Öykü

Kırmızı Pabuçlar

Hafta içi her sabah yaptığım gibi altı kırk beşte, güne güzel başlangıç yapma umuduyla ayarlanmışsa da zaman içerisinde Keane’den soğumama sebep olan “Perfect Symmetry”li telefon alarmıyla uyandım. Bakıcı kadının hazırladığı, peynirli yulaflı omlet ve üstüme zimmetli şirket arabasını bir yere çarpmadan kullanmamı kolaylaştıracak koyulukta filtre kahveyle ayaküstü kahvaltımı ettim. Şehrin “namlı” bir mahallesinde olmasına rağmen vardiya usulü bekçi çalıştırdığından beyaz yakalılara “yüksek güvenlikli site” diye pazarlanan projedeki dairemden çıktım. Kendime verdiğim sözü bir kez daha tutamayarak başımı kaldırıp, son bir yıldır şehrin üzerine kötü bir kader gibi çökmüş devasa kabuğa baktım. Beş yaşındaki oğlumun, “Daire değil elips şeklindeki, uçmayan, orada öylece duran cisme neden uçan daire diyoruz,” sorusuna akla uygun bir cevap düşündüm. Bulamadım.

Son aylarda hayatımda, Londra, Wellington, Toronto, Münih, İstanbul, Sidney’in yanı sıra, alakasız bir şekilde Tahran, Marakeş, Kahire, Riyad semalarına eş zamanlı olarak çöken “uzaylı” misafirlerimizin gelişini dahi gölgede bırakacak türden olaylar cereyan etmişti. Şimdi, son bir yıldır yaşananları kafamda mantıksal bir skalaya oturtmaya çalışırken, gerçek hayatın akışının akla mantığa sığmayacak derecede çetrefilli olabildiği gerçeğini bir kez daha idrak ediyordum. Dün gece Porto şarabı eşliğinde romantik bir havada başlayan, ilerleyen saatlerde Nilgün’ün çılgın teorileriyle bambaşka bir istikamete sürüklenen muhabbetimizin allak bullak ettiği zihnimde,çöp kutusunun içinde öylece, çaresizce duran yüksek topuklu kırmızı ayakkabılar. Sonun başlangıcı…

Çok değil, altı ay kadar öncesine kadar, her yanı delik deşik edilmesine rağmen büyüleyici güzelliğinden pek az şey kaybetmiş, kaosun yaşam biçimi olduğu bu dev metropolde, karım ve çocuğumla mutlu mesut bir adamdım. Bazı hafta sonları gizlice buluştuğumuz, iş yerindeki sarışın satış temsilcisi Asu’yla mazbut aile yaşantıma renk katıyor, gül gibi yaşayıp gidiyordum. İşin trajik yanı, mutlu olduğumun farkında bile değildim, şu anki sefil hayatımın dürbününden bakınca, henüz kavrıyorum.Göz yaşartıcı aile tablomuz onuncu evlilik yıl dönümümüzü kutlamak için buluştuğumuz akşam, karımın beni aniden terk etmesiyle gerçek anlamda göz yaşartıcı hale gelmişti. Karım, tam da sekiz ay boyunca birer ev taksiti daha ödemeyi göze alarak satın aldığım pırlanta yüzüğü kendisine takdim ettiğim anda “Kalsın”, demişti. “Seni terk ediyorum. Yarın eşyalarımı aldırırım.” Ertesi gün de kendisinden yirmi yaş büyük bir iş adamıyla gemi seyahatine çıkmıştı.

Üniversite yıllarından beri ufak tefek kaçamaklarımı görmezden gelecek kadar bana bağlı olan, sevgi dolu kadının aniden taş yürekli bir varlığa dönüşmesiyle darmadağın olan hayatım, annesi birden ortadan kaybolan oğlanın değişken ruh hali de eklenince daha travmatik bir hale gelmişti. Depresyona girmeye meylettiğim bu karanlık süreçte, patronum Leyla Hanım bir sabah aniden odasına çağırtarak, bana bu lüksü dahi çok gören açıklamayı yapmıştı. Dediğine göre,satış ve pazarlamasını yaptığımız çikolata, draje ve şekerli mamullerin satışı son aylarda dramatik şekilde düşmüştü. Satış ekibinin performansı görece düşük olan yarısı gitmeli ve kalanlar satış hedeflerinin tümünü yüklenmeliydi. Şirket arabasını altına çekip, şehrin üçüncü kuşak kahve dükkânlarında keyif yapan sözde satış elemanlarına artık zerre kadar tahammülü kalmamıştı. Hele ki dekolte kıyafetlerle etrafta dolaşıp, herkese mavi boncuk dağıtmaktan başka meşguliyeti olmayan Asu derhal gönderilmeliydi. O günden sonra bir yandan özel hayatımdaki sorunlarla baş etmeye çalışırken, aynı zamanda gönderilecek personelin şirketle ilişiğini kesme işiyle, kalan ekibi motive etme görevini aynı anda üstlenen son derece meşgul bir adam olmuştum.

Bu arada herkes insanlığın binlerce yıldır inşa ettiği standartların dışına çıkarak dünyevi meseleleri bir kenara bırakmış, uluslararası platformlarda, sosyal medyada, televizyon kanallarında, bilimsel platformlarda, sokaklarda, marketlerde, kısacası ikiden fazla kişinin bir araya geldiği her yerde tek sorunun cevabını tartışıyordu; “Neden geldiler?” Cevaba ilişkin rivayetler çeşitli olsa da; çoğunluk birkaç ana başlıkta birleşiyordu. Çok sayıda Hollywood filmi izlediğini tahmin ettiğim bir grup, uzaylıların dünyayı istila etmek için burada olduğuna inanıyorsa da; buna alakasız şehirlerin üzerinde konuşlanarak başlamaları akıllarda soru işaretleri yaratmıyor değildi. Ziyaretçilerimizin dostane varlıklar olduğuna inanan ve dünyalılarla tanışıp, kaynaşmaya geldiğine inanan romantiklere karşı sunulan anti tezler ise, bu sıcak kucaklaşma için neden bir yıldır bekledikleri sorusunda düğümleniyordu. Bir kısım çatlak ses, uçan dairelerin dünyalılar üzerinde bir takım gizli araştırmalar yürüttüğüne inanıyor, kalış süresinin uzunluğunu bu araştırmaların henüz sonlanmamış olmasına bağlıyordu. Ancak, somut bir kanıt ortaya çıkana kadar tüm öngörüler havada kalmaya mahkûmdu. Bense, bir sabah gökyüzünün büyük bir kısmını karartarak, aniden hayatımıza dâhil olan devasa objelerin ilk şokunu atlattıktan sonraki anlamsız bekleyiş süresince naçizane hayatımda esen fırtınalarla boğuşmaktan makro düzeydeki meselelere ilgimi kaybetmiştim. Ta ki Nilgün çılgın teorileri ve bir şişe Porto şarabıyla karşıma dikilene kadar!

Nilgün’le, iş karmaşasıyla boğucu ev ortamının arasında son zamanlarda soluklanabildiğim yegâne yerde, evin arka sokağındaki Salaş Bar’da tanışmıştık. İlk başta dikkat çekmeyen ufak tefek, biçimli vücudu, uzun kıvrık kirpiklerinin arasından zeki pırıltılarla bakan gözleri ve merak uyandırıcı fikirleriyle tanıdıkça çekici gelen kadınlardandı. Kayda değer bir üniversitede sosyoloji doçentiydi.Son birkaç haftadır, kaliteli taps biralarının da etkisiyle samimiyet dozu gittikçe artan sohbetlerimiz esnasında hikâyemi ona, en ince detaylarına kadar anlatmıştım. O da kedileriyle paylaştığı hayatını, şehrin gittikçe değişen sosyolojik yapısını, “Üçüncü Dünya Ülkelerinde Kadının Yeri” konulu doktora tezinin enteresan bulgularını, bazı geceler devasa uçan dairenin etrafında mor renkli bir ışık halesi gördüğünü anlatmıştı uzun uzun.

Dün gece uzadıkça uzayan sohbetimize, şarap eşliğinde, evinde devam etmeyi teklif ettiğimde ilk aklıma gelen, aramızdaki ilişkinin boyut değiştireceğiydi doğal olarak. Küçük ama şık döşenmiş dairesinde, ikinci şişeyi açtığımızda yavaşça kulağıma eğilmiş ve bir sır verircesine fısıldayarak:

“Bir teorim var,” demişti. Ne hakkında olduğunu sormuştum. Küçümser bir ifadeyle yüzüme bakmış ve:

“Ne hakkında olacak? Uçan dairelerle ilgili.” 1 cevap vermişti.

Konuyla alakadar görünmek için ellerimi göğsümde birleştirerek, dinleme pozisyonu almıştım.

“Evet, neymiş teorin?”

“Bence bunların gelişinin sebebi kadınların içindeki sevgiyi sömürmek!”

Pek çok hem cinsimin aksine zeki kadınları çekici bulurdum. Ama kaçık olanlarıyla ne yapacağım konusunda hiçbir fikrim yoktu. Bu yüzden konuya balıklama atlamıştım.

“Hayatımda duyduğum en saçma teori bu!”

“Hiç de değil. Bak şimdi, düşün. Evrenin bir köşesinden kalkıp gelmişsin. Diyelim ki gezegeninde sevgi tükenmiş ve sevgiye ihtiyacın var. Dünya’da hedef kitlen kim olur?”

“Ben dünyamızda başka gezegenlerden talep görecek derecede sevgi olduğuna inanmıyorum.” Duymamış gibi devam etmişti.

“Duyguları en yoğun şekilde yaşayanlar kim? Kadınlar. Bu varlıkların kadınların içindeki sevgiyi ortaya çıkarmak için bir takım somut parametrelere ihtiyaçları vardı. Bunun için de kadınların en sevdiği şeyleri bilmeleri gerekiyordu.”

“Nereden bileceklermiş kadınların ne sevdiğini. Biz burada bile bin yıllardır tartışıyoruz.”

“Bunu bilmeyecek ne var ki,” demişti dudağını bükerek. “Google’dan bakmışlardır.”

Gayriihtiyari gülmüştüm. Biraz bozulsa da çok takılmamış, devam etmişti.

“Kadınların en sevdiği şeyleri sayıyorum: bir ayakkabı, iki çikolata, üç kocaları ya da sevgilileri. Dört tabii ki çocukları. Geldikleri günden itibaren en basitinden başlayarak, adım adım ilerlediler. Zamana yayarak, sabırla, belli bir düzen içerisinde kadınların içindeki sevgiyi soğurdular işte!”

Nilgün heyecanla teorisini anlatırken, aklım sekiz dokuz ay önce yaşadığım tuhaf bir olaya takılmıştı. Karımın gidişinden birkaç ay önce çöp kutusunda gördüğüm kırmızı pabuçlara. Balayında, İtalya’da vitrinde görüp, âşık olduğu için satın aldığım ayakkabıları neden çöpe attığını karıma sorduğumda, yanındaki kutuyu göstermiş,

“Diğerlerini de attım bak,” demişti. “Bugünden itibaren belimi ağrıtan topuklu pabuçlara, elveda!”

Sonraki haftalarda çöplerin yanında bazıları özenle kutulara yerleştirilmiş, bir kısmı ortalığa saçılmış, renk renk, çeşit çeşit ayakkabı gözüme ilişse de bu saçma tesadüfü anlamlandıramamıştım.

“Çikolata satışlarında düşüş olduğuna kendin şahitsin zaten,” diye devam etmişti Nilgün. Evi terk etmeden önceki aylarda karımın dostlarımızın İsviçre’den getirdiği, çok sevdiği kanyaklı çikolatalara dahi burun kıvırdığı gelmişti aklıma.

“Diyelim ki haklısın. Peki, ziyaret etmek için tuhaf şehirleri, rastgele seçmelerine ne diyorsun?” diye sormuştum.

Sanki bu soruyu sormamı bekliyormuş gibi yerinden kalkıp, heyecanla çekmecesini açarak, içindeki dosyadan birkaç sayfa çıkarmıştı.

“Onlar rastgele yerler değil. Beş tanesi toplumsal cinsiyet eşitliği endeksinin en düşük olduğu ülkelerin içinden seçilmiş. Diğer beşi ise en yüksek ülkelerden. En kalabalık şehirleri seçmişler. Bence deneme aşamasındalar daha. Bak son veriler burada. İşte!”

Kafamdaki zonklamayı dindirmek için başımı ellerimin arasına almıştım. Nilgün:

“Sıra çocuklarda,” diyerek son noktayı koymuştu. “Psikolog arkadaşım, son aylarda sevgilileri, eşleri tarafından terk edilen erkek danışanlarının sayısında patlama olduğunu söyledi. Teorime göre yakında sokaklar anneleri tarafından terk edilmiş çocuklarla dolacak.”

“Haklısın, ama geç kaldın,” demiştim. “Bugün duruşmamız vardı. Eşim Can’ın velayetini istemedi. Çocuğunu ayda bir kez görse yeter de artarmış.”

Nilgün’ün beni evine davet etme sebebinin benim için zerre kadar önemi kalmadığından erkenden ayrılmış, sabaha kadar konuştuklarımızı düşünerek yatağımda dönüp durmuştum. Şimdi kahve bardağımı arabamdaki aparata yerleştirip, kontağı çevirmeden önce, ön camdan hayatımı karartan daire biçimindeki karaltıya tekrar baktım. Öylece duruyordu.

* * *

“Perfect Symmetry” cayır cayır çalıyordu. Gözümü açar açmaz uçan daireyi gördüm. Üstelik hareket halindeydi. Odamın içinde, yatağımın üstünde uçuyordu. Karım ustaca bir hareketle yakaladı. Yatağımın ayakucuna kurulmuş olan Can’a uzatarak

“Oyuncak değişim programından aldığımız oyuncaklara iyi davranıyoruz. Çünkü sağlam bir şekilde tekrar teslim etmemiz çok önemli, tamam mı oğlum?” dedi şefkatle. Can somurtarak oyuncağını alıp, odadan çıktı.

“Canım günaydın. Kahvaltı hazır. Jambonlu omlet yaptım sana.”

Kalktım, karımı sevgiyle kucaklayarak, uzun uzun öptüm.

“Ne hoş bir günaydın bu,” dedi gülümseyerek.

Üçümüz keyifle kahvaltımızı ettik. Dışarı çıkınca bir an duraksadım ve başımı kaldırarak gökyüzüne baktım. Birkaç beyaz bulutun salındığı maviliğin ışıltısı gözümü aldı.

“Hayırdır? Nereye bakıyorsun?”

“Hiç! Bugün hava çok güzel, değil mi? Hadi gel, seni işe ben bırakayım.”

“Harika teklif! O zaman bir saniye bekler misin? Arabamdan almam gereken bir şey var da.”

Arabasının bagajını açtı. Kucaklamaya çalıştığı karton kutuyu görünce yardımına koştum. Kutunun açık olan kapağından,en üstteki kırmızı pabuçlar görünüyordu.

“Balayında sana aldığım ayakkabılar değil mi bunlar?”

“Artık giyesim yok bu pabuçları. Şirketteki kızlardan birine vereceğim,” dedi umursamaz bir edayla. Bir anda dünya etrafımda dönmeye başladı. Düşmemek için koliyi tekrar yerine bıraktım.

“Şaka yapıyorum canım. Topukları aşınmış da, tamire götürüyorum.”

Arabaya binerken gülümsüyordu.

Sitare Kansay Sarayönlü

Bursa doğumluyum. Hacettepe Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü'nde lisans eğitiminin ardından, Ankara Üniversitesi’nde ‘’Çokuluslu Şirketlerde Kültürel Farklılıkların Yönetimi’’ üzerine tezimle, yüksek lisansımı tamamladım. Finans sektöründe çalışıyorum. Ayrıca eğitmenlik yapıyor, kurumun sinema blogunu yazıyorum. Okuryatar.com ve edebiyathaber.net sitelerinde sinema yazılarım/ öyküm yayınlandı. Yazı Çizi Atölyesi’nde öykü çalışmalarına katıldım. Ankara’da yaşıyorum.

Kırmızı Pabuçlar” için 4 Yorum Var

  1. nyphe dedi ki: dedi ki:

    Sevgili Sitare, isminle hitap ediyorum çünkü öykünden sonra içimde tanışıkllık hissi doğdu. Bu da iyi öykünün temel göstergelerinden biri bence. Kurgu yeteneğin alkışlık sahiden. Birebir temaya uygun, aynı zamanda alabildiğine gerçek, tanıdık ve en önemlisi de meselesi olan bir öykü bu. Bazı cümlelerdeki kalabalıklık göze batsa da genel olarak anlatımın yalın ve akıcı bir okuma sağlıyor. Velhasılı ben pek beğendim hemşirem, yeni öykülerini hevesle okuyacağımdan emin olabilirsin…Sevgiler

  2. ebuka dedi ki: dedi ki:

    Merhaba @Sitaresan,

    Asu’nun işsiz kalmamasına sevindim, eminim ki öykünün kahramanı da çok sevinmiştir. :smiley:

    Şaka bir yana öykünüzü keyifle okudum, sağlam bir kurgusu var. Kaleminize sağlık.

    Görüşmek üzere, bol selamlar…