Öykü

Quetzalqualt

ALFA

 Kırılmalar arasında odaklanamıyordu zihni, akışın getirdiği çehrelere, çerçeveler değişiyordu an ve an gözlerinin hâkimiyeti sarmıyordu görüntüyü. Akış bütündü, aynı zamanda paramparça, harmoniye eşlik ediyordu benliği, düşünceler belirmeye başlamışken zihninde ruhunun kayışını hissedebiliyordu, karanlık madde üzerinde. Karanlık maddenin içinde gözlerine yansıyan sanrılar, yıldızlar olmalıydı; rengârenk, enerji kümelerdi süslüyordu görüntüyü. Yıldızların arasında süzülüyordu, enerjisi, bedenini geride bırakmıştı sanki yıldızlar almıştı onu karanlık maddenin içine, yansımasını göremiyordu merak etse de, karanlık maddenin bir parçası mıydı uzayda yoksa yıldızların bir parçası mı düşünmeye başlamıştı, ışıkların içinden ahenkle geçerken.

Varlığın ağırlığını hissetmeden var olmak üzerine, bir sanrı gibiydi, zihnine yansıyan bu aktarım. Yükselmenin irkiltisi ile sarmalanmıştı, enerjisel varlığı.

Birinci Ses

-Boyut içinde, boyutlar vardır. Bedenli, bedensiz

İkinci Ses

-İnsan dışında, insanlar vardır. Bedelli, bedelsiz

Üçüncü Ses

-Enerjinin ahengi sarmalamdır, gizli gizlenmemiş

Dördüncü Ses

-Yıldızlar, yansımadır, yansımanın da karşıtı

Beşinci Ses

-Odaklan

Altıncı Ses

Enerjinin konağına döndüğünü hissedebiliyordu, gözlerini açmak üzeriydi. Yıldızların arasında yaptığı raks’ın sonu gelmişti, ağırlık çökecekti üzerine birkaç saniyenin ardından. Gözlerini hafifçe araladı, gerçekliğin kokusu iliklerine kadar dokunuyordu. Zihni kopukluğu gidermek adına, odaklanmaya başladı. Işık hızına benzer bir odaklanma hızıydı bu, kopuşun devamında hızla bağlanmak, kurtarılma isteği.

Hafızası geri getiriyordu benliğini, yıldızların arasında bilinmeyen bir boyutta kaybolmuş zihnini, zamanın zindanlarına hapsederek. Faydasız bir kılığa bürünmekti, parçalanmalardan sonra anlam aramak başka bir boyutta. Zihni dönmüştü, yaratığı dünyasına ya da bihaber yaratıldığına.

Yataktan kalktı, soğuğu hissetmişti uyurken ancak ısıtmak istemiyordu bedenini. Yıldızları görmek istiyordu, balkonun kapısını açtı. Gökyüzünden selamlıyorlardı, tıpkı rüyasındaki gibi yıldızlar onu. Hareketlerinin ritmi yavaştı, kıstırılmış olsa dahi kapanına, gerçeklik oturmuyordu yerli yerine.

Bilinçdışı durumda, özgür hissettiğini hatırlayarak iç burkuyordu geceye, sorguluyordu zamanın aktığı bu vakitte aidiyet duygusunu. Evinin anahtarını aldı, kapıyı kilitleyerek dışarı çıktı.

Birinci Ses

-Bize benzeyecek, suretimize, yansımamız olacak.

İkinci Ses

-Gücünü gücümüzden alacak, istediğimiz gibi hareket edecek. Kurallarımıza uymazsa bedelini ödeyecek.

Üçüncü Ses

-Kaderini yazacağız, yönlendireceğiz. Bize boyun eğmesini, aracılarla öğreteceğiz.

Dördüncü Ses

-Kaderini yaratması için, kudret vereceğiz ona, özgür irade ile donatacağız suretlerini, suretlerimizi. Seçimlere göre, yaşayacak kesitleri, olağan akışında hayatının.

Beşinci Ses

-Korunmak istediği sürece, zihninin gerisinden gelebilecekleri, sereceğiz gözlerinin önüne.

Altıncı Ses

-Güçlü sonsuzun, tepedeki korkusunu ekeceğiz zihnine; gücünü aradığı yerde bulması için.

Yedinci Ses

-Sonsuzlukta, sonu yaratıp içine bırakacağız onun bedenini.

Seslerin sıklığı, eski zamanlara göre artmıştı. Varoluşunun farkında olduğundan beri, sesleri duyardı. Seçim yapmak zorunda hissederdi kendisini, seslerden biri ona ait olmalıydı ya da o seslerden birine.

Cain

-Yoruldum,

İç ses

“Kararsızlık evresinde insanlar çağrışımlar eşliğinde bilinçler yaratırlar. Sesleri dışarıdan toplarlar, içerde yaratmazlar. Alıntılarla yansıtırlar belleklerinin sözcüklerine mekanizmaları, aktarımın sistematiği bu ağla örülüdür. Bilinç, düşünceyi ya da bilgiyi bir objede ya da suje’de saklar, korur kendisini etkilenmekten, silahlarını çalıştırır. İsimlerle çağırır düşünce bulutlarını ya da görüntülerle özgünlüğünü korur. Tutar başkasının yansımasında.”

Cain

-Ya ben?

İç Ses

“Olasılıkların içinde, başkalarının diliyle, sözcükleriyle, hatırlıyor gibiyim yaratımlarımı.”

Cain

-Zihnim zayıf, pelerinini giyip, ayakkabılarımın bağcıklarını, bağlayabiliyor her düşünce.

İç Ses

“Düşüncelere konu edilmesi için ortaya konulmuş bir konak değilsin sen, yaratansın.”

Cain

-Tutsağım

Gökyüzü değişmeye başlamıştı, omurlarında hissediyordu yağmurun dokunuşlarını. Ayakları kuru zeminde yavaşça ilerlerken, suyun dökülüşünün çağırdığı içgüdü ile hızlanmaya başladı. Sokak lambalarını sayıyordu yürürken, aralarındaki mesafeyi hesaplamaya çalışıyordu. Aydınlatma güçlerini çemberliyordu zihninde, onlardan gelen ışıkla.

Kaldırımlar düzensiz perdelemişti yer örtüsünü, eğiklik gözlerine çarpıyordu. Etrafına bakma gereği, bölüyordu zihnini farklı noktalara, kimi zaman durduruyordu düşünceyi, düşme tehlikesi.

Yedinci Ses

-Uyan

Gözlerini yeniden açıldı, üşüdüğünü hissedebiliyordu. Uyanıklığın kaçıncı seviyesinde olduğunu umursamadan, aynı cümleyi tekrarlamaya başladı.

“Yıldızlar alsın, beni”

“Yıldızlar alsın, beni”

Yıldızların Arasında

 Yatağından yükseldiğini hissediyordu, düşmekten korkarak dengesini sağlamaya çalıştı. Ayağı irkildi, yine uyandı. Zihni ahenge uymak için komutlar yağdırmaya başladı, kriz uzun sürmedi. Üç sözcüğü tekrarladı.

“Yıldızlar alsın, beni”

Karanlığın geçmesini, arzuluyordu. Kimilerine göre uyuyor gibi görünse de uyanıktı, yükselmeyi hissetti yeniden, korkuyla daha yukarıya sıçradı enerjisi. Atmosferi geçmek için, merakın ateşleyici gücüyle, hızlanmaya başladı. Işınlanmayı keşif etseydi bilim, ışınlanıyorum diyebilecekti ancak daha onun zamanında bu nokta gerçekleşmemişti. Yıldızların arasında süzülmeye başladı, renkten rengi giriyordu yıldızlar, yeşil, mavi, sarı. Yanmaktan korktuğu için yaklaşmadı.

Dördüncü Ses

-Paleom’a gel

Anlamını bilmediği bir isimi, çağrıştırmanın yollarını arıyordu. Karanlık maddenin içinde durdu. Alternatif bir yıldız sisteminin içindeydi, mavi dev yıldızın gerisinde dört adet büyük gezegen vardı. Çaprazlama örtüyorlardı birbirlerini, yaklaşmaya başladı yavaş yavaş. Yaklaştığında ortada küçük bir yıldız olduğunu fark etti.

Alfabeye göre dizmeye başladı harfleri, mavi deve E dedi, iki sessiz harfi iki çapraz gezegene atfetti. L ve M, elinde sadece kullanabileceği üç harf kalmıştı. Sesli harflerden O ile önünde bulunan gezegeni işaretledi. A ile R kalmıştı kullanabileceği, A başlangıçtı. Dört gölgenin içinde parlayandı, ortadaki küçük beyaz yıldıza A harfini verdi, yanındakine ise R’yi.

Alfa başlangıç demekti, başlangıca gitmeliydi. Yıldızın içerisine doğru hareket etti, Sirius denilseydi konumu daha rahat bulabileceğini düşünüyordu. Temeli vardı bilimin gölgesinde, bu çağrının onun zihninde.

Sirius’a girdiğinde, taştan yapılmış bir toplantı salonu beliriyordu. Karanlık taşlardan oluşturulmuş bir çembere benzetiyordu bunu zihninde. Altı karanlık noktanın ortasında yedinci bir aydınlık nokta. Sırtını karanlığa dönerek, aydınlığın karşısında durdu.

Cain

-Neden çağrıldım?

Birinci Ses

“Geriden geliyordu”

-Bilgiyi elde edeni yok etmek için.

İkinci Ses

-Yok edilemeyeni, gizlemek için

Üçüncü Ses

-Gölgelere bürünmek için,

Beşinci Ses

(Işığın arkasından geliyordu.)

-Gizemi yansıtmak için

Altıncı Ses

-Görünmeyenlerden korumak için

Yedinci Ses

-Görebilmek için.

İrkilmeyi beklercesine harmoninin devamını diliyordu içinden,

Dördüncü Ses

(Işık)

-Bilgi ateştir, ateşin ile karanlığı yakmak için çağrıldın.

Işıktan bir el uzandı, ona dokundu. Yatağında olduğunu hissediyordu, uyanmaya başlamıştı ancak tam olarak perdeler inmemişti gözüne. Realiteye dönüşte, araftaydı yine. Elinde bir nesnenin varlığını hissediyordu. Bedenini uyandırmak için zorladı varlığını, uyandı. Elinde bir kilit göbeği ve ona takılmış bir anahtar vardı.

Dördüncü Ses

-Anahtarı çevir. Kendine güven.

Cain anahtarı aldı, çevirdi.

Amar Utu

 Zaman akıyordu gözlerinin önünde varlığının hareket ettiğini hissediyordu. Kuraklıkla, yaşam arasında boğuşan topraklarda buldu kendisini. Hava karanlıktı ancak gökyüzünde bir ışık parlıyordu. Gölge yaratmıştı ışığın altında bulunan bir yapı. Gökyüzüne ulaşan bir kule, aklına ilk gelen tarihin tozlu yapraklarına sığınmış, Babil kulesiydi. Babil kulesini kitaplarda okumuş, çizimlerde görmüştü. Zihni daha önce yaratmamıştı.

Denge unsuru iyi stabilize edilmişti, alt basamakları yer örtüsünce genişti kule gökyüzüne gittikçe inceliyordu perspektifi. Eyfel’e benzetti ancak kule demirden yapılmamıştı, üst üste kil tabakaları yığılmıştı gökyüzüne ulaşmaya çalışan bir piramiti andırıyordu ilk bakışta.

Dördüncü Ses

-Tırman

Cain irkildi, kil örtülerinden yapılmış basamaklara tırmanmaya başladı. Adımını attığı anda kil örtüsünü bir ışık sarmaya başlamıştı ışığın içerisinde, insanlar görüyordu. Flashbackler gibi değildi görüntüler, taşların üzerinde birbirine bağlı kenetlenmiş insanlar vardı. Yüzleri seçemiyordu, biçimlendiremiyordu ancak hissediliyordu. Yansımalar toplanmıştı basamaklarının üzerinde, birbirine sarılmış asla kopamayacak tek bir beden gibi hareket eden insan siluetleri, içinde bir burukluk hissediyordu.

Dördüncü Ses

-Tırman

Arkadan bir rüzgâr esti, rüzgârın eşliğinde zamandan silindiler tüm görüntüler, karanlıkta kaldı yine ışığın parlattığı yansımaklar. Cain tırmanmaya devam etti, ikinci basamağa gelmişti. İkinci basamakta, yine bir ışık sardı etrafını, tırmanmaya çalışanları hissetti insanlar yukarıya çıkmaya çalışıyorlardı.

Dördüncü ses

-Devam et

Gökgürültüsü aniden geldi, yağmurun etkisinde kil ıslanarak şişti. Ayaklarının çamura battığını hissedebiliyordu. Dinlemeye devam etti, üçüncü basamağa geçti. Yağmurun gelişiyle kaymaya başlamıştı diğer insanlar, yol göstericisi olduğu için gerilmiyordu. Düşmeyeceğine inanıyordu. Tırmanışının ilerleyişini değerlendirmeden devam etti. Sesi yine duymayı bekledi, beklentileri gerçekleşecekti.

Dördüncü Ses

-Son iki basamak kaldı, dayan.

Kil örtüsü üzerinde elleri asılı kalmış insanlar görebiliyordu bu sefer, elleri ile tutunmuşlardı .

Dördüncü Ses

-Tutun onlara,

Cain aralarında en güçlü görüneni aradı en başta, elleriyle vücudunu yukarı çekmeye çalışan bir adam vardı. Zamanın onun için gelmesini bekledi, adam tırmanmayı başarırken onun sırtına tutundu.

Dördüncü Ses

-Son.

Cain vücudunda enerji hissetmiyordu artık, vücudunda bir sürü yara açılmıştı bu macerada, ancak sonuna kadar gitmeyi göze alarak başlamıştı yolculuğa.

Dördüncü Ses

-Elini uzat,

Elini uzattı, sırtına tutunduğu adam bir ışığa dönüştü. Yükseldiler ve son basamağa ulaştılar. Işık yavaşça küçüldü, gözlerinden uzağa dağlara doğru hareket etti ardından sahneyi terk etti. Karanlığın ortasında yapayalnız kalmıştı.

Dördüncü Ses

“Başladığı gibi biter, her hikâye.”

Cain anahtarı çıkardı, üç kere çevirdi. Karanlık dağılıyordu, çerçeve değişiyordu. Seslerden biri kulağını ziyaret etti, ardından görüntü yansıdı üzerine. Başka bir hayattan gelen bir ziyaretçiydi bu.

Altıncı Ses

-Marduk,

Cain

-İştar

Quetzalqualt

Marduk Babil Kulesinin üzerinden gökyüzünü seyrediyordu. Zihninde yüzyıllardır cevap alamadığı bir soru vardı. Babil’in en büyük tanrısının kafasında dolanan bir tilki, şüphe uyandırıyordu geleceği için. Kıyametin küçük ayrıntılara gizleneceğine inanıyordu. Tanrılığı boyunca bulamadığı bir cevap vardı, insanlarına vaat edemiyordu. Güçlü sonsuzun, en tepedeki korkusuna karşı bir çözüm. Hastalıklarla başedebiliyordu Marduk,savaşları kazanabiliyordu ancak ölümü durduramıyordu.

Marduk

-Ait olduğumuz bir yer var yıldızların arasında,

İştar

-Bedenler sağanak gibi dökülürken toprağa

Marduk

-Bize ait bir yer var, yıldızların arasında.

İştar

-Var oluşumuza gidebilecek gücümüz var,

İştar’a doğru hareket etti, onu kollarına alarak gözlerini kapattı. Enerjisi zamanın boyutundan koparıyordu kendisini, zihni siliniyordu an ve an.

Başlangıç

Cain kilden yapılmış bir evin içinde buldu kendini, kilit ve anahtarı cebine koydu. Bir meşale tek odalı evin içini aydınlatıyordu, eski zamanların içindeydi hâlâ ya da zamanın mı bilemiyordu.

Dördüncü Ses

“ Zaman eskimez, sadece akıştandır. “

Evin kapısı aniden açıldı, hızlıca yürüyen bir adam ona doğru yaklaştı. Gözleri büyümüştü, zamanda bir karşılaşma diyerek düşündü, ancak kapıyı açan adam sanki cain hiç evde yokmuş gibi davranıyordu.

Duvardan meşaleyi aldı, kapıdan çıktı. Cain adamı takip etmeye başladı, evin arkasında yemyeşil bir bahçe vardı, karanlığın parıldayışında su damlaları tutmuşlardı derilerinde yapraklar. Duvarlardan ekşi bir koku geliyordu burnuna, ana odaklanmaya devam etti. Kulübenin yakınına gitti, bir tarafında çömlekler, bir tarafında demirler. Anlam aramaya başladığında gözleri adama kilitlenmişti.

Marduk

-Kılıçlar kınlarından çıktığında, görevlerini yerine getirmeden dönmemeliler yuvalarına.

Birinci Ses

-Tek bir görevleri yoktur kılıçların,

Cain irkildi, duyduğu ses. Duyduğu seslerin birinin tonundaydı birinci ses, zihni tasavvurun maşukluğunda, irkilmenin verdiği huzursuzlukla yeniden kapattı kendisini gözlerinin karşısındaki noktaya.

Marduk

-Savunmak ya da saldırmak içindir, kime karşı olursa olsun, kınından çıkan bir kılıç, can alacaktır günün birinde.

İkinci Ses

-Kılıçları can almaları için yarattık, elleri can tutmamaları için, terazinin kefeleri gibi günah ve tohum.

Marduk

-İnsanoğlu dünyaya güvensiz gelir, tek koruyucusu doğduğu rahmin sahibidir. Rahimden ayrılmanın yasını tutar ki, dönemeyeceğini bildiğinden kılıçlarla silahlarla korur kendisini.

Üçüncü ses

-Kime karşı, neden korur, bilmez misin?

Marduk

-Kendisine karşı kendisini korur, kendisine karşı kendisini öldürür. Bilinçler bir araya toplandıklarında güçlü sanırlar, kolları ile tuttuklarını ancak akıllardan üstün akıllar vardır.

Dördüncü Ses

-Amaçları vardır bu akılların?

Marduk

-Farklılıkları

Beşinci Ses

-İtaat etmektir amaçları

Dördüncü Ses

-İtaat, ruhuna sahip olamayanların, gezdiği bir kovuktur.

Marduk

-İtaat ruhunu satanların, büyüdüğü bir çamurdur.

Marduk bir demir yığını çıkardı, demiri dövmeye başladı. Sabaha kadar dövdü, gün ışıyana kadar uyumadı. Dövdüğü demir, zamanı geldiğinde bir kılıca dönüştü. Cain hayatında daha önce kılıç görmemişti ancak bu kadarını hayalinde dahi görmemişti. Marduk kılıcını aldı, bir hışımla hareketlendi. Cain takip etti,

Meydana çıkıyorlardı, bir heykelin üzerinde bir adam görüyordu. Yanında birkaç kişi daha vardı, yaklaştıkça bunların asker olduklarını fark etti. Askerlerin gövdelerinde aynı işlemeden oluşan renkten renge kıyafetler vardı. Birkaç dakika sonra daha yakından görebilecekti. Kalabalıktan sıyrılabilirse. İnsanlar geçerken ona dokunuyorlar ancak onu göremiyorlardı.

Marduk kalabalığı yararak en ön saflara ilerledi, Cain de onu takip ederek yanında durdu.

Marduk

-Kral Andur, niye çağırdın bizi.

Kral Andur

-Yeni gelişmeler var,

Marduk

-Yeni bir kayıp mı oldu, sen koltuğunda oturgaçların üzerinde otururken.

Askerler ellerini kılıçlarının kınlarına attı, Andur bir el hareketi ile onları sakinleştirdi. Aynı işlemeden yapılmış armaların şeklini görebiliyordu artık Cain, uzun bir elbisenin üzerine dikilmiş Ouroboros,

Cain iç ses

“Ouroboros, yeniden doğuşu simgeleyen, kendi kuyruğunu yiyen yılan. Tanrının tek olduğunu, zamanın süregeleceğini, başlangıcın sonla, sonun yine başlangıçla buluşacağını temsil eden sembol.”

İç sesi sakinleşirken akıntı devam etmeye başladı.

Kral Andur

-Sakin ol Marduk, acını anlıyorum. İştar’ı merak ediyorsun. Ancak yapabileceğimiz hiçbir şey yok. O da diğerleri gibi terk etti Babil’i.

Marduk

-Terk etmedi, gördüm ışıkları. Aldılar onu benden, Götürdüler, gökyüzünün krallığına

Kral Andur

-Yanlış hatırlaman, yaşadığın acıdan dolayı normal, insanları da etkiliyorsun, göç bu toprakların kaderidir. Kadere karşı gelemez insan, boyun eğmelidir.

Marduk

-Evimde mutluluk ve huzur içinde otururken, ışıklar indi bahçeme. Sesler duydum, İştar yürüdü ışıklara, ışıklar aldı onu.

(Kalabalığa seslenir)

-Söyleyin bana dostlar, yok mu kalbinizden ışıklara giden, huzur içinde uyurken bir anda huzurunuzu yaşamınız boyunca yok eden. Ey Yücelerden yüce Kral Andur, yalan söylemek de nice, yakışıyor mu sana, doğruları söylemek varken, boyun eğmişsin yıldızlara. Kurban etmem sadakatimi sana. Çekerim kılıcımı kınımdan, sunak sunarım seni taptığın tanrılara….

Askerler kılıçlarını kınlarından çıkardılar, Marduk’da reaksiyon göstererek gardını aldı.

Ses

-Korkaklar, ne oldu karıma

Ses 2

-Işıklar aldı, oğlumu…

Kral Andur

-Marduk, dilini tutmazsan köpeklere yem edeceğim sen. Ruhunu göklere göndereceğim, öldürdükten sonra seni, toprağa hapsedeceğim bedenini. Sakın yeltenme, sok kılıcını kınına, af dile eğil önümde. Yaşamını koyayım, almadan kaderine.

(Kalabalığa Seslenir)

Ey Halkım, Marduk deli, fitne ve fesat çıkarmak için bugünü seçti. Acılardan beslenen bir sülük gibi, yapıştı kalbinize, yapışmayı deniyor. Yavaş yavaş öldürmeye çalışıyor Babil’i, yeryüzünde bir tanrı olan Andur’a, kılıcını çıkararak isyan ediyor. Dirlik düzen için affederim onu,

Marduk

-Kurban etmem sadakatimi sana,

Marduk kılıcıyla saldırıya geçti, kralın askerleri görevlerini yapmak adına kralın önüne geçerek ona karşı koymaya çalıştılar. Halk da hareketlenmişti Marduk’un ardından, büyük bir hırsla sallıyordu kılıcını, değdiği her noktadan kanlar fışkırıyordu. Zamanın nasıl aktığı bilinemedi, kralın askerleri halkın elinde canlarını veriyorlardı. Marduk Andur’ı gözlerinin hizasına alarak saldırmaya başladı. Andur çok fazla direnemedi, ölümü Marduk’un kılıcından oldu. Kavga bittiğinde, heykelin yanına geçti Marduk.

Marduk

-Yine gelecekler, ancak alamayacaklar, aldıklarını da geri verecekler.

Kalabalıktan biri

-Nasıl,

Marduk

-Mihmandar seçin beni, krallar yokken halkın rehberleri vardı. Hükmetmezlerdi, yol gösterirlerdi. Yol göstereceğim mihmandar seçin beni, kaldırın ellerinizi.

Kalabalıkta ellerini kaldırmayan yoktu,

Kalabalık

-Yol göster bize, ışıklara karşı.

Marduk

-Işıklara giden yola, gidebilirsek. Yolları açılır, ışıklara gidebilen yola gitmek için zihinlerde tutulmuş bir tasarım vardır. Tasarımı yeryüzünde yaratmak adına, yardım edecek misiniz bana?

Kalabalık

-Edeceğiz.

İkinci Bölüm

Demirden, metalden, bronzdan olan her şeyi bir araya topladılar. Zihninde çizdiği tasarımı hayata geçirmeye başlamıştı. Ut adlı yanardağın yakınında oluşturuluyordu tasarım, ateşinden ve varlığından faydalanmak için demirden kablolar yapmıştı marduk, ısıda erimesinler diyerek de kimyayı kullanarak bir lehimle kaplatmıştı kabloları. Cain tasarımın bir gün gün bir kuleye benzediğini görebiliyordu. Demirden yapılıyordu, göklere doğru uzanacaktı Marduk’un çizimlerine göre.

Yıllar böyle geçti, Marduk artık yaşlanmaya başlamıştı. Cain ise buhranlı bu zamanın yarattığı sıkıntının eşliğinde, sıkılmıştı. Marduk bir gemi yaratmıştı, ancak bunun bir gemi olduğunu bile bilmiyordu uzaydan habersiz. Merak duygusu sonucu görmeye yetmeyecek diye düşünüp korkuyordu ancak zamanın geldiğini de hissediyordu.

Marduk

-Tasarım bitti. Üç Gün sonra, gökleri karşılayacağız.

“Yeni takvimde, 13 Nisan’a isabet ediyordu gün.”

Yıldızların parladığı vakit, göklere gideceğiz.

Kalabalık

-Işıklara

Birinci Ses

-Işıklara

Cain heyecanlanmıştı, kimsenin duymayacağını bilerek.

-Işıklara

Cebindeki anahtarı çevirdi, üç günün çabuk geçmesini diledi. Kalabalık hızlandı gelgitler yaşandı, bir gece vakti zaman normale döndü.

Birinci Ses

-Geliyor

İkinci Ses

-Geliyoruz,

Üçüncü Ses

-Tanrıları çok mu özlediniz,

Dördüncü Ses

-Gelin, tanrılara karşı tanrılar.

Marduk

-Geliyoruz,

Dördüncü Ses

-İsim ver ona, isim ver yaratımına, isim ver doğacaklara.

Marduk

-Quetzalqualt

Marduk kulenin en uç noktasına geçti, savrulmaktan korkmuyordu. Ateşleyici ittirmeye başladı, Quetzalqualt yerden yükseldi, gökyüzüne doğru uçmaya başladı.

Marduk

-Sonumuz mu geldi,

Dördüncü Ses

-Bir sonrakine kadar sadece?

Marduk

-Özgür müyüz?

Üçüncü Ses

-Yolculukta sadece

Atmosfere doğru hızla ilerliyordu gemi, troposfere yaklaştıklarında Marduk gözlerini kapattı. Ellerini açtı, gökyüzünün yıkımına karşı bir kalkan oluşturdu Quetzalqualt’a, nasıl yaptığını bilmiyordu ancak içgüdüsel bir hareket gibiydi. Gemi hızlanmaya başladı, Marduk Uzay’ı görebiliyordu atmosferden çıkmak üzereydi. Gözlerinin dikkatini ilk çeken, tasarımının yüz katı büyüklüğünde bir başka tasarımdı. Yanında ise ışıklar vardı, ışıklar ona doğru yaklaşmaya başlamışlardı.

Cain

-Uçan Daireler

Marduk

-Sağ elini kaldırdı, Quetzalqualttan ışıklar çıkmaya başladı. Işıklar uçan nesnelere çarpıyordu, ışık ışıkla birlikte yok oluyordu.

Marduk

-Quetzalqualt

Birinci Ses

-Başamayacaksın,

Ana gemiden yeni bir sıra cisim daha uzay boşluğunda gezinmeye başlamıştı,

Marduk sol elini kaldırdı.

Quetzalqualt’tan yine ateş topları çıkmaya başladı. Gemiye yerleştirilmiş son ışıklardı bunlar,

Marduk

-Quetzalqualt

Işık yine ışığa çarpıyordu, Cisimler uzay boşluğunda savruluyordu.

Karşısındaki tasarımdan sesler duydu, uzay boşluğunda yankılandı sesler.

-Quetzalqualt

-Quetzalqualt

-Quetzalqualt

-Quetzalqualt

-Quetzalqualt

-Quetzalqualt

Altı farklı tonda yankılandı ses, karşısındaki tasarımın içinden altı adet büyük alev topu kendisine doğru yaklaşıyordu.

Marduk

-Bilinmeyene karşı ne yapacağım şimdi,

Dördüncü Ses

-En büyüğünde sıra

Marduk

-Ne

Dördüncü Ses

-Sen de, senin gibiler de

Marduk

-Güç

Dördüncü Ses

-Hayır, enerji

Marduk iki kolunu da kaldırdı, ayakları havalanabiliyordu artık,

-Quetzalqualt dedi,

Cain uzay gemisinin içindeki diğer insanlardan sesler duymaya başladı, Akışkan bir ışık vardı, karşıdan gelen alev toplarına benzeyen farklı bir tonda canlılığa bürünüyordu Marduk,

Marduk

-Yıldızların arasında

Quetzalqualt

Alev topları çarpıştı, çarpışmanın ardından cain nereye gittiğini göremiyordu. Işığın netliği bir yok oluşu simgeliyordu, elini cebine attı. Islaklığı hissediyordu vücudunda ve ateşi, anahtar ve kilit hâlâ oradaydı, görmeden tutarak çevirdi.

Güvenli bir yere doğru gittiğini hissediyordu varlığı, gözlerini yeniden açabileceğine inanıyordu. Düşüncelerinde anlamsız gelen bu sanrının yarattığı yıkımlar vardı, Yolculuğunun bitmeyeceğini düşünürken. Gözlerini açtı,

Yatağından kalktı, rüya içinde rüya görmüş olmalıydı. Mutfağa gitmeyi zihninde tasarladı, vücudu buna hazır olduğunda harekete geçmişti kasları. Mutfağa ulaştığında, kahve makinasına, kahve çekirdeği koyarak öğüttü. Kahve hazır olduğunda, sigarasını aramaya başladı en son salonda bıraktığını hatırlayamadı. Uzun bir yolculuk yapmıştı gece boyunca, ortalığı aramaya koyuldu. Çok uzun sürmedi sigarayı yakması, yolculuğunun anlamını arıyordu.

Cain

-Bilinç uykudayken, nasıl da yaratıcı?

Dördüncü Ses

-Uyanıklığın evdeleri vardır.

Dördüncü sesi, zihninden konuşmamıştı. Kafasını beyaz koltuğun üzerine doğru çevirdi,

Cain

-Marduk, dördüncü ses sen misin?

Marduk cevap vermedi, cebinden kilit ile anahtarı çıkardı.

Marduk

-Çevir

PRİAM

Cain, yolculuğa devam etmek adına kilide anahtarı taktı ve çevirdi. Salona sular dolmaya başlamıştı, boğulmama içgüdüsü ile yüzmeye çalışıyordu yukarı doğru ancak sular hızlı hareket ediyordu. Çabalamanın gereksiz olduğu inancı zihnine yerleşirken, sulara teslim olmanın onu daha az yoracağını kabullendi. Kollarını sakin bıraktı.

Gözleri yavaş yavaş açılmaya başladı, uzanmıştı bir yere. Yatağımdayım diye düşündü ister istemez ancak sırtının yanmaya başladığını hissedince irkildi. Şok’un etkisiyle kalkıp uzandığı noktayı elleri ile yoklamaya başladı. İpek sarısı kumlar yakıyordu sırtını, tepesinde ise güneş vardı.

Marduk

-Priam

Cain bu isme anlam veremedi, ancak o anlam ararken marduk karşısında görünmüştü ona doğru yaklaşıyordu. Marduk Cain’in kavalkemiğine dokundu. Cain üstünde bir ağırlık hissetmeye başladı. Üstüne altından bir zırh yerleşiyordu, bilinci içinde bulunduğu andan koptu vücudunu izlemeye koyuldu.

Bedeni kendine güvenen gölgesini peşine takarak yürümeye başladı, vücudunun önünde altına benzer süslerle bezenmiş bir şehir vardı. Priam demişti, Marduk onun bedenine, Priam şehrin tepesinde bulunan tapınağa doğru ilerliyordu.

Horner

-Yüce Efendimiz, göklerin ve yerin sahibi, Priam geliyor.

İnsanlar sesi duyar duymaz, dizlerinin üstüne çöktüler. Yüzlerini kısarak altın zırha bakmaya koyuldular, Priam Tapınağa doğru yürüyordu. İnsanlarla göz göze gelmeden. Yürümekten sıkılmıştı Cain bunu hissebiliyordu, ardından havalandığını hissetti. Priam uçuyordu, tapınağın tepesine konmaya giden bir kuş gibi, Cain’in bilinci de bedeni ile birlikte uçuyordu. Tapınağın tepesine ulaştığında, yüzünü insanlara doğru çevirdi Priam.

Priam

-Ey insanlarım, saygıdan eğilin önümde, üstünlüğümü düşünerek değil. Var olmasaydınız, var olamazdım. Ayağa kalkın,

Halk seslenerek ayağa kalktı.

-Var ol daima, Yüce Priam.

Birinci Ses

-İtaat etmeleri için, cezalandırıcı olmak gerekli, çok merhametlisin.

Priam

-Sevmek, en büyük cezadan bile daha kuvvetlidir. Kırılmaların ve karanlığın üzerinde, nefret nefret doğurur.

İkinci ses

-Özgür iradeleriyle sana inanmıyorlar ki,

Priam

-Seçim hakkı, özgürlüğün göstergesidir. İnanmak veya inanmamak onların elinde, zorlukla yaratmam kudretimi, kudretim kolaylıktan gelir.

Üçüncü Ses

-İsyan edecekler sana,

Priam

-Yolculuklar isyanla başlar, isyanla biter. Yürümenin bedeli, isyana karşı koyabilmektir, isyana rağmen inanabilmektir aidiyete, ben onlara aidim onlar da bana.

Marduk

-Birlikten kuvvet doğar,

Priam konağının tepesinden kapısına doğru indi, kapıyı araladı içeri girdi. Hizmetkarları etrafını sarmıştı, onların yanından geçerek tahtına oturdu. Yönetimden sorunlu yardımcısı yanına yaklaştı. Yakın hizmetkarlarının ilkinin adı Alfkak’tı, ikincinin adı Duskak, üçüncününün adı Yeskak, dilinin sayılarına göre sıralamıştı. Kimliklerin, kişiliklerin bir önemi yoktu, görev önemliydi.

Alfkak

-Işıklar efendimiz,

Priam

-Aydınlandı mı, gün bilici.

Alfkak

-Mavi ateşler sardı efendimiz, kristalleri.

Priam

-Rahatsız etmeyin…

Tapınağı boşaltmaya başladılar insanlar, Priam ayak seslerini dinliyordu. Kimse kalmadığında o da gidecekti.Göklerini kapattı.

Yıldızların Arasında

 Yıldızların arasındaydı, Mavi dev’e doğru uçuyordu. Uçtukça görüyordu, yaklaşıyordu yaklaşmakta olan. Altı alev topu mavi dev’in arkasını sarmıştı, yıldızın içine girdi. Aldığı güçle onları itmeye çalıştı. Evrende bir sarsılma oldu, itildiğini hissediyordu. Kolunu bacaklarını sarıyorlardı, hızla hareket ediyordu bir yıldız gibi ancak enerjiyi durduramıyordu. Zayıflıyordu ışığı, dünyaya çekilmesi gerekiyordu. Canlılık bulduğu tek diyara, gözlerini açması gerekiyordu. Zihnini kopardı, ateşin çekiminden, açtı gözlerini

Tahtının üstünde oturuyordu, bedenine dönmüştü, yorgun hissediyordu.

Priam

-Karanlık alsın beni

Gözleri yeniden kapandı.

Birinci Ses

-Pes et,

İkinci Ses

-Yine kaybedeceksin.

Üçüncü Ses

-Geliyoruz.

Dördüncü Ses

-Dinlen.

Seslerin sohbetinin ne zaman kesildiğini hatırlamıyordu, ne kadar uyuduğunu da. Tüm sesleri duyabiliyordu, gökyüzünden gelenleri, içeriden dışarıya çıkanları, tanıdığı bir sesin seslenişi gelecekti biliyordu.

Alfkak

-Efendimiz, Işıklar

Çığlıklar sağır etmeye başladı kulağını, gözlerini açtı. Duvarda duran üç başlı mızrağını aldı. Tapınağın kapılarına doğru uçmaya başladı.

Cain havada süzülüyordu, Priam’ın tam sağındaydı. Priam’ın solunda ise Marduk belirmişti. Gözlerini karşıya dikti, dalgalar yükselerek şehre akın ediyordu. Dalgaların üstünde uçan daireler vardı, Priam mızrağını kaldırdı. Suları uçan dairelere karşı kullanabiliyordu. Küçük küreler yaratarak içine alıyordu onları.

Cain

-Quetzalqualt

Marduk

-Quetzalqualt

Priam

-Quetzalqualt

Marduk ateş topuna dönmüştü, priam suya gökyüzüne doğru ilerliyorlardı. Yükselmişlerdi ki, büyük bir ışın topuyla yeryüzüne savruldular. altı ateş topu yeryüzüne doğru hareket ediyordu. Priam ayağa kalktı, Marduk ile Cain’de, Priam asasını iki eline aldı. Gökyüzüne doğru uçmaya başladılar. Cain eline anahtarı ve kilidi aldı.

-Başlangıç

Başlangıç

Gözlerini açtığında uzay boşluğuna bakan bir gemideydi, var oluşunun hiçbir kırıntısını henüz zihninde barındıramamışken; anlamsız bir boşluk olarak nitelendiriyordu gözleri, uzay boşluğunu. Geminin kontrol panelindeydi, gözlerinin önüne yansıyan ilk görüntüler, ışık kümelerinden oluşan onlarca enerji alanı vardı karşısında. Işık kümelerinin biri diğerlerinden farklıydı, bir yansımayı barındırıyordu. Yansıma içinde bulunduğu odanın yansımasıydı, yansımasının ortasında ise, yansımaya bakan bir şekil. Uzun sürmedi, yansımada gördüğü varlığın kendisi olduğunu algılaması.

Işık kümesinin metalik bir rengi vardı, havada asılı kalan metal bir nesneyi andırıyordu. Cain’in görüntüsü an ve an dalgalanıyordu, ilk önce anlamlandırmasa da karşılaştığı durumun sebebini, ışık kümesine dokunduğunda daha iyi anlamlandıracaktı. Geminin kontrol odasında binlerce ışık kümesi vardı, Cain’in dikkatini ise ona benzeyen çekmişti.

Benzerlikler başlangıçların doğurucusudur, benzerliklerde başlayan bütün başlangıçlar, yolun sonunda farklı sonuçlara ulaşırdılar. Cain’de bir başlangıca adım atmak üzereydi, hiçbir şey bilmediği bir anda, bir şeyler öğrenmeye başladığında, başlatmıştı aslında bir şeyi. Cain fark etmese de, zamanı başlatmıştı yaratıldığı anda.

Metalik ışık kümesinin çevresine dokundu önce, kümenin etrafında bir çember çizdi elleriyle. Bilmediği bir şeyin korkusuyla yüzleşme isteğinin ardından, metal kümeye dokundu. Uranüs metal kümeye dokunur dokunmaz, ışık vücuduna yayılmaya başladı. Metalle kaplandı vücudu, Cain korkudan bayıldı.

Uyandığında kendisine benzer bir nesne geminin zemininde uzanmış duruyordu, görünen farklılıkları arıyordu gözleri; kendisinin vücudu birazcık daha iriydi. Zemin de uzanan nesnenin ise vücudu daha inceydi, Cain adım atmaya başladı, bir kaç adımın ardından kendisini yerde uzanan vücudun yanında bulacaktı. Yürüyüşü başlamışken, gözleri geminin uzaya açılan kocaman penceresine takıldı, gözlerine doğru hareket eden bir ışık fark etti. Uzay boşluğunun karanlığı bu ışıkla kaybolmuştu, kolları gevşemeye başladı. Vücudunu havaya kaldırıyordu, gözlerine yansıyan ışık kümesi.

Nereye gittiğini unutmuştu, adımlarını ne için attığını da. Bilinmezliğin korkusunu hissetmiyordu, pencereden onu saran ışıkta. Hissettiği korku, aydınlanmayı bekleyen karanlık bir odada hissedilen korkuydu. Korkulan aydınlık değildi, aydınlığın arkasından geleceklerdi, korkulan aydınlığın arkasından görülebileceklerdi. Işık sarmalamıştı onu, aydınlıkta aydınlıktan başkasını görmez olmuştu gözleri, kesin inançlıların bulundukları yerlerde olduğu gibi. Karanlık yok olmuştu, karanlığın yok oluşu bir müjde miydi aydınlığa yoksa bir zafer mi, aydınlıkta sarhoş olanlara. Hissettiği korkuya tamamen teslim olduğunda, aydınlıkta sarhoş olanlardan biri de o olmuştu.

Gözlerini açtığında, ışığın içinde oturmuş yedi taht gördü. Tahtların birini altında hissediyordu.

Tamu(Birinci Ses)

-Bize benzeyecek, bize itaat edecek.

Lom (İkinci Ses)

-Koruyacağız onu, ödüllendireceğiz ibadet ettikçe.

Tabi (Üçüncü Ses)

-Bize ait olacak, istediğimizi anında yapacak. Karşı koyarsa kaderle iteceğiz onu yarattığımız ağlara.

Konuşma sırasının kendisinde olduğunu hissetti. Priam ile Marduk’un silüetlerinin ona katıldığını hissedebiliyordu.

Prometheus (Dördüncü Ses)

-Özgür iradeyle, istediği seçimleri yapabilecek. Karşı koyabilecek yeri geldiğinde tanrılara bile, kaderini değiştirebilecek gücü onun ellerine vereceğiz seçeneklerle yapacağız yolu.

Ne dersiniz tanrılar buna, karar almalı Quetzalqualt,

Fred (Beşinci Ses)

-Varlığını hatırlar bizi bildikçe, özgürlüğümüzü

Altıncı Ses

Unutur karşı koyar bize, ya isyan ederse

Kun

İsyan ederse, yok olur bilginin gücü bizde.

Prometheus

-Oylayalım, quetzalqualt

Oylar ikiye karşı beşti, özgür iradeyle insan yaratma fikri iyi gelmemişti tanrılara. Prometheus eksik hissediyordu. İçinde bir his vardı, yanmıştı ama sönmemişti. Yaratıldığı kovuğuna, yüce beşiğe doğru hareketlendi. Varlığını ilk kez hissettiği gemiye.

“Quetzalqualt, tanrıları yaratan, quetqualt yedi sesin sahibi gemi, yol göstermelisin bana, beni yoktan var ettiğin gibi.”

Gemi hareketlendi, uzayın içinde uçmaya başladı Prometheus’la, hızlı bir şekilde gidiyordu zamanda. Zamanın sonunda bir boşluk gördü, durdu.

Prometheus gözlerini kapattı,

“Özgürlüğü yarat en büyük güç, bize benzesin, seçimlerini yapabilsin, bedellerini hareket içerisindeyken ödesin. Büyüklere bile karşı gelebilsin, daha kuvvetlisinin daha büyüğünün varlığını bilerek. Bilinmeyenlerin gücü adına ey büyük gizem, bizim benzerlerimizi yarat.”

Geminin ucundan bir ışık yükseldi, Quetzalqualt Promethe’nin duasını kabul etmişti. Yaratmaya başlamıştı. Huzuru hissedecekti ki, sesler yine uğradı ona. Altı alev topunu geminin içinden görebiliyordu. Kararı güçleştirmesinler diye düşündü, engellememeliler yaratımı. Gemi yaratmaya devam ederken, gökyüzüne yükseldi.

Ateş topları biçimlenmeye başladılar, karanlık maddenin içinde birbirine karıştı ışıklar. Tek başına durduramıyordu, diğer tanrıların kinini. Özgürlük denilince özgürlüğe birleşmişlerdi, korkaklarda katılmışlardı kervanlarına. Korkak sesler, quetzalqualt niye yaratmıştı ki onları,

Cain

-Bize benzesin diye,

Prometheus tutabildikçe tuttu onları, yaratımlarının bir sınırı yoktu diğerlerinin tek başına mücadele ediyordu. Tamu asasını prometheusun göğsüne vurdu, elindeki mızrağı sarıldı. Tutunamadı boşlukta, yaratımın enerjisi ile quetzalqualt arasına girdi, kaldırdı mızrağını kalan tüm gücüyle son gücünü yolladı. Büyük bir patlama oldu,

Boşluktan yeni yaratılmış bir yeryüzüne doğru savruluyordu, itmişti diğer sesleri. Atmosfere doğru yaklaşıyordu, hızlanıyordu. Hızlandıkça yeryüzüne doğru yaklaştığını hissediyordu, özgür insanların hayalini kurarak gözlerini kapattı.

Yer kabuğuna çarptı.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Selam,

    ALFA ve Yıldızların Arasında bölümlerini okudum. İçerik ilgimi çekmesine rağmen ne yazık ki öyküyü tamamlayamadım. Çok fazla anlam karmaşası vardı ve yazımda çok hatayla karşılaştım. Öncelikle okuduğum yerlerde genel bir virgül bolluğu var ve bu virgüllerin neredeyse hepsi yanlış kullanılmış. Ayrıca bazı yerlerdeki yazım yanlışları anlatımı bozmuş. Öykünün sağlam bir redaksiyona ihtiyacı var gibi. Tavsiyem öyküyü bir kez daha okurken her virgülde yarım saniyelik esler verin, demek istediğimi anlayacaksınız. Çok emek verilmiş olduğu belli ama bu hâliyle okuyamadım. Kaleminize sağlık.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

2 cevap daha var.

Yorum Yapanlar