynağı sayesinde tüm ihtiyaçlarını eksiksiz olarak karşılayabiliyorlardı.

Suya sahip olmayışları, Patvergund insanlarının suya ayrı bir değer atfetmelerine neden olmuştu. Suyun gereksiz yere kullanılmasına tahammülleri olmayan Patvergund insanları, şehrin birçok yerinde su depolayabilmek için önemli depolar inşa etmişlerdi. Ayrıca suyu gereksiz kullananlara ağır cezalar uyguluyorlardı. Diğer şehirlerden su getirebilen kişilere ise önemli ödüller vermekten geri kalmazlardı.

Tarım, sanayi ve teknoloji tüm şehirlerin kendilerini geliştirdikleri alanlardı. Fakat Patvergund şehri, diğer şehirlerden her zaman en az birkaç adım öndeydi. Sahip olduğu etkin ve bilgili bilim adamları sayesinde Patvergund şehri, 2000’lerin teknolojisini, Büyük Felaket’ten kurtarılabilen malzemelerle yeniden yaşatmış ve hatta onun ilerisine de geçebilmişti. Gıda maddelerinin küçük kapsüllere sığacak kadar küçültülmesi ve bu kapsüller insanlar tarafından tüketildikten sonra bunun midede genişleyerek açılması neticesinde yaşanılan doygunluk hissi, tarımsal üretimde Patvergund’un elini güçlendiren bir unsur haline gelmişti. Bu yüzden şehirdeki tarım arazileri gün geçtikte küçülmüş ve yerini teknolojik yapılara bırakmıştı. Fakat en büyük icat ise hiç kuşkusuz oksijen üretiminin sorunsuzca sağlanabildiği makineler olmuştu. Patvergund, sahip olduğu bol oksijenli hava sayesinde uzun ve sağlıklı bir ömür vaat eder hale gelmişti. Bu durum diğer şehirlerin ilgisini çekmiş ve bu teknolojiye büyük önem vermelerine yol açmıştı. Patvergund insanları ise bu durumu çok iyi değerlendirmişti. Kendilerine ait olacak çok sayıdaki sanayi tesisinin o şehirlerde kurulması karşılığında bu teknolojiden o şehirlere de vermeyi kabul eden Patvergund insanları, bu sayede daha da temiz bir hava kazanmayı başarmışlardı. Diğer beş şehir de, Patvergund’dan aldıkları bu teknolojiyi şehirlerinde kurduktan sonra oksijen üretimlerini artırmıştı. Fakat barındırdıkları sanayi tesisleri nedeniyle salgın hastalıklar sıklıkla ortaya çıkmaya başlamıştı. Bu durumun kendilerini zamanla yok edeceğini savunan Gargenheim isimli bir örgüt, Gargensen şehrinde iktidarı ele geçirmiş ve şehirlerindeki Patvergund’a ait tüm sanayi tesislerinin kapatıldığını Patvergund şehrine bildirmişti. Patvergund yönetimi ise bu hamlenin karşılığında, Gargensen’e verdikleri oksijen teknolojisini geri istemişti. Fakat olumlu bir cevap onlara hiçbir zaman ulaşmamıştı. Gargenheim örgütü bununla da yetinmeyip yüzlerce yıldır insanların düşünmekten dahi korktuğu bir fikri ortaya atmıştı. “Savaş!” Bu korkutucu fikir uzun bir süre Gargensen insanlarını uzak tutsa da Gargenheim örgütü sonunda amacına ulaşmış ve tüm şehir halkı savaş konusunda hemfikir olmuştu. Gargenheim örgütü, Patvergund’a savaş ilan etmeden önce hazırlıklarını tamamlamak için şehrin tüm kaynaklarını kullanmış ve aynı zamanda diğer şehirleri de Patvergund’a karşı savaşmaya ikna etmişti. Gargenheim örgütüne göre Patvergund, eski dünyanın yaşayan son temsilcisi konumundaydı ve eğer yeni bir dünya kurmak istiyorlarsa eski dünyadan tamamen kurtulmaları gerekiyordu. Nitekim bu düşünce ışığında diğer şehirlerle birlikte yoğun bir şekilde silahlanmışlardı. Artık her şey hazırdı ve nitekim insanların uzun zamandır uzak durduğu ilk kurşun Patvergund’a doğru ateşlenmişti.

***

Patvergund sokaklarında yankılanmaya başlayan siren sesleriyle irkilen Tobihas, meraklı bir şekilde pencereye doğru koştu ve perdeyi araladı. Şehrin en tepesinde, kürenin en yüksek yerinde yer alan dev hoparlörden uyarı sirenleri yayılıyordu. Bunun normal olmadığını düşünen Tobihas apar topar evden çıktı ve sokakta koşar adımlarla ilerlemeye başladı. Oradan oraya sürüklenen insan kalabalığı arasında nereye ilerleyeceğine karar vermekte zorlanmasına rağmen, şehrin aşağısına doğru ilerlemeyi sürdürdü. 2000’lerden kalan fakat güçlendirilmiş olan yer altı sığınaklarına girmeye çalışan insanlara ilişti gözü bir an. “Hiç iyi şeyler olmuyor,” diye iç geçirdi. Tobihas, hayatında çizimler haricinde ne bir silah görmüştü ne de bir savaşa tanık olmuştu. Fakat geçmişin savaşlarına karşı her zaman meraklı olmuştu. Gerek I. ve II. Dünya Savaşı, gerekse “Büyük Felaket” hakkında çok sayıda bilgiye sahipti. Fakat bu onun bir savaşa hazır olduğu anlamına gelmiyordu. Bu esnada sığınağın başında duran ve insanlara yol gösteren bir adam, Tobihas’ı görünce bağırmaya başladı.

“Bu tarafa! Bu tarafa Tobihas!”

Bağıran kişi Tobihas ve ailesinin, aile dostlarıydı. Babası ve annesi ile iş arkadaşı olan Doktor Patrin, Tobihas’ın sevdiği biriydi.

“Neler oluyor Bay Patrin? Bu sirenler neden hiç susmuyor?”

Patrin telaşlı ve bir o kadar da düşünceli bir şekilde cevap verdi.

“Hiç iyi şeyler olmuyor evlat. İnsanlık maalesef eski cehaletine geri döndü ve birbirini öldürme yolunu seçti. Biz hatalarımızdan ders almayan canlılarız.”

Savaş düşüncesi Tobihas’ın yüreğinde derin bir korkuya neden olmuştu.

“Bu bizim her şeyi kaybetmemiz anlamına gelmez mi Bay Patrin? Yüzlerce yıldır verilen emeklerin hepsi çöpe gidecek!”

“Haklısın Tobihas. İnsanlık, yaşamın güzelliğini hiçbir zaman anlayamadı ve korkarım bugün de bunu kesin olarak tüm dünyaya kanıtlamak üzere.”

Kısa bir sessizliğin ardından Tobihas yeniden konuşmaya başladı.

“Annemi ve babamı gördünüz mü? Onlara sabahtan beri hiç ulaşamadım.”

“Oluşturulan yeni orduya doktorluk yapmak için zorunlu göreve alındılar,” diye cevap verdi Patrin. “Seni yanıma almamı söylediler. Bu sebeple ben de senin yanına gelecektim. Lakin sen önce davrandın ve çok iyi ettin.”

Tobihas, aldığı cevaptan hoşlanmamıştı.

“Savaş bana ne kadar uzaksa, anneme ve babama da o kadar uzak! Ya onları sonsuza kadar kaybedersem?”

“Bazen tercih şansımız olmaz evlat,” diye cevap verdi Patrin. “Tercih hakkımızın gasp edildiği ve bu yüzden de rüzgârda oradan oraya savrulan bir yapraktan farksız olabileceğimiz günler yaşanabilir. Şuan olan da tam anlamıyla bu işte!”

“Sığınaklara saklanmak kurtuluş mudur sizce? Savaş, şayet kitaplarda okuduğumuz kadar acımasız ve kanlı ise, bizi er geç bulmaz mı?”

“Pek tabii bulabilir Tobihas, lakin umut ve yeni bir gün görme istediği her zaman baskın olmalı insan hayatında. Bu sayede yıkımın dehşet veren gücüne göğüs germe şansımız olabilir.”

Kısa bir sessizliğin ardından, “Küre parçalanırsa ne yapacağız?” diye sordu Tobihas.

Patrin, endişeli fakat gülen gözlerle cevap verdi.

“Yaşamaya devam edeceğiz Tobihas. Sığınaklarda, bize bu imkânı sağlayan insanlara teşekkür edip yaşamaya devam edeceğiz. Ta ki yeniden yeryüzüne çıkıp her şeyi baştan inşa edinceye kadar.”

Tobihas cevap verecekti ki, cam küreden gelen güçlü bir ses irkilmelerine neden oldu ve Tobihas, başını sesin geldiği yöne çevirdi. Henüz patlamamış bir bomba cam küreyi delmiş fakat parçalayıp içinden geçememişti. Bu sebeple kürede asılı kalmış bir şekilde durmaktaydı. Delip geçememesi dışarıdaki radyasyonun içeriye hücum etmesini engelliyordu fakat bombanın kürenin içinde kalan kısmı da hiç kuşkusuz radyasyon barındırıyordu. Şehir hoparlörlerinden ikinci bir siren sesi yayılmaya başladı o an. Bu diğerinden çok farklıydı ve çok daha yıkıcı bir felaketin kapılarını çaldığını haber veriyordu. “Radyasyon!” Bomba başlığından yayılmaya başlayan radyasyon, şehirdeki radyasyon detektörlerini harekete geçirmişti. Bu ikinci siren sesiyle birlikte şehrin kontrolü iyice kaybedilmiş ve ne yapacağını bilmeyen insanların sebep olduğu bir izdiham ortaya çıkmıştı. Günümüz dünyasında radyasyon etkisini artık çok hızlı göstermekteydi. Yeni geliştirilen teknolojiler, radyasyonun ölümcül etkisini daha da çok artırmıştı. Bu durum radyasyona maruz kalan insanların kısa sürede ölmelerine sebep

“Acele etmeliyiz Tobihas!” dedi Patrin. “Artık fazla zamanımız kalmadı.”

Tobihas ile birlikte sığınağın yolunu tutan Patrin, dar ve kasvetli tünellerde ilerlerken yaşamın karşı konulamaz güzelliğini yok etmeye çalışan karanlığı düşünüyordu. Bu karanlık, insanların kendilerini bildiklerinden beri vazgeçemedikleri savaştan başkası değildi. İktidar kaygısı, güç isteği, tüketim çılgınlığı ve bencillik; “Büyük Felaket”e giden yolda insanların baş düşmanı olmamış mıydı? Peki, neydi şimdi bu yaşananlar? İnsanlık, barış ve huzuru benimsemek konusunda bu kadar mı zayıftı? Her zaman iradesine yenik düşmek zorunda mıydı? Ya da daha doğrusu insan iradesini şekillendiren baş argümanların, hayat felsefesine kafa tutarcasına güç kazanması kimin veya kimlerin eseriydi? Yeşillikler ve yaşam kokan dünyanın, soğuk ve kasvetli bir hale bürünmesine sanki sebep olmamışız gibi yaşamak, tüm yaşam gayesine karşı bir nankörlük içermez miydi? Her türlü kötülüğe ve yıkıma bulaşıp, bunları başkasının üzerine atarak temiz dünyanın temiz bir neferi gibi görünmeye çalışmak neyi kanıtlamanın çabasıydı? Bu sorulara Patrin’in bir cevabı olmadığı gibi, insanlık da hiçbir zaman makul bir şekilde dolgun bir cevap verememişti.

Tünelin sonundaki ADYO’ya yani “Acil Durumlar Yönetim Odası”na ulaştıklarında, sığınağın kapıları tamamen kapanmıştı. Odaya girdiklerinde, masanın başında hararetli bir şekilde aralarında konuşan bir grup insan yer almaktaydı.

“Son durum nedir?” diye gruba sordu Patrin. “Müdahale şansımız var mı?”

Grubun içindeki bir adam önündeki kâğıtları karıştırdıktan sonra, “Kalabalık bir şekilde bize doğru yaklaşıyorlar. Şehre fırlatılan bombanın amacının bizi ürkütmek olduğunu düşünüyoruz. Çünkü devamının geleceğine yönelik hiçbir girişim gözlenmedi,” diye cevap verdi.

“Ordudan bir haber var mı? Savaşa hazırlar mı?”

“Aldığımız son rapor hazır olunduğu yönündeydi. Lakin büyük tereddüt yaşıyor herkes. Ölüm herkesi hiç olmadığı kadar korkutuyor sanırım.”

“Umutsuzluk en büyük düşmanımızdır. Böyle bir hataya düşmeyin! Silkelenin ve yaşadığınız bu yeri korumaya çalışın!”

“Korumak bizim vazifemiz değil!” diye ileriye atıldı kısa boylu gözlüklü bir adam. “Bu iş oluşturulan ordunun işi! Biz burada her şeyin geçmesini bekleyeceğiz!”

Patrin öfkeli bir şekilde karşılık verdi.

“Bu ahmakça bir düşünce!” Sonra kalabalığa döndü ve, “Umarım sizler de onun gibi düşünmüyorsunuzdur?” diyerek sözlerini sürdürdü.

Kalabalıktan çıt çıkmıyordu. Herkes boş gözlerle birbirine bakıyordu. Bu durum Patrin’i daha da öfkelendirmişti.

“Patvergund, böyle insanları hak edecek ne yapmış olabilir ki? Hepiniz korkaksınız!”

Patrin, boşa çaba gösterdiğini anladıktan sonra Tobihas’la birlikte odadan çıktı ve sığınağın girişine doğru ilerlemeye başladılar.

“Hiçbir şey yapmayacaklar,” dedi Tobihas. “Bu insanlar ne için yaşadıklarını ve bundan sonra ne için yaşayacaklarını bile bilmiyorlar. Yıkım sanırım kaçınılmaz.”

“Yıkım biz istemedikçe bize ulaşmaz evlat!” diyerek karşılık verdi Patrin. “Dışarı çıkıp elimden geleni yapacağım!”

“Yalnız gideceğinizi düşünmüyorsunuz sanırım? Ben de sizinle geleceğim!”

“Seni yanımda götüremem! Seni koruyacağıma yönelik ailene söz verdim!”

“Savaş verilen sözleri çoğu zaman geçersiz kılar Bay Patrin. Bunu siz de en az benim kadar biliyorsunuz. Bu sebeple gönlünüzü ferah tutun! Hem siz kendi adınıza Patvergund için çaba gösterme yükümlülüğü hissediyorsanız ben de aynı yükümlülüğü hissediyorum! Bu hakkı benden alamazsınız!”

Patrin hiçbir cevap vermemişti. O da her şeyin tabiî ki farkındaydı. Ama bunu kendisine kabul ettirmek istemiyordu. İkili girişe ulaştıklarında kapının mühürlendiğini görmüşlerdi.

“Acil Durum Kapısından çıkış yapacağız,” dedi Patrin. “Önce İhtiyaçlar Odası’ndan radyasyona dayanıklı kıyafetler edinmemiz lazım. Sonra gerekeni yaparız.”

Kısa süre içerisinde radyasyona dayanıklı kıyafetlerini giyen ikili, Acil Durum Kapısının vakumundan geçerek dışarıya çıktılar ve yere yığılmış insanlardan oluşan dehşet verici bir manzarayla karşılaştılar.

“Ne kadar acı!” dedi Patrin. “Sığınağa bile ulaşamamışlar!”

Tobihas, tek bir kelime bile edememişti. Böyle bir yıkımı kitaplardan birçok kez okumuştu lakin buna tanık olmak onun kaldırabileceği yükten epey fazlaydı. Sonra zar zor konuşmaya çalıştı.

“Şi-, şimdi ne yapacağız?”

“Uçuş yapacağız,” diye cevap verdi Patrin. “İnsanlık adına uçacağız ve aydın günleri hayal edeceğiz!”

“Ama nasıl?” dedi zar zor Tobihas. “Siz uçan araba sürmeyi biliyor musunuz?”

“Evet,” diyerek cevapladı Patrin. “Ama çok daha iyisini de biliyorum. Eski insanların sürekli kullandığı lakin bize göre artık kullanışsız ve gereksiz olan uçakları sürmeyi biliyorum.”

Tobihas şaşırmış bir şekilde, “Günümüzde hiç uçak kalmadı Bay Patrin? Uçak sürebileceğinize emin misiniz?” dedi.

“Eminim evlat,” diye cevap verdi Patrin. “Hem gördüğün üzere daha bunamadım. Bir grup dostumla şehrin dışında, Leps Tepesinin hemen altında gizli bir yer inşa ettik. Bu yerde saklıyoruz uçağı!”

“Uçağı nasıl buldunuz ki?”

“Büyük Felaketten sağ kurtulmayı başarabilen bir savaş uçağı var,” dedi Patrin. “Yaklaşık on yıl kadar önce eskilerin Doğu Avrupa dediği, bizim ise Araf Toprakları dediğimiz bölgede bulduk onu. Hasarlıydı lakin eğer onarılırsa iş görürdü. Biz de onu gizlice Leps Tepesinin altına inşa ettiğimiz gizli yerimize getirdik ve onardık. Uçan araba dışında başka araçların kullanımı yasak olduğu için onunla hiç uçuş yapmadık ama uçabileceğimizi umuyoruz.”

Duydukları karşısında ne diyeceğini bilemeyen Tobihas, öylece Patrin’e bakıyordu. İkili gizli yollardan geçerek şehrin arka tarafına ulaştıklarında Flop Çıkışı adı verilen çıkışı kullanarak şehirden ayrıldılar ve Leps Tepesine doğru ilerlediler. Savaşın, şehrin diğer tarafında olması onlar için bir şanstı. Yaklaşık yarım saat sonra tepeye ulaştıklarında normal bir tepe vardı karşılarında.

“Ben inşa edilen bir yer göremiyorum,” dedi Tobihas.

Alaycı fakat samimi bir şekilde, “Tabii ki göremezsin çünkü eğer görebilseydin gizli olmasının bir anlamı olmazdı,” diyerek güldü Patrin.

Leps Tepesinin doğu tarafında yer alan ve taştan oluşan gizli kapıyı açıp içeri girdiklerinde gördükleri karşısında gözlerine inanamadı Tobihas. Eski insanların en güçlü araçlarından olan bir savaş uçağı vardı karşısında. Kitaplarda yer alan çizimlerden çok daha şaşalı görünüyordu.

“Bu uçak mükemmel,” dedi Tobihas.

“Bence de,” diye cevap verdi Patrin. “Fakat vaktimiz yok. Bir an önce harekete geçmeliyiz.”

Patrin, uçağın kokpitine geçip yerine iyice yerleştikten sonra, Tobihas’ı da arkasında yer alan bölüme oturttu ve önündeki tuşa basıp kokpitin başlığını kapattı. Uçağı çalıştıran düğmeye bastığında, güçlü motorlarından çıkan ses Tobihas’ı çok etkilemişti. Uçak içindeki basınç dengelendikten sonra Patrin konuşmaya başladı.

“Kulakların olmadan seni duyamam. Bu sebeple kulaklığını hiç çıkarma.”

Tobihas tamam dercesine başını salladı. Patrin, atölyenin kapısını açmak için kumandaya bastı ve uçağı ileriye doğru hareket ettirmeye başladı. Kapıyı geçip kendilerini dışarıda bulduklarında Tobihas’ın kalbi yerinden çıkacak gibiydi.

“Toprak arazide uçak nasıl ilerleyecek?” dedi Tobihas. “Bu şekilde kalkış yapmamız çok zor. En azından kitaplarda yazanlara göre.”

“Kitaplar eksik bilgiler de içerebilir,” diye cevap verdi Patrin. “Bu uçak olduğu yerden de havalanabilir. Eski insanların yüksek teknolojileri, bizim gündelik bazı teknolojilerimizi de içerebiliyor yani.”

Tobihas bir an için, Büyük Felaketten önceki dünyayı merak etmişti. Acaba nasıl bir yerdi? Kitaplarda yazanlar belki yetersizdi? Fakat bunları düşünecek vakitleri olmadığını kendi de biliyordu. Bu sebeple düşüncelerini bir kenara itti. Patrin, uçağın motorlarına tam güç verdiğinde uçak olduğu yerden havalanmaya başladı ve belli bir yüksekliğe ulaştı. Uçakta hafif bir sarsıntı meydana gelse de, Patrin kısa sürede sarsıntıyı yok etti. Daha sonra uçağı yavaşça ileriye doğru hareket ettirmeye başladı. Artık ilerliyorlardı. Tobihas, çok farklı duygular içindeydi. Birkaç defa uçan arabaya binmişti lakin uçak çok farklıydı. Çok daha iyiydi. Patrin, uçağı daha da hızlandırdı ve gökyüzünün buğulu havasında uçmaya başlamışlardı. Büyük Felaketten sonra uzun yıllar güneş, dünyada kendisini hiç göstermemişti. Lakin bir süre sonra havadaki yoğun tabaka gücünü yavaş yavaş kaybetmişti. Ama hiçbir zaman eski zamanların berrak havası olamamıştı yeryüzünde. İşte bugün Patrin ve Tobihas, hayatları boyunca görmedikleri kadar berrak olan gökyüzünü görmek için iyice yükseğe uçuyorlardı. Havadaki kasvetli tabakanın etkisi birkaç dakika sonra tamamen yok olduğunda ikisi de şaşkınlıklarını gizleyemeyecek dereceye gelmişlerdi. Karşılaştıkları manzara mükemmeldi. Gökyüzü masmaviydi. Tertemizdi. Güneş ışıl ışıldı. İşte o an insanlığa küfürler savurmaya başladı Patrin. Büyük Felakete sebep olan tüm insanlara nefret kusuyordu. Çünkü o insanlar hepsinin yaşamlarını çalmıştı. Özgürlükleri gasp edilmiş, camdan şehirlere mahkûm edilmişlerdi.

“Yaşayan tüm masum insanlar için, bugün savaşı sonsuza dek bitirmeliyiz evlat,” dedi Patrin. “Daha fazla karanlık olmamalı dünyada ve bu sebeple varlığımızı bile yok edeceğiz bu uğurda!”

Uçağın yönünü aşağıya doğru çevirdikten sonra yeniden tam güç uygulayan Patrin, uçakta yer alan az sayıdaki roketi ateşlemeye hazır hale getirdi. Alçalmaları sürerken ikisi de hiç olmadıkları kadar heyecanlılardı. Tekrardan kasvetli tabakaya giriş yaptıklarında yeryüzünde geniş bir ordu karşıladı onları. Ordunun Patvergund’a karşı ilerleyişi nihayete ermek üzereydi. Füzeleri ateşleyecek düğmenin üzerindeki kapağı kaldıran Patrin, artık doğru zamanlamayı bekliyordu. Ordunun tam ortasında yer alan, yeni teknoloji patlayıcı yüklü araçları hedeflemişti. Ve nihayetinde beklediği doğru vakit geldi ve düğmeye basıp füzeleri ateşledi. Çok güçlü bir ses yankılandı gökyüzünde. Dört adet füze yeryüzüne doğru ilerliyordu. Kısa süre sonra ilerleyiş sona erdi ve güçlü bir patlama meydana geldi. Patlayıcı yüklü araçlar imha edilmiş ve ordunun üçte ikisi yok olmuştu.

“Artık son darbeyi indirmenin zamanı geldi evlat,” dedi Patrin. “Ateşleyecek başka füzemiz kalmadı. Geçmişin insanlarının kullandığı bir yöntem vardı, bilmem okudun mu kitaplarda? Ona ‘kamikaze’ derlerdi. İşte biz de onu yapacağız! İnsanlık için yapacağız! Yeni ve aydın günler için yapacağız! Bu uğurda canımızı bırakacağız ama Patvergund ve insanlar kurtulacak! Hazır mısın?”

Tobihas, kamikazeyi daha önce birkaç defa okumuştu kitaplarda. Her zaman hayretle yaklaşmıştı bu konuya ama artık onu uygulayacak olan kendisi olmuştu. Bundan dolayı garip bir huzur duydu o an içinde. “Hazırım,” diye cevap verdi. “Hem de hiç olmadığı kadar!”

Patrin, uçağı direk dalış pozisyonuna getirdikten sonra uçağı iyice hızlandırdı ve yeryüzüne doğru yönlendirdi. Yüksek hıza ulaşmışlardı. Her geçen saniye biraz daha yere yaklaşıyorlardı. Ve kısa süre sonra beklenen an gelmişti. Yüksek bir ses yankılandı yeryüzünde. Bir fedakârlığın sesiydi bu. Umudun ve kahramanlığın! O gün Tobihas ve Patrin canlarını feda etmişlerdi belki ama hedefledikleri şeyi de gerçekleştirmişler ve orduyu imha etmişlerdi. Bu sayede düşmanların en güçlü ordusu olan Gargenheim Ordusu tamamen yok edilmiş ve diğer şehirlerin ordusu ise Patvergund’lu insanlara mağlup olmaktan kurtulamamıştı. Patrin ve Tobihas’ın kahramanlıkları kimse tarafından bilinmemişti belki ama onların bıraktığı barış ruhu o savaştan sonra tüm dünyaya egemen olmuştu. İnsanlık, savaşı artık sonsuza dek ardında bırakabilme erdemini göstermişti. Barış yeryüzünün mutlak hâkimiydi, Patrin ve Tobihas’ın kahramanlık kokan ruhlarıyla beraber.

Patvergund’da Son Işık” için 2 Yorum Var

  1. Merhabalar.
    Öykünüz bir roman olabilecek kadar geniş ve güzel bir konuya sahipti.
    Yazım, akıcılık ve imla yerli yerindeydi fakat anlatım benim için çok kuruydu. Bunu da geniş çaplı konuya bağlıyorum.
    Temayı çok iyi kullanmışsınız ve öykünüzü beğendim.
    Gelecek seçkilerde de görüşebilme umuduyla.

    1. Merhaba.
      Güzel ve bilgilendirici yorumunuz için çok teşekkür ediyorum. Öyküyü beğenmenize sevindim 🙂

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *