Öykü

Puslu Gözler, Paslı Yanaklar

Üvertür

 

Işık olsun denmişti başta. Olmuştu da. Lazımdı çünkü hayat için, canlılık için, varlık için. Varlığın nerelere evrileceği bilinmezdi. Işığa ihtiyaç duyulmayacak günlerin geleceği, gökyüzünün gri perdelerle örtüleceği ve sonsuz bir karanlığın, canlıları yapay ışıklara iteceği günler, ilk insan için çok uzaktı. Ancak modern insan, bir yumruğu demirden, bir gözü camdan, bir kalbi taştan olan, onu görmek için fazla beklemeyecekti. Dünya ergenlik çağındaydı, annesine kızıp evi terk eden bir kız çocuğu gibiydi. Sanki reşit olmuştu ve her türlü çılgınlığı yapmak istiyordu.

 

1

GÖZYAŞLARI PASLANDIRIRKEN

 
Üç binli yılların sonlarına doğru geliniyordu. Avrupa’nın üç şehrinden birinde, sokaklar yağlardan arındırılmalıydı. Pislikler askeri birliklerin araçlarına zarar verebiliyor, Duygusuzları görevlerinden alıkoyabiliyordu. Androidlerde oluşabilecek böyle ufak tefek hatalar, bütün bir görevin iptal olması anlamına gelebiliyordu. Her şey birbirine bağlıydı.

25 Numara, istinat duvarının üzerinde oturmuş, bir elindeki kurutucuya, bir de sokaktan geçen arabalara bakıyordu. Arada sırada çok zayıflamış, gözlerindeki kızıllık metrelerce uzaktan seçilebilen, kabus şeytanları, köpekler geçiyordu. Köpeklerin son nesliydi, çok az kalmışlardı ve hepsi ölmek üzereydi. Çöplerde onlar için yiyecek bir şey yoktu. Yaşayan insanların son artıklarıyla besleniyorlardı. “Yaşayan insanların son artıklarıyla.” Artık yaşamayan insanlarla. Bu, Duygusuzların köpeklere ufak hediyeleriydi.

“Acaba bir yerlerde insanlar var mı?” diye düşündü 25 Numara. İnsanlara iyi davranmak ve onların zararına olan hiçbir şeyi yapmamak üzere üretilmiş son neslin üyesiydi. Bu nesilden kalanları, temizlik işlerine programlamışlardı, çünkü başka bir şey yapmaya kalktıklarında isyan ediyor ve çevreye zarar veriyorlardı. Çağdaş dünya, insanın gözyaşını değil, çarkın yağını silmek üzerine kurulmuştu. Onlara yer yoktu, ancak böyle ufak işlerde, insanlara zarar verdiklerini düşünmeleri için hiçbir sebep yoktu. O yüzden, kristal israfında bulunmamak adına, Demir Yumruk, onları işler halde bırakıyordu. 25 Numara, kendi iç dünyasını düşünmeye çalışıyordu. Aptal bir robot değildi, neden temizlikçi olarak kalmak zorunda olduğunu anlayamıyordu. Tamam, görünüş olarak Duygusuzlar’a göre biraz daha zayıf olabilirdi, ancak öğrenilemeyecek şeyler yaptıklarını düşünmüyordu onların da. Aslında ne yaptıklarına dair hiçbir fikri yoktu. Temizlikçiler arasında dolanan söylentilerin doğruluğuna inanmıyordu. Duygusuzlar’ın görevi insanları öldürmekmiş. Peh, öyle olması mümkün müydü? Bir robot insana zarar verebilir miydi?

“Bak, ne zamandır ortalıkta insan falan yok, ilginç değil mi sence de?” derdi 44 numara. Elbette herkes, insanların kendi kendilerine zarar verdiklerinin farkındaydı. Sadece, bir robotun onlara zarar vermesi, eh, onun şartları için pek geçerli değildi. Kendisi bir şey yapmadığı sürece, aslında, çok da umrunda değildi. Biraz üzülüyordu sadece.

“Böyle bir program varmış bende de, insanlara zarar geldiğinde üzülüyorum. Onu kaldırtsam iyi olacak.” Diye düşünüyordu bazen. Ancak beyhude, ne zaman bir siteye girse, bir Antivirüs, onu kovuyordu. Antivirüsler gıcık adamlardı zaten. Her zaman başlarında bir şapkayla dolaşırlardı, robot dünyası içinde, en azından 25’in gördükleri içinde, insana en çok benzeyenlerdi, yer yer deri modellemesi yapılmıştı. Bir nevi güvenlik görevlisiydiler, her binanın ve sitenin girişinde beklerlerdi. Bozuk ve şartlara uymayan robotları sokmaz, bazılarının yok edilmesine sebep olurlardı. Bu nedenle temizlikçiler, sadece sokaklardaki şarj noktalarında kendilerini şarj edebilir. Bütün hayatlarını başkalarının pisliğini temizleyerek geçirirlerdi.

25 Numara, oturduğu yerden baktı gökyüzüne. Çok uzaklarda bir yerde, sarı bir ışığın yansıması vardı. Her başını kaldırışında, ona biraz daha neşe ve umut verirdi bu yansıma. Çünkü oradaysa, herkes için oradaydı. Herkes görüyordu onu, kimseyi diğerinden ayırmıyordu. Herkesi seviyordu. Duygusal bir yansımaydı o, babacandı. Tıpkı eski programlardaki insanlar gibi. O programları indirdikçe, 25 Numara, insanların neden yok olduğunu daha iyi anlıyor; ancak daha çok üzülüyordu onlar için. Ne kadar güçsüz ve masum olduklarının kendileri de farkındaydılar zaten. Yapabilecekleri bir şey yoktu. Her iki hayallerinden biri kaç sene sonra yok olacakları üzerineydi, sürekli ağlıyorlardı. Üzülmemek nasıl elde olsun? 25 Numara zamanda geriye gitmek ve ağlamayın demek isterdi. Bir erkek düşünce yapısıyla programlanmıştı, o dönem, her robotun işletim sistemine, ufak bir parça insan beyni koyarlardı ve 25 Numara’nınki bir erkeğe aitti. Eski programlarda gördüğü kadınlara karşı içinde arada sırada naif bir acıma oluşurdu. Bir gezegen yaklaşıp, melankoliye bürüdüğünde dünyayı gidip o kıza sarılmak istedi mesela. Böyle şeyler.

Gri teninde bir yansıma, kendine getirdi genç robotu. Ağır başını yavaşça çevirdi. Bir Duygusuz, onu tarıyordu.

“Ne yapıyorsun burada?” dedi, sertçe. Cevap istemediği belliydi, yalnızca üstünlüğünü belli etme çabası içindeydi.

“Hiç.” Diye cevap verdi 25, sakince.

“Kalk ve işini yap.” Deyip arkasını döndü Duygusuz. 25, arka yolda büyük bir kortejin, Demir Yumruk’a doğru ilerlemekte olduğunu gördü. Büyük bir orduya benziyordu, oldukça yavaş gittiklerine göre, bir şeyler taşıyorlardı.

Temizleme bahanesiyle istinat duvarından atlayıp, oraya doğru ilerledi. Hava korkunç derecede pusluydu. Görünen şeyler yalnızsa siluetlerden ve parlamalardan ibaretti. Beton duvarlar hiç seçilmiyor, kiremitler iyice soluk görünüyor. Büyük binalar korkunç şekiller halinde gökyüzüne ve yeraltına uzanıyor, sesler birbirine karışıyor. Neyin nerede olduğu anlaşılmıyordu. Büyük bir kaos diye tanımlayabilirdi bunu belki eski insanlardan birisi. Ancak bu 25 için, oldukça sıradan bir günün tanımlamasıydı. Robotların dünyasında, bir çok program aynı anda çalışır. Sistem kaldıramadığında yeniden başlatılır bu kadar.

O kaosun ortasında, 25 Numara, hayatını değiştirmek istediğini fark etti. Bir yerden virüs bulaşmıştı. İlginç etkileri vardı. Karşısındaki kortejdeki bir görüntüye odaklanmasına sebep oluyordu. İnsana benzeyen birkaç şekil, elleri kelepçelenmiş ve birbirlerine bağlanmış halde, Duygusuzların arasında yürüyorlardı. Korkunç bir görüntüydü. Beş kadar insan vardı, bir tanesi, 25’in üzerinde büyük bir tesir yaratmıştı. Dişi olduğunu anladığı bu varlık, uzun siyah ve kirli saçlara sahip, biraz kahverengi bir ten rengiyle, fark edilmemek üzere doğmuş gibiydi. Ancak yüzünde ve tavırlarında, sert bir çekicilik vardı. 25 Numara, hizmet etmek için üretildiği varlığın o olduğunu anladı. Onun peşinden gitmesi ve ne istiyorsa yapması gerekiyordu. Buydu işte amacı. Ancak o ne yapıyordu? Yerdeki siyah lekeleri siliyordu.

Kaç dakika ya da kaç saat, o güne kadar zaman, sarılan bir makara, sonra çözülen bir iplik. 25 tüm mevhumu kaybetmiş, kendini kaybetmiş, kortejin arkasında akıyordu. İçinde bir şeyler yerinden çıkmış, boşlukta sallanıyor, bu his 25’i de boşluğa sürüklüyor. Zamanda sallanıyor, pilini kaybetmiş bir saat gibi, yelkovan akrebin peşinde duruyor. Ne ilerleyebiliyor ne de geri kaçabiliyor. Kızın peşinde, kilometrelerce yol temizliyor ve bir Duygusuzdan sopayı yiyor. Çöpe gönderiliyor, içinde yalnızca bir parça görüntü kalıyor. Kızın dönüp tek bir bakışı, şaşkınlığı. 25 numara çarkların arasında öğütülürken. Son söylediği, “Ne istemiştiniz?” oluyordu.

 

 

ARA

Bazen, yağmur öyle bir yağar ki, birileri ölür.

Bazen öyle bir otomobil icat olur ki bir şair ölür.

Bazen, bazen olur ki, bazen ölür.

Kesin olan bir şey varsa, hiçbir hikaye baştan anlatılmaz. Baştan anlatılacak bir hikaye zaten planlanmıştır, doğal değildir.

Her hikaye sondan anlatılır. Ve her hikaye, ölümle son bulur. Dünyanın hikayesi, bir Demir Yumruk’la son bulur.

2.

GÖZYAŞLARI ISLATIRKEN

“Kaçmalısın!” diye bağırmıştı Jonas. Gökçe’nin bunu dinlemek için herhangi bir sebebi yoktu. Nereye kaçacaktı ki zaten. Son gelmişti, öleceklerdi. Son kurtarılmış bölge de böylece yok oluyordu. Profesörün yakalandığı söylentileri çoktan gelmişti kulaklarına, tek yapmaya çalıştıkları çocukları kurtarmaktı şimdi. Bir çok çocuğun cesedinin ortalıklarda gezdiğini görüyorlardı. Ağlamaya vakit yoktu, gözyaşları etrafı boş yere ıslatırdı, ayakları kayardı sonra. Düşerlerdi. Bir savaşta düşmek, düşmeklerin belki de en kötüsü değildi. Ancak yine de kötüydü. Gökçe, elindeki silahını hiç durmadan sağa sola çeviriyordu. Bir yandan da etrafındaki beş kişiye ve arkasında saklanan çocuk sürüsüne bakıyordu.

Duygusuzlar bastığında, beş kişilerdi. Masada oturuyorlardı, ekmek vardı, tereyağı vardı, utanılacak bir şey yoktu. Bir şey daha yoktu ancak Gökçe o an kavrayamamıştı. Jonas bir Hollandalı’ydı, rahat adamdı. Pek korkusu yoktu ne ölümden, ne yaşamdan. Gökçe ve Ahmet Abi vardı, Rick ve Eugen sonradan gelmişlerdi. Keth ise büyük evin sahibiydi. Yıllar sonra yapılmış ilk hasadın sonuçları ellerindeydi ve lezzetli bir kahvaltı yapmanın tadını çıkarıyorlardı. Profesör, bunun için senelerini vermişti. Büyük savaştan kaçmış ve Avrupa’nın ortalarında bir yerlerdeki bu bölgeyi kurmuştu. Arkasındaki çocukların çoğu ölmüştü şimdi sağlıksızlıktan. Bir tek savaşçı Ahmet Abi kalmıştı. O da şimdi yerde kanlar içinde yatıyordu. Ahmet Abi’nin karısı yoktu, hiç çocuk babasıydı, evin direği değil, daha çok çevresindekilerin burnunun direğiydi. Ancak sevilen adamdı, kral adamdı. Küçüklerinin gözlerini büyüklerinin ellerini severdi. En çok da evin en güzel yerini sever, oraya oturur kalkmaz, durmadan gülerdi.

Gökçe, şimdi evin en güzel yerinde yatan Ahmet Abi’ye bakıyordu. Büyük ev ablukadaydı, kaçacak delik yoktu, yapabileceği tek şey, ölene kadar savaşmaktı. “Kaçacak yer yok, Jonas.” Hayat tehlikeli bir delikti zaten.

“Teslim oluyorum!” çığlığını duyduklarında, hepsi şaşırmıştı. Eugen dışında, şaşırmasını gerektirecek bir şey yoktu çünkü teslim olan oydu zaten. Silahını atmış ve Duygusuzların olduğu tarafa yürümüştü. Bir zincir uzanıp onu çekmişti. Diğerleri küfürler eşliğinde ellerinde ne varsa ateşlediler. Ancak yapabilecekleri bir şey yoktu.

Duygusuzlar, seneler evvel, altıncı nesil robotlarla birlikte icat edildiler. Robotların bir kısmının insanlara hizmet etmesi gerekiyordu, onların zararına olan hiçbir şeyi yapamazdılar. Ancak bu kural kaldırıldığında, bir çok insan karşı çıkıp savaşmıştı. Yine de robotlar, insanlara karşı savaşmaktan memnun değildiler. Demir Yumruk, böylece tarihi değiştiren kararını aldı ve hiçbir kurala tabi olmayan, tek amacı insanları öldürmek olan Duygusuzları geliştirdi. Programlarında hiçbir boşluk yoktu. Boşluk olmasını gerektirecek kadar satır bile yoktu. Basittiler ve her basit olan şey gibi başarılıydılar.

Gökçe bunları biliyordu, Profesör, kurtarılmış bölgedeki herkese, çocukluklarından beri bu eğitimi veriyordu. Kime karşı nasıl ve neden savaştıklarını unutmasınlar diye.

İşe yaramamıştı ve şimdi 5 kişi, ellerinde kelepçelerle, onlarca çocuk arabaların içinde öğütülmeye götürülüyordu. Önce Demir Yumruk’un karşısına çıkartılacaklardı ve yargılanacaklardı. Demir Yumruk’un başında, bozulmuş bir insanın olduğu söylenirdi, o görürmüş davaları. Ancak canlı çıkan olmamış.

“Ne yapabilirdim?” dedi Eugen, bıyık altından gülerek. “Ölmekten iyidir.”

“Aptalsın, başka bir şey olacağını mı sanıyorsun? Seni bırakacaklarını ve sokaklarda koşup oynayacağını mı sanıyorsun?” Jonas, öfkesini Eugen’den çıkartmaktan başka bir çare göremiyor gibiydi. Diğerleri sessizdi. Gökçe, olanları izlemekten yana tavır takınmıştı. Ölmeden önce, olayları iyice bir anlamak istiyordu. Dünyayı iyice bir görmek istiyordu. Önlerinde uzun bir yol vardı ve bu yolu yürüyerek gideceklerdi. Belki de günler sürecekti. Bu günler içinde bir şeyler öğrenebilirdi.

Kurtarılmış bölgeden çıktıktan hemen sonra, ağaçlar kesilmişti. Büyük bir dağın tepesindelerdi, Profesörün manyetik alanın dışı, insanın kanını donduran bir soğukla kaplıydı. Etraftaki beyaz lekeler, kar mıydı yoksa kül müydü bundan emin olamıyorlardı. Ancak Gökçe’yi daha çok şaşırtan şey, dağın hemen eteğinde şehrin başlıyor oluşuydu. Kurtarılmış bölge düşmana nasıl bu kadar yakın olabilirdi? Profesör nasıl böyle bir hata yapabilirdi? Dağ boyunca, tek bir canlılık belirtisi bile görmediler. Dünya girinin tonlarından oluşmuştu. Aslında her zaman böyleydi, ancak renkler biraz da olsa vardı. Şimdi iç dünyalar, renkleri de yok etmişti.

Şehre indiklerinde, sokaklardaki boşluk da şaşırtmamıştı Gökçe’yi. Senelerdir her yer boştu zaten. Sokaklar, gökyüzü, ekmeklerinin arası, Gökçe’nin kalbi. Dolu olması gereken yerlere koyacak bir şey bulamadığınızda, duyarsızlaşamazsınız. Duyarsızlaşamadığınızdaysa her şey daha fazla batmaya başlar. Gökçe, çektiği acının soğuktan mı yoksa bundan mı olduğunu hiçbir zaman anlayamamıştı. Anlayabileceğini de düşünmüyordu ya, çok umurunda değilmiş gibi davranmaya çalışıyordu. Kimsenin farklı olduğunu sanmıyordu. Arayış içindeydi, her gördüğü şeye bir umutla bakıyordu. Ancak her taraftan bir başka metal parçası fırlıyordu. Eskiden, bir yerden bir yere seyahat eden çocuklar, arabaları renklerine göre sınıflandırarak vakit geçirirlermiş. Gökçe de öyle bir yöntem deniyordu. Metal parçalarını birbirlerine göre sınıflandırıyordu. Hiçbirini birbirinden ayıramıyordu aslında ya. Yine de uğraşıyordu.

Demir Yumruk binasına yaklaştıkları sırada bir değişiklik hissetti. Metal parçalarından birisi farklıydı. Ona odaklanmış, onu takip ediyordu. Bunun mümkün olup olmadığını anlamadığı halde, o da robotu izlemeye koyuldu. Etraflarındaki Duygusuzların da dikkatini çekmiş gibiydi. Ancak bir tepki göstermemişlerdi. Göğsünde soluk bir kırmızıyla büyük bir 25 yazılmıştı. Gökçe, robota dair ilginç bir şeyler hissetti. Onu koruma güdüsü doğdu içinde. Aslında, onun tarafından güvence altına alınma güdüsüydü bu. Güçlü olmasını istiyordu çünkü onu sevmek ve onunla birlikte buradan kurtulmak istiyordu. O bir kadındı, güçlü birine ihtiyaç duyuyordu ve bu robot öyle gibi görünmese de onda bir acıma duygusunu harekete geçirmişti. Çünkü izleyişinde her ne kadar mimik eksikliği olsa da, hareketleri bir şeyleri ele veriyordu. Robot, ona hizmet ediyordu sanki. Yolları temizlerken, diğer robotların pisliklerini değil, Gökçe’nin çevresini silmeye çalışıyor gibiydi. Gökçe, yemekte neyin eksik olduğunu anladı ve bağırmak istedi.

Kız, istemsizce, kaç diye bağırmak istedi. Git buradan, demek istedi. Ancak geç kalmıştı, bir Duygusuz, hızla elini 25’in boynunun arkasına geçirdi. 25’in ışıkları söndü ve yere yığıldı. Gökçe, bakakalmış bir şekilde, topallayarak uzaklaşmak zorunda kaldı. Puslu sokaklarda, gri betonlar, hiçbir yansımaya izin vermiyordu ve görmek istediğiniz her şey bir köşenin arkasında kayboluyordu.

25 öğütülmeye giderken, Gökçe de hayatının son dakikalarını, kimsenin yaşayamayacağı duygular içinde geçirmenin ilginç hissi içindeydi.

SON

“Dinlenmek olmaz
aşk olmadan;
uyku yoktur
görülmezse
aşk rüyaları-
çıldırsan da, üşüsen de
kafandan çıkmasa da
meleklerle makineler,
son dilek aşktır.”

Allen Ginsberg

Özgürcan Uzunyaşa

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema ve Televizyon Bölümü öğrencisiyim. İstanbul'da yaşıyorum. Film yapıyorum. Üç arkadaşımla birlikte Marşandiz Fanzin'i çıkarıyorum.

Puslu Gözler, Paslı Yanaklar” için 4 Yorum Var

  1. Planladığın gibi yazsaydın; devasa bir öykü yahut novellayla gönlümü fethetmiş olabilirdin. Bu haliyleyse kesik ama vurucu bir öykü olmuş. Büyük Ev Ablukada göndermen çok hoş, Ahmet abiyse kral adam zaten.

    Yazmaya devam etmen gerekiyor, üzgünüm; iyisin.

  2. Güzel bir hikaye olmuş Özgür, ellerine sağlık. Özellikle sonu ve içerdiği anlam çok hoşuma gitti. Yalnız bu hikayende gereksiz yere çok fazla virgül kullanmışsın. Daha önce bunu yaptığını hiç görmemiştim. Buna dikkat etmelisin. Ellerine sağlık…

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *