Öykü

Adanmış Esaret, Özgür Zürafa ve Ölüm

Düşümde Karana’dayım. Hayvanat bahçesinde. Yüksek ağlarla kuşatılmış bir alanda koştururken görüyorum onu ilkin. Merakla yanaşıyorum. Beni görünce hemen yanıma geliyor. Alışkın olmalı. İri cüssesine oranla epey ufak başını uzatıyor uysallıkla. Minik kulakları, bir taç gibi mağrurca taşıdığı zarif boynuzları, uzun kirpikli, dostça bakan gözleriyle korkutucu değil.

“Hadisene Taresi, besle onu!” diyor babam. Gururla pırıldayan yeşil gözleri teşvik edici.

Elimdeki otları uzatıyorum biraz çekinerek. Uzun boynunu neredeyse nezaketle uzanıp, alır almaz keyifle çiğnemeye başlıyor yeşillikleri. Ne kadar kocaman bir dili varmış, şaşıyorum.

Hücrede 56. Gün

Kapının altından sürülen metal tepsinin sesine uyanıyorum. Kahvaltı. Çeyrek somun ekmek, beş zeytin, bir dilim peynir. Yataktan kalkmadan duvardaki tuğlaları soldan sağa saymalıyım. Bir, iki, üç…evet, tam yirmi yedi tane. Kalkıyorum. Terliklerim. Önce sağ ayağıma, sonra sola.

Yemeğimi almak için uzanıyorum. Ama…

“Gardiyan, gardiyan! Ama burada altı zeytin var.”

Sogo’nun sakat ayağını sürüyerek ağır aksak gelişi. Dışarı ittiğim tepsiyi beş zeytinli olarak geri uzatıyor. Güzel.

“Saat 14.00’de sorgudasın!” diyor uzaklaşırken. İyi haber, daha zamanım var.

Hücrenin eni beş, boyu altı adım. Öğlen güneşi yatağıma değmeden evvel bin kez enine, bin kez boyuna toplam on bir bin adım atarım. Pek iyi. Her şey olması gerektiği şekilde.

Saat 14.06’da Sogo kapının sürgüsünü açıyor. Önce ayaklarımı, sonra ellerimi zincirliyor. Şart mı diye sormuyorum artık.

“Altı dakika geç kaldın,” diyorum. Cevap vermiyor. Koridorun sonuna yirmi iki adım. Sağa dön sekiz adım. Tekrar sağa. Soldan üçüncü sorgu odası. Masanın sağında Gula, iyi polis. Solunda kendisi de bakışları kadar karanlık Hita. Ortalarına geçip, oturuyorum. Sogo başımda.

“Anlatmalısın Taresi,” diye direkt konuya giriyor Gula. Sesi yumuşak.

“Dün gece düşümde bir zürafayı besliyordum,” diyorum. “Sanki daha önce yaşadığım bir an gibiydi ama emin olamıyorum”

“Haftalardır neden emin oldun ki zaten,” diye ağzının içinde geveliyor Hita. Gula ona ters bir bakış atıyor. Her şeyi berbat edeceksin bakışı bu biliyorum ama anlamı yok. Her şey yeterince berbat zaten. Tek şey hariç. Gula boynuna uçuk pembe bir eşarp takmış. Gününde demek ki.

“Anlatacak bir şey yok. Hiçbir şey hatırlamıyorum.” diyorum. Hita inanmaz gözlerle bakıyor.

“Babandan bahset biraz,” diyor Gula duymamış gibi. “Rüyandaki gerçek babandı değil mi?”

“Tanıdık geliyor ama emin değilim,” diye cevap veriyorum. Parmaklarımla masaya vuruyorum. Sağ elimin serçe parmağından sol elimin serçe parmağına dek, tek tek. Tam dokuz kere.

“İşaret parmağından bahset!” diye tıslıyor Hita.

“Bilmiyorum. Koskocaman evrende küçük bir eksiklik sadece. Kimin umurunda?”

“Sadece bir ipucu aradığımız,” diyor Hita. “Karanlığı aydınlatacak ufak bir ışık. Biraz zorla kendini. Bir şeyler hatırlıyor olmalısın.”

“Yanlış yerde arıyorsunuz,” diyorum. “Aradığınız cevap bende değil!”

Hücremde uykuya teslim olmadan önce yukarıdan aşağı tuğlaları sayıyorum. Bir, iki, üç…Tam kırk beş tane olması gerek. Otuz beşincide uykuya dalıyorum.

Hücrede 68. Gün

Gecenin bir yarısı kapının sesiyle uyanıyorum.

“Sana oda arkadaşı geldi,” diyor Sogo bir karaltıyı içeri itekleyerek.

“Olmaz!” diyorum. “Ben kimseyle kalamam. Hayır. Mümkün değil.”

“Hatırlatırım burası bir hücre,” diyor gardiyan alaycı bir ses tonuyla. “Ne yapman gerekiyorsa onu yaparsın.”

“Nerede yatacak?” diye bağırıyorum. Hiçbir şey söylemeden kapıyı üstümüze kilitliyor.

Yeni mahkûm karanlığın içine karışmışçasına sessiz. Kıpırdamıyor bile. Kim bu? Önceden tanıdığım biri mi? Katil mi, psikopat mı, deli mi? Benimle yakınlaşması için gönderdikleri bir muhbir mi yoksa? Beni öldürmekle görevlendirilmiş bir can alıcı? Yok artık. Saçma! Bunun için odama birini göndermelerine gerek yok ki, istedikleri an yapabilirler bunu. Her an tetikte olmalıyım. Artık burası güvenli değil. Yatağıma uzanıp tuğlaları sayıyorum, sağdan sola, yirmi yedi. Yukarıdan aşağı, kırk beş. Sonra yine, tekrar…

Sabah olan bitenin düş olması umuduyla açıyorum gözlerimi. Fakat mahkûmu uyanmış, beni seyrederken görünce dehşetle yerimden sıçrıyorum. Heyecandan terliklerimi giymeyi dahi unutuyorum. Kötüye işaret bu. Mahkûmun bakışlarında düşmanlık yok, dostluk yok, hatta hiçbir şey yok, bomboş bakıyor gözleri. Tüylerim diken diken oluyor.

“Kimsin sen?” diyebiliyorum. “Neden buradasın?”

“Sen basbayağı aklını kaçırmışsın Taresi! Beni nasıl tanımazsın? Benim kardeşim. Tuloyan. “

“Kardeşim filan yok benim,” diyorum. “Beni konuşturmak için gönderdiler seni. Aşağılık bir ajandan başka bir şey değilsin.”

Söylediklerime içerlemiyor hiç. Tebessüm ediyor hatta. Bakışları bir yerden tanıdık. Ya da oyunbaz belleğimin yanılgılarından biri daha. Bu adam gerçekten kardeşim olabilir mi? Her durumda dikkatli olmalıyım.

“Beni Büyük Salgının sorumlularından biri sanıyorlar ama büyük bir yanılgı bu!” diyorum bininci kez.

“Saçma! Sen fareyi bile incitemezsin!”

“Kim olduğumu hatırlamıyorum,” diyorum çaresizlikle. Sır değil, Hita’yla Gula’ya da söylediklerim bunlar.

“Babamızı hatırlamıyor olamazsın Taresi. Çocukluğumuzu. Karana’daki zamanlarımızı…”

“Karana’daki hayvanat bahçesindeydim düşümde. Bir zürafayı besliyordum.”

“Babam bizi sık sık götürürdü oraya. Dondurma yerdik kutulardan. Çok severdin. Her defasında ikincisini isterdin.”

“Hatırlamıyorum,” diyorum çaresizce. “Zürafayı hatırlıyorum sadece. Başka hiçbir şey…”

Hücrede 72. Gün

Tuloyan’ın varlığına alışıyorum yavaş yavaş. Uyumlu biri. Yerdeki döşekte yatmaktan rahatsız değil. Sabahları ben hücreyi turlarken O meditasyon yapıyor. Vegan olduğu için sebze yemeklerini ona ayırıyorum, O da etlerini bana veriyor. Ben konu açarsam konuşuyoruz. Ağzımdan laf almaya çalışıyormuş gibi görünmüyor. Yine de emin olmak için erken. Güvenimi kazanmaya çalışıyor da olabilir.

Yine sorgu odasındayım.

Büyük Salgını organize eden ekibin başında olduğuna dair elimizde somut deliller var,” diyor Hita. Önüme fotoğraflar koyuyor. Bir tanesinde elimde büyükçe bir çantayla havaalanındayım. Üstümde şık kıyafetler var. Açık renk bir takım elbise, tarçın rengi ayakkabılar ve aynı renk gömlekle kendimi pek zevkli buluyorum. Uzun zamandır ilk kez keyfim yerine geliyor. Diğer fotoğrafta Bulistan Havalimanı’nın çıkışında siyah takım elbiseli iki adamla oldukça lüks bir otomobile biniyoruz.

“Bunlar senin için bir şey ifade etmiyor mu?” diye soruyor Gula.

“Etmez mi? İnce bir giyim zevkim olduğuna dair sağlam kanıtlar bunlar,” diyorum gülerek. Hita sandalyesini gürültüyle geriye iterek kalkıyor. Yüzüme iyice eğilerek:

“Yirmi beş milyon insan öldü manyak herif. Çok daha fazlası bir daha iyileşmeyecek şekilde zarar gördü. Ve sen hâlâ işin dalgasındasın, öyle mi? Yemin ederim ki…” Gula sözünü kesiyor.

“Eğer suçunu itiraf edersen idam dışındaki seçenekleri masaya koymaya hazırız,” diyor yatıştırıcı bir sesle.

“Elinizde somut deliller varsa neden itiraf etmemi bekliyorsunuz ki?” diye soruyorum sükûnetle.

İkisi de cevap vermiyor.

“Ben söyleyeyim o zaman,” diyorum kararlı görünmeye çalışarak. Oysaki kafamın içi allak bullak. “Çünkü bu suçu ben işlemedim. Yanlış adamı sorguluyorsunuz.”

Gula gardiyana işaret ediyor. Ben önde Sogo arkada çıkıyoruz. Koridorun sonuna on adım. Sola dön. Sekiz adım. Tekrar sola…

Hücrede 78. Gün

Karana’da evimizin salonundayız. Televizyon açık. Haberler okunuyor.

“Yaklaşık bir aydır ülkemizde de görülmeye başlayan Rask virüsünün sebep olduğu hayvan itlafları devam ediyor…” diyor bordo rujlu spiker. “En son Karana’daki Çoa Hayvanat Bahçesindeki hayvanlara bulaşan virüsün daha fazla bulaşmasını engellemek adına alınan önlemler göz yaşartıcı sahnelere sebep oldu…”

Bir anda ekranda beliren sahneyi görünce donakalıyorum. Görür görmez de tanıyorum onu. Boynuzlu küçük kafasını çılgınlar gibi iki yana sallayarak haykıran çaresiz hayvanı. Benim zürafam bu. Üstüne yanıcı bir şey dökmüş olmalılar. O güzelim benekli sırtı alevler içinde. Gözlerini, en güvendikleri tarafından ihanete uğramışların dehşeti bürümüş.

Televizyonun karşısında donakalıyorum. Derken yaşlar boşalmaya başlıyor gözlerimden. Tam o sırada biri bana mendil uzatıyor. Bakıyorum, Tuloyan yanımda. Benim kadar üzgün o da. Beraber ağlıyoruz.

Uyandığımda meditasyon yaparken buluyorum onu.

“Çoa’daki hayvanları yaktılar,” diyorum. “Rüyamda gördüm.”

“Zürafayı da gördün mü? Çok ağlamıştın.” diyor.

Yanına giderek omuzuna dokunuyorum. Haftalardır dokunduğum tek insan. Kardeşim.

“Sence Noroka virüsünü yayan ekibin başında olabilir miyim?” diye soruyorum çaresizlikle.

“Olamazsın. Çünkü den son altı yılını virüsün aşısını bulmaya adadın…” diye başlıyor anlatmaya. “Parmağına bak. Hatırla. Virüs bulaşmış bir orangutan ısırıp kopardı parmağını. Ormandaki barınaktan hastaneye yetişene kadar iş işten geçmişti. “

Evet, hatırlıyorum işte. O keskin acıyı. Orangutanın kan çanağı gözlerindeki şuursuz bakışı.

“Aşıyı bulduğun haberi bazı güç odaklarının kulağına gitti,” diye anlatmaya başlıyor. “Çok karanlık bir plan yaptılar. Önce aşıyı ele geçirecekler; sonra virüsü Dünya’nın dört bir yanına yayarak daha çok insana bulaşmasını sağlayacaklardı.”

“Aşıyı ele geçirdiler…” diyorum kendi kendime. “Hatırlıyorum. Laboratuvarım yağmalanmıştı.”

“Doğru. Aşıyı ele geçirmelerinin ardından zaman kaybetmeden işe koyuldular. Aşının tekeli olarak kısa sürede zengin olmayı planlıyorlardı. Virüsü yaymaya havaalanlarından başladılar. Bu yüzden Akoron’un bulaşma hızı birdenbire arttı.”

“Ama işler istedikleri gibi gitmedi…”

“Gitmedi,” diyor Tuloyan. “Para hırsları gözlerini kör etmişti. Hesapsızca tezgahladıkları karanlık oyun şimdiye dek dünya çapında yaşanan en büyük felakete sebep oldu.”

“Çünkü virüs mutasyona uğramıştı.” diye sözünü kesiyorum. “Virüsün yeni formundan haberdar olmadıkları için aşının hiçbir fayda sağlamayacağını bilmiyorlardı. Virüs Dünyanın her yanında toplu ölümlere sebep oldu. Büyük Salgın.”

“Milyonlarca insan öldü, hâlâ da ölmeye devam ediyor,” diyor üzüntüyle… Şimdiyse her şeyin vebalini sana yükleyerek işin içinden sıyrılmaya çalışıyorlar…

Buraya geldiğimden beri ilk kez kafamda bir şeyler netleşiyor.

“Bu yüzden beni tutukladılar. Konuşturmaya çalışıyormuş gibi yaparak beynimi kim bilir neyle uyuşturuyorlar. İtiraf sözleşmesi imzalatarak, beni halkın karşısına günah keçisi olarak çıkartacaklardı.”

“Sen bir dâhisin Taresi. Ama her dahi gibi kafa karışıklıkların var. Obsesifsin. Sırf balkonumuzdaki yaralı güvercinin ölümünü uğursuzluk saydığın için, o sabah Fen Lisesi sınavına gitmemiştin, hatırladın mı? Farklı birisin. En büyük kozları da bu.”

Birden başım dönmeye başlıyor. Panikle tuğlaları sayıyorum. Soldan sağa yirmi yedi. Yukarıdan aşağı kırk beş. Evet, işte aynılar. Sakin olmalıyım, sakin olmalıyım…

Hücrede 80. Gün

Düşümde zürafanın sırtına çıkmış, boynuzlarına tutunmuşum. Çao Hayvanat Bahçesi kapanmamış henüz. Etrafı yüksek ağlarla çevrili barınakta koşturuyoruz birlikte. Zürafa koştukça Karana rüzgârı saçlarımı, boynumu, ellerimi, yüzümü okşuyor. Mutluyum. Ama zürafa ile ağlara doğru hızla ilerlediğimizi fark edince yüreğim ağzıma geliyor. Daha sıkı tutunuyorum boynuzlarına. Bir sıçrayışla ağların üzerinden atlıyor zürafa. Aslanların, kaplanların, tavus kuşlarının, maymunların kafeslerinin yanından geçiyoruz. Kafeslerden birinde parmağımı koparan orangutana rastlıyorum. İyileşmiş, sağlıklı görünüyor ama sanki mahcup bakıyor bana. Yaptığından utanmış gibi. Bir de bakıyorum işaret parmağım yerinde. El sallıyorum orangutana.

Zürafayla Çao’dan çıkıp, mahalleleri, sokakları geçiyoruz. Karana’daki evimizin olduğu mahalleye gelene kadar hiç durmuyoruz. Vişneliğin kenarındaki apartmanların oraya gelince iniyorum. Başını okşayarak vedalaşıyorum onunla. Evimizin bahçesinde annem, babam, Tuloyan beni bekliyorlar. Birbirimize sarılıyoruz. Uzaklaşan zürafayı izliyoruz bir süre…

“Yemek seçmek de nereden çıktı,” diyor Sogo kahvaltıyı uzatırken. Hiç muhatap olmuyorum.

“Hita’yla Gula’ya haber ver. Onlarla görüşmem lazım,” diyorum sadece.

“Baş üstüne, başka bir arzunuz?” diyor, alaycı. Olsun. Buradan çıkar çıkmaz onları arayacağını adım gibi biliyorum.

“Dikkatli olmalısın,” diyor Tuloyan. Endişeli.

“Merak etme kardeşim. Bu kez ne yaptığımı biliyorum.”

Birkaç saat sonra Sogo’nun aksak ama telaşlı adımlarının sesi geliyor. Öyle ki buraya geldiğimden bu yana ilk kez on dokuz adımda kat ediyor koridoru. Bu onun için Dünya rekoru.

“Bekliyorlar,” diyor.

Tuloyan cesaret vermek istercesine sıkıyor ellerimi. Ancak bakışlarında bir şeyin sonuna gelmişiz gibi bir ifade var. Evet, olan biteni sonlandırmaya kararlıyım. Yine de içimde bir şeyler kırılıyor. Ben başlangıçları severim, sonları değil.

“Sonunda anlaşmaya karar verdin demek,” diyor Gula neşeyle. Ama boynundaki siyah eşarp diğer yüzünü ele veriyor. Artık biliyorum.

“Hiç sanmıyorum. Belki söylediklerim bitince siz benimle anlaşmak istersiniz.” diyorum.

Parmaklarımı sırayla masaya vuruyorum. Tık, tık, tık. Tam dokuz kere. Sonra tekrar. Tekrar. Hita huysuzca kıpırdanıyorsa da artık umurumda değil.

“Size bir iyi bir kötü haberim var,” diyorum. “Önce iyiyi söyleyeyim; artık hafızam yerine geldi.”

“Kötüsü neymiş?” diyor Hita, sesi ikircikli.

“Kötü haber her şeyi tüm detaylarıyla hatırlıyor olmam.”

İkisinden de ses yok. Yüzleri allak bullak.

“Bana kanıt diye gösterdiğiniz fotoğraflar Noroka aşısının lisansını almak için Bulistan’a gittiğim zaman çekilmişti. Bilim Onay Kurulu’nun gönderdiği otomobile binerken çekilmiş resimlerle mi yanıltacaktınız belleğimi?”

“Şurada canını alabiliriz istersek,” diyor Hita pis bir şeyi tükürürcesine.

“Dua et ki sana hayatını bağışlama seçeneğini sunuyoruz,” diye sözünü kesiyor iki yüzlü Gula.

“Neredeyse müteşekkir olacaktım,” diyorum gülerek. “Ancak bilmeniz gereken bir şey var. Dünyaya yayarak milyonlarca insanın ölümüne sebep olduğunuz virüsün aşısı bende.”

“O aşı insanları iyileştirmiyor,” diyor Gula kendinden emin. ”Virüs mutasyona uğramış.”

“Sizin elinizdeki versiyon iyileştirmiyor” diyorum. “Virüsün mutasyona uğradığını çok az kişi biliyorduk. Siz ise gözünüzü para hırsı bürüdüğü için iğrenç planınızı uygulamaya başladıktan sonra ancak fark edebildiniz.”

Gula afallıyor. İlk kez darmadağın olduğunu görebiliyorum. Bir yandan da söylediklerimin doğruluğunu tartmaya çalışıyor olmalı.

“Beni buraya kapatıp zihnimi sebzelerime koyduğunuz ilaçlarla uyuşturmuyor olsaydınız milyonlarca insan yaşıyor olacaktı,” diyorum ilk kez sesimi yükselterek.

“Yalan söylüyorsun!” diye bağırıyor Hita.

“Beni kendi ucuz değerlerinizle yargılıyor olman bana acıklı geliyor,” diyorum. “İnsanların, hatta hayvanların yaşamı benim için yalan konusu olacak kadar ucuz değil. Kendimi bu dünyadaki yaşamın devamlılığı idealine adamış bir bilim insanı olduğumu göz ardı ediyorsun!”

Hita donup kalıyor.

“Şimdi, hemen bu saçmalıklarınıza bir son verin ve bana iyi bir avukat bulun. Kaybedecek zamanımız yok!” diyorum kararlılıkla.

Hita ve Gula dışarı çıkıyorlar. Kendi aralarında konuşmaktan için değil, üstlerine danışmak için olmalı. İlk kez sorgu odasındaki yer karolarını sayıyorum. Enine on dört, boyuna on altı adet. Her biri yirmi beş santimden odanın büyüklüğü tam on dört metrekare. Benim hücremin yaklaşık iki katı.

Döndüklerinde buraya geldiğimden bu yana ilk kez uzlaşıyoruz.

Hücreme dönerken;

“Son bir şey soracağım,” diyorum. “Kardeşim neden burada?”

Şaşkınlıkla birbirlerine bakıyorlar.

“Ne kardeşi?” diyor Gula.

“Tuloyan’dan bahsediyorum,” diyorum tek tek heceleyerek. “Hücre arkadaşım.”

“Senin hücre arkadaşın yok ki?” diyor Hita. “Geldiğinden beri tek kişilik hücrede kalıyorsun.”

Biraz düşündükten sonra çekingen bir tavırla:

“Kardeşin Tuloyan’ın geçen ay önce Noroka virüsünden öldüğü haberini aldık. Üzgünüm.” diyor Gula.

Sogo’nun peşi sıra hücreme yürürken güçsüzüm. Ağlayamıyorum bile. Sırtı yanarken can havliyle koşup duran zürafa kadar çaresiz hissediyorum kendimi.

Koridoru geçmem yirmi üç adım sürüyor. İlk kez. Bir şeyler değişecek demek. Değişmeli.

Sitare Kansay Sarayönlü

Bursa doğumluyum. Hacettepe Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü'nde lisans eğitiminin ardından, Ankara Üniversitesi’nde ‘’Çokuluslu Şirketlerde Kültürel Farklılıkların Yönetimi’’ üzerine tezimle, yüksek lisansımı tamamladım. Finans sektöründe çalışıyorum. Ayrıca eğitmenlik yapıyor, kurumun sinema blogunu yazıyorum. Okuryatar.com ve edebiyathaber.net sitelerinde sinema yazılarım/ öyküm yayınlandı. Yazı Çizi Atölyesi’nde öykü çalışmalarına katıldım. Ankara’da yaşıyorum.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. nyphe says:

    Sitare, hayal gücüne sağlık. Kurgun, meselen, kelimeleri seçişin. Bence çok güzel bir öykü olmuş. Daha kompakt bir isim ve daha az isimsel ayrıntı istedi gözüm ama bunlar öykünün bütününe etki edecek şeyler değil. Emeğin dert görmesin.

  2. Teşekkürler Hande, beğendiğine sevindim. Aslında öyküdeki her ismin bir anlamı var.
    Taresi Sitare. Toluyan kardeşim Tolunay. Kanara Ankara, ÇOA , Atatürk Orman Çiftliği gibi. (Hita ile Gula bana kalsın:) Geçmişimle paralel kurguladım hikayeyi. Bu yüzden biraz isimler detaylı oldu. Selam ve sevgiler.

  3. Keyifle okudum öykünüzü, kaleminize sağlık.

  4. Merhaba; Ankara, İstanbul ve Korona’yı çözdüm de diğerlerini anlayamadım:) Kaleminize sağlık güzel bir öykü özellikle ortasına kadar çok ilginçti. Hafızanın yerine gelmesini ve düğümün çözülmesini biraz daha zorlayabilirdiniz sanki. Toluyan’ın hayal olmasını beklemiyordum. Kaleminize sağlık:)

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar