Öykü

Razga’nın İğnesi

Ova geniş düzlüğü biraz aşan ölçüdeydi. İyi bir at daha terlemeden bir uçtan bir uca gidebilirdi. Uzaktan baktığınızda dağların arasında böyle korunaklı ve böyle verimli bir yerin olabileceğine inanamazdınız. Bir yanında güzel ve sağlam bir kalenin etrafına kurulmuş kasaba vardı. Diğer yanlarıysa tepeler ve dağlarla çevrilmişti. Ovayı örten gökyüzü açık maviydi. Rüzgâr hafif hafif esiyor yeşil otlarla karınlarını doyuran koyunların kuzuların beyaz yünlerini okşuyordu. Yeşilliklerin üzerinde yer yer ağaçlar rüzgârın melodisiyle dans eder gibiydi. Bir ağacın gölgesinde oturan genç çoban huzuru ve dinginliği tüm benliğinde hissediyor gibi yarı uyur bir haldeydi. Bazen annelerinin çevresinde neşeli neşeli oynaşan kuzulara bakıyor bazen bakışları mavilerin ötesinde neler olduğunu anlamaya çalışır gibi gökyüzüne dikiyordu gözlerini. Yerinden doğruldu ve önüne dökülen saçlarını sol eliyle hafifçe itti. Başını bir kere daha gökyüzüne çevirdi. Rüyasının bir yansımasını veya tanrıların kendisine rüya da söylediklerinin gerçekleşmesini daha doğrusu gerçekleşmemesini diliyordu.

Henüz on beş yaşındaydı Çoban. Anası kendisini doğururken bir ebe hatası yüzünden sağ kolu dirseğinden aşağıya çolak kalmıştı. O da hayata küsmemiş sol kolunu güçlendirmişti. Ama yine de iki kolu sağlam yiğitler gibi iş göremese de içinde yaşadığı topluma yardımcı olmaya çalışıyordu. Kah dağdan gücü yettiğince odun topluyor kah çoban olup hayvanlara bakıyordu. Şimdileriyse hemen yakındaki kalenin çevresinde yaşayan küçük kasabanın hayvanlarını otlatıyordu çokça. Eksik bedenli olmasına rağmen her işe koşturmak istemesinden ve denediği her işi yapamasa da inatla çabalamaya devam etmesinden dolayı inatçı anlamında Samuka demişlerdi kendisine. Yıllar geçtikçe Sa hecesi düşmüş kendisine yalnızca Muka demeye başlamışlardı.

Omuzunda taşıdığı heybesini yere bırakmış ve çıkınını çıkarmıştı. Açtığı bezin üzerine yarım somun ekmeği birkaç zeytin tanesini ve yumruk büyüklüğündeki pişmiş et parçasını itinayla sermişti. Ekmeğinden ilk lokmasını ısırdıktan sonra yayılan hayvanların garip seslerini duydu. Huzursuzluk vardı kendilerine çokça alıştığı koyunlarda ve kuzularda. Yerinden doğruldu. Elliye yakın koyun ve kuzu kümelenmişti. Çevrede bir yırtıcı olmalıydı. Dikkatli gözlerle çevresini süzdü. Yakınlarda bir yabancı varlık göremedi. Yine de bir gariplik olduğunu hissetmişti. Başını kaldırıp baktığında uzaklarda bir toz bulutu gördü. Ama havada hiçbir esinti yoktu. Aklına yaklaşan birileri olabileceği geldi. Gözlerini kıstı daha dikkatli baktı. Toz bulutu yükseklerdeydi ve sanki kendilerine yaklaşıyordu. Üstelik yerden kopan tozların oluşturduğu bir yığından daha hızlı hareket ediyordu. Elini sağlam koynuna attı. Boynunda taşıdığı düdüğü çalıp çalmama konusunda tereddüt yaşadı. Biraz daha beklemeye karar verdi. Bir yandan da hemen hareket edecekmiş gibi hayvanlarını toparlamaya bir mil kadar ötedeki kalelerine götürmek için hazırlamaya başlamıştı.

Bir dakika sonrasında sürü beyi olan koç yola düşmek için hazırdı ve arkasında da kendisine hep güvenmiş olan koyunlar ve kuzular sıralanmıştı. Hemen her biri bir tehlikenin yaklaştığını hissediyor ve korku bir şekilde meleşiyorlardı. Son olarak çıkınını toplamak üzere eğildi. Doğrulduğunda artık iyice yaklaşmış olan bulutun bir kuş sürüsü olduğunu biliyordu. Koça bildiği yol üzerine gitmesi için işaret verdiğinde kuşlar tepelerinde dönmeye başlamışlardı.

Sürüsü, korkmuş, paniklemişti. Hayvanlar çılgınca hareket etmeye başlamışlar bir o yana bir bu yana dağılmışlardı. Dikkatli baktığında her birinin parlak siyah renklerde Kuzgun olduğunu anladı. Bu düpedüz bir tehlikenin yaklaştığına işaretti. Sayısız kuzgun kendilerine değecek kadar yakın uçuyordu. Koynundaki düdüğü çıkardı, var gücüyle öttürdü. Kuşlar bir an aptallaştılar sanki. İçlerinden biri belki de en iri olanı ani bir dalışla kendisini hedef aldı. Delikanlı ağaca dayamış olduğu sopasına koştu. Ama sırtına vuran hayvan onu düşürecek kadar sert bir darbe yapmıştı. Diğerleri de üzerine saldırmaya başladığında ağacın gövdesine varmıştı. Asırlık ağacın yayvan dalları kendisini koruyordu. Bir daha çaldı düdüğü. Keskin ses yaylada yankılandı. Uzaktan kaleden boğuk ve derinden bir ses duyuldu cevap olarak. Ve ardından tanıdık gelen ritmik ses atların sert toprağa vuran nallarının sesleri kendisini rahatlattı. Kaleden kendisine destek geliyor olmalıydı. Birkaç dakika sonra Kuzgun sürüsü geldiği gibi gitmişti. Uzaklarda toz bulutu haline gelmiş ve gözden kaybolmuştu. Ama nereye gittikleri birkaç dakika sonrasında anlaşılacaktı.

Küçük atlı gurubunun lideri olan genç asker yere atlamış çobanın durumunu kontrol etmişti. Diğerleri atlarının üzerinde dağılan sürüyü bir araya getirmeye çalışıyordu. Kendisine gelen çoban Muka hayvanların tanıdığı seslerle kendisine sesleniyor ve onları kaleye doğru yol almaya sevk ediyordu. Onlar o telaşla görmeseler de uzakta yaklaşan atlıları surların üzerindekiler görebiliyordu.

Komutan Jhaba, neler olduğunu anlamıştı. Aslında bu hamleyi haftalardır bekliyorlardı. “Hemen Başkan Bayara’ya haber verin” dedi yanındaki adama. Bu saldırıyı bekliyorlardı hatta son zamanlarda neden gerçekleşmediği konusunda fikirler üretmeye bile başlamışlardı. Kuzgun Kralın gönderdiği adamı olan Gamba’nın kaybetmesine çok kızmış olacağını düşünmüşlerdi. Hem Gambaatar yenilmiş hem de başlarına musallat ettiği Sarı Ejder’i öldürmüşlerdi. Günlerce tedirgin beklemişler işlerine korkarak gitmişlerdi. O zaman Kuzgun Kralın en güvendiği silahının yok edilmesine içerlediğini ve toparlanmakta zorluk çektiğini düşünmüşlerdi. Şimdi ise vakit gelmiş olmalıydı. Yanılmadıklarını anladılar.

Önce atlılar ilerledi, Kalenin yüksek surlarına erişmedi attıkları oklar. Ama kale üzerinden yağan oklar çabucak geri kaçmalarına neden olmuştu. Kendilerini güvende hissedecekleri ama her şeyi kontrol altında tutacaklarına inandıkları mesafede çadırlarını kurdular ve kuşatma başladı.

 

“Bak evlat” dedi Demirci. “Seni tanıyorum, nasıl biri olduğunu biliyorum. Yarın büyük bir savaş olacak, bir ölüm kalım savaşı. İşte o savaş senin kaderin olacak. Senin ne kadar akıllı biri olduğunu biliyorum. Ve yalnızken neler yaptığını da.” Delikanlının yüzü kızarmıştı. Başını öne eğdi.

“Utanmanı gerektirecek bir durum değil. Bu senin ne kadar azimli olduğunu gösterir. Ancak ne istediğini bilen biri asasıyla o çalışmaları yapar.” Yaşlı demirci haklıydı. Delikanlı aylarca hemen her gün sol kolunu güçlendirmeye çalışmıştı. Saatlerce taşlar atıyor, attığı irili ufaklı taşlarla isabetli atışlar yapmaya çalışıyordu. Bir yay gerecek ikinci elinin olmayışını taşlar, sopalar, asalar fırlatarak kapatmaya çalışıyordu. Ve aylar sonra bu konuda oldukça iyi duruma gelmişti. Neredeyse kendi boyundaki düzgün sopayı adımlarca uzağa atıyor ve istediği isabeti sağlıyordu. Öyle ki uzakta gözün anca görebileceği mesafedeki bir kuşu veya bir kertenkeleyi haklayabiliyordu.

“Bak şimdi ne yapacağız” Bir an dükkânının karanlık bir köşesine yürüdü. Oradan elinde düzgün işlenmiş bir sopayla çıktı.

“Buna mızrak derler. Pek çok orduda bu bir savunma silahı olarak kullanılır. Ucunu güzelce yakıp güçlendirirler ve sivriltirler. Böylece fırlattıklarında düşmanlarını kalbini deşerler. İyi bir atışla kıramayacakları kaburga yoktur.” Genç kendisine getirilen uzun, ince dalı eline aldı. Tam ortasından tuttu ve tarttı. Kendisine oldukça dengeli gelmişti. Dengeliydi ama hemen kırılıverecek gibi ince duruyordu.

“Peki ne işe yarayacak bu” dediğinde adam alet dolabından bir kazma aldı, ocağının önündeki yeri kazdı. Her gün ayaklarıyla çiğnediği toprak zemini bir kol boyu kazdıktan sonra durdu. Kazmasını bir yana bıraktı ve elleriyle çukuru eşelemeye başladı. Bir dakika sonrasındaysa elinde kocaman bir bez sargısıyla doğruldu. İçeriye kalın ahşaptan yapılmış tezgahına yürüdü. Çoban Muka, merakla peşinden gitti. Önce kalın bezi açtı. Ardından kadife bir yumak daha çıktı. Onu da açınca içinden yer yer paslanmış hafif yeşile çalan sivrice bir nesne çıktı. Delikanlı, neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Yaşlı demirci Önce kaba bezle sildi topraktan çıkan nesneyi. Sonra elindeki kadife kumaşla silmeye başlayınca koni şeklindeki kızıl nesne ışıldamaya başladı. Boyu bir karıştan uzundu ve en kalın ucu bile ancak bir parmak kalınlığındaydı.

“Bu Razga’nın iğnesi” dedi. Karşısındakinin öylece baktığını görünce kendi kendine söylendi. Tamam, ellerine sarılmasını beklemiyordu ama bu çoban parçasının bu konularda az da olsa bilgili olması gerekmiyor muydu?

“Anlaşıldı seninle çok işimiz olacak.” Genç çobanın elindeki çubuğu aldı. Az önce çıkardığı kızıl metalden başlığı ucuna taktı. İki parçanın birbiri için hazırlandığı belli olmuştu ve küçük bir mıh ile yerine sabitledi. Delikanlıya doğru fırlattı. Çoban tek eliyle havada yakaladı kendisine atılan mızrağı. Bir daha elinde evirdi çevirdi. Birkaç defa fırlatır gibi yaptı. Hoşuna gitmişti.

“İnce olduğuna aldanma. Sert ve sağlam bir ağaçtan elde ettim o mızrağı. O öyle bir ağaç ki karların buzların hüküm sürdüğü yerlerde yetişiyor. Aylar süren kışlara dayanacak kadar sağlam ve esen fırtınalara dayanacak kadar esnek. Toprağa gömdüğüm ve kanımla, terimle güçlendirdiğim bu iğne ve iğneyi taktığımız bu mızrak bizim kazanmamızı sağlayacak” dedi. Çobanın elinden aldı mızrağı kızıl başlığını tekrar beze sardı ve emaneti Muka’ya verdi.

O akşam çoban kulübesine vardığında bütün gece uyumadı. İnce uzun çubuk hemen yanındaydı. Bu Razga kimdi, neden bir iğnesi vardı. Bilmiyordu ve böyle önemli bir bilgiyi bilmediği için kendisine kızıyordu. Bütün gece uyku tutmadı. Arada bir daldığındaysa karmakarışık rüyalar gördü. Kasabanın horozları öterken uyandı. Kısa bir zaman sonra diğer yiğitler gibi kalenin üzerine surlara çıkmıştı.

Güneş anca yükselmeye başlamıştı. Surların üzerindeki nöbetçiler gözlerini kırpmadan ileriye düzlüğün ötesinde sıralanmış çadırlara bakıyorlardı. Bütün gece hareketlilik yaşanmıştı ve bugün bir şeyler olacağı belliydi. Ölüm kalım günü olacaktı o gün. Uzakta kalenin karşısındaki çadırların bulunduğu yerde kuvvetli davullar vurulmaya başladı. Birkaç dakika sonrasında düzenli atlı gurupları yola çıktı aralarında devasa bir hayvanın üzerinde oturmuş biri vardı. Kalın gümüş renginde parlak zırhların içerinde öğle güneşinin altında pırıl pırıl parlıyordu. Arkasında yine çok sayıda atlı vardı. En arkadan da yaya askerler geliyordu. Ağır adımlarla yürüdüler. Kalenin önüne geldiklerinde atlılar hücum etti ama günlerdir olduğu gibi daha okları surların yarısına varmadan, üzerlerine gelen oklardan kaçmaya başladılar. Birkaç yaralıları vardı ama bu hareketin sadece bir manevra olduğu belliydi. Atlılar çekilince Üzerine mahmuz takılmış dev bir hayvan ortaya çıktı. O zaman diğer yaya askerler çevresini sardı. Kimi önden çekiyor kimi de arkadan itiyordu. İlk başta anlaşılmasa da biraz yaklaşınca bunun canlı bir hayvan değil de korkutucu bir hava verilmeye çalışılmış bir araba olduğu anlaşılmıştı. Sayısız atın çektiği bu arabanın üzerinde duruyordu parlak zırhlar üzerindeki iriyarı şövalye.

Arabanın yüksekliğini göz önüne aldığınızda tam da surların üzerine çıkacak gibiydi. Kaledeki en iri adamdan daha iri gözüküyordu. Olduğu yerde bağırıyor insanın kanını donduracak naralar atıyordu. Araba yaklaştı surların üzerindeki okçular sürekli atış yaptı. Attıkları oklar kah arabayı hareket ettiren insanları koruyan siperliklere çarpıyordu kah üzerlerindeki sığır gönünden yapılmış zırhlara. Korkunç olan her saniye ölüm makinesinin biraz daha yaklaşıyor olmasıydı.

Kale üzerindeki hareketlilik umutsuzca çırpınışlara dönmüşken merdivenlerin başında zayıf çelimsiz biri belirdi. Elinde ince uzun bir mızrak vardı. Surların kenarına yaklaştı. Derin bir nefes aldı ve elindeki ucu kızıl olan mızrağı fırlattı. Mızrak adeta gergin bir yaydan kurtulmuşçasına ileri fırladı. Havada diğer seslerin arasında kaybolan bir ıslık sesi duyuldu. Mızrağı fırlatan çobanın bakışları az önce canı, gibi bir sevgili gibi kavradığı mızraktaydı. Bir saniye sürmedi ince uzun nesnenin hedefine varması. Mızrak hedefini bulmuş başlığın üzerindeki göz deliklerinin içerisine dalmıştı. O an bütün kaleyi hatta bütün ovayı sarsan acı dolu bir çığlık duyulmuştu. Önce sarsıldı dev beden sonra eliyle gözüne batan mızrağı çıkartmaya çalıştı. İşte o zaman dengesi bozuldu ve yere yuvarlandı.

Önce kara bulut gibi dağıldı parlak zırhın içerisindekiler. Simsiyah bir duman kapladığı arabanın olduğu yeri. Ardından duman, kara toz halinde yere döküldü. İzleyenler neler olduğunu anlamamışlardı. Kulenin üzerinde bulunan komutan Jhaba, askerlere alevli oklarını hazırlamalarını emretti. Emri aşağıya ulaşır ulaşmaz birkaç kişi uçlarına yağlı bezler sarılmış onları kucaklayıp getirdiler. Yeni yetme bir delikanlı okları okçulara dağıttı Jhaba’nın emriyle oklar yakıldı. Yukarıdaki hareketliliği gören kuşatma askerleri az önce Kuzgun kralın olduğu şimdi yere saçılmış kara bir leke gibi duran bölgeden uzaklaştılar. İlk oklar düştüğünde lekede bir hareketlenme oldu. Birkaç saniye içerisinden büyüden oluştuğu her halinden belli olan bir yığına dönüştü. Ardından ikinci salvo gelirken gölge cisimleşti ve kanatlandı. Artık karşılarında dev bir kuzgun vardı. Debeleniyor, kanat çırpıyor tüylerini yakan alevlerden uzaklaşmaya, uçmaya çabalıyordu. Eğer uçmayı becerirse bir kere daha ellerinden kaçıracaklardı kendisine Kuzgunların Kralı; Kuzgun Kral denen soyguncuyu. Çoban işin kendisine düştüğünü anlamıştı. Merdivenlere yöneldi.

Küçük bedeni başkalarının geçemeyeceği dar yerlerden surların üzerindeki dar boşluklardan rahatlıkla geçiyordu. Bir dakika geçmemişti ki dışarıda kalabalığın arasındaydı. Ani bir atakla ileri atıldı alevlerin arasına daldı. Canını yandığını hissetmiyordu. Az önce bütün bunlara sebep olan mızrağı bir kere daha kaptı. Geri çekildi, sol kolunu gerdi. Yerden havalanmaya çalışan ve tüm gücünü kanatlarına vermiş olan hayvana bir daha fırlattı. Gece siyahı tüyleriyle kendini toparlamaya yerden havalanmaya çalışan kuşun göğsüne tam kalbine isabet eden mızrak hedefini bulmuştu. İşte o zaman yağmur gibi yağan oklar tekrar başladı. İri hayvan toz haline geldi ve birkaç saniye sonrasında sanki hiç yaşamamış gibi toprağa karıştı. Kralın askerleri neler olduğunu anlamamıştı. İçlerinden birinin ‘kaçalım’ diye haykırması hepsinin harekete geçmesine neden olmuştu.

O gün güneş ufukta kaybolurken İkta ülkesinin uç kalesinde zafer şenlikleri yapılıyordu. Kuzgun Kral öldürülmüş, askerlerinin büyük bir bölümü kaçmış kalanlarda kılıçtan geçirilmişti. Küçük ülke bir zaman daha barışı yaşayacaktı. İşin en iyi tarafıysa kale iyi bir asker kazanmıştı. Sağ kolu dirseğinden aşağısı tutmayan Çalık Çobanı…

Cevdet Denizaltı

Ben Cevdet Denizaltı; tercih ettiğim şekilde olursa Aziz Hayri. İzmir’de Eşrefpaşa’da doğdum. Önce Çınarlı Endüstri Meslek Lisesini sonra Erkek Sanat Yüksek Öğretmen Okulunu bitirdim. Makine Teknolojisi bölümü öğretmeni olarak görev yapıyorum. Okumayı, araştırmayı, yazmayı seviyorum. Tür ayrımı yapmam, bilimkurgu, fantastik kurgu ve tarihi romanlar favorim. Poe ve Tolkien hayranıyım.

Razga’nın İğnesi” için 6 Yorum Var

  1. Merhaba

    Elinize, kaleminize sağlık. Ben sizin kurduğunuz türden öykülere, kurgulara yabancıyım biraz. Belki bu evrenlere çok aşina olmadığımdandır. Aslında ilgim de var ama fantastik edebiyat, bu dünyalar o kadar geniş ki, nereden başlasam da içine balıklama düşmesem diye düşünüyorum.

    Öykünüz bana bir bütünün parçasıymış gibi geldi zaten sanırım Razga’yı başka bir bölümde ele alacaksınız.

    Kuzgun Kral çok çabuk yenildi ve Muka’ yı biraz daha tanımak isterdim. Mekan anlatımınız başarılıydı. Ama karakterler çok çabuk aksiyona girdiler.

    Bence bu öyküden çok romana evrilebilir bir nitelik taşıyor. Sizin böyle bir potansiyeliniz olduğunu düşünüyorum. Teknik sorunlar var ama halledilemeyecek türden değil.

    Başarılar ve kolay gelsin

  2. azizhayri dedi ki: dedi ki:

    Teşekkür ederim… Uyarılarınızı dikkate alıyorum. Öykü biraz aceleye geliyor nedense, üstelik her seferinde. Muka, olaylarda daha fazla etkin olmayı hak ediyor. Bakmayın öyle çolak olmasına. Kuzgun Kral derseniz O’da biraz daha fazla anlatılmalıydı. Her ne kadar kötü de olsa onunda tanınmaya ihtiyacı var!!! Haklısınız bir bütünün parçası bu öykü de. Olanlar kendine 'Hiçkimse diyen bir yiğidin ve O yiğide kol kanat germeye çalışan Şaman’ın etrafında oluşuyor. Razga, kahramanım benim. Yıllar yıllar önce öyle bir kahramanlık yaptı ki o büyük facia olmasaydı hala anlatılıyor olacaktı dost meclislerinde. Okuduğunuz ve bir kaç kelam ettiğiniz için tekrar teşekkür ederim.

  3. O zaman Razga’yı okumayı sabırsızlıkla bekleyelim :slight_smile:

    Kolay gelsin

  4. azizhayri dedi ki: dedi ki:

    Bak şimdi… Bu bağlayıcı oldu :blush:

  5. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Hiçkimse’yi bekleyen sadece sen değilsin

    @azizhayri biliyorsun geçmiş sana göz kırpıyor