Öykü

Bolkar’ın Mızrağı

Serin bir nisan günü, kilolarca ağırlığıyla onu geriye çeken çantasını sırtlanmış, tepeyi tırmanmaya başlamıştı. Her iki elinde sıkıca tuttuğu sopaları sertçe yere saplıyor, yorgun bedenini yukarı çekiyordu.Yüzüne çarpan ürpertici rüzgar, içinde yükselen hararete meydan okurcasına dikiliyordu karşısında. Oraya neden geldiğini, tüm bu zahmete neden katlandığını düşündü. Buraya onu çeken bir şey vardı. Tüm işaretleri takip etmiş, sonunda buraya yolu düşmüştü. Tepenin ucuna geldiğinde sopları yere attı ve bir elini gözüne siper ederek biraz ötede dumanı tüten yörük çadırına baktı. Oradaydı işte. Tıpkı yolu sormak için durduğu köyde oduncunun söylediği gibi, en az beş yanı gerdirilmiş koyu kahverengi kıl çadır, arazinin ortasında bir kale gibi dimdik duruyordu. Yaşlı adamın söyledikleri geldi aklına “ne aradığını bilmiyorsan şuradan ağrı devam et. Mutlaka bulacağını arıyorsundur ve bulursun.” Köy kahvesinin ilerisindeki evinin önünde odunlarını taşırken Torosları işaret etmişti kıza. Zirveleri hâlâ beyaz olan, her bir girintisinde ayrı hikayeler yaşanmış heybetli Toroslar…

“Oraya nasıl gidebilirim?” dediğinde bir kıza bir de sırtındaki haki renk şişkin çantasına baktı.“Yürümeyle iki gün sürer. Bizim çocuklara söyleyeyim de seni bıraksınlar.” Teşekkür ederek yürüyeceğini söylediğinde adam kafasını salladı ve elindeki odunları bırakarak kız yaklaştı “çok genç duruyorsun kızım, adın ne senin?”

“Tomris.”

“Tomris mi?” diyerek çenesini sıvazladı ve devam etti “bu adı uzun zamandır duymamıştım. Ben de oduncu Osman. Bak kızım, hava kararmak üzere. Gece gece yaylaya da yürünmez. Gel hele bizim hanım sana bir tarhana kaynatsın, sabah olunca da gidiverirsin çocuklarla.” Isrardan hiç hoşlanmazdı, ne olursa olsun bildiğini okur kendi dilediğini yapardı. Ama şimdi karşısındaki adam ne kırabileceği birisine benziyordu ne de o kadar yolu yürüyecek kadar enerjisi kalmıştı. Yaşlı adamın teklifini kabul ettiğinde adam bir çocuk gibi telaşa kapıldı ve sevinçle evine buyur etti. Tahta kapıdan girdiklerinde üç tarafı kırmızı siyahlı etnik desenli bir sedirle çevriliydi oda. Ortasına işlemeli bir halı serilmiş, boşta kalan duvarda rafları dantelli eski ahşap bir vitrin duruyordu. O akşam tüm aile oturmuş yemeklerini yiyerek sohbet ettiler. Tomris ertesi sabah erkenden kalkmış, gitmeyi bekliyordu ki en az akşam yemeği kadar hoş sohbet bir kahvaltı olacağını gördüğünde şaşırdı. Kahvaltı bittikten sonra mahçup bir şekilde yaşlı kadına sofrayı toplarlamaya yardım etti.

İşleri bitirdiklerinde Tomris, evin tek oğlu Tuna ve kardeşi Volga ile kırmızı kamyonete binip Torosların yolunu tuttular. Tuna direksiyon başındayken kardeşi cam kenarına geçmiş, aralarına Tomris’i almışlardı. İki kardeş de babalarının aksine sarışındı. Şöyle bir bakıldığında Tuna’ın oval yüzünü ortaya çıkaran yeni tıraşlanmış saçlarına bir de küpe eksikti. Yaşadığı yere göre fazla modern takıldığını düşünürken bakışları, dışarıda önlerine uzanan manzaraya kaydı. Engebeli toprak yolda ilerlerken, nispeten tozlu camın ardından tüm yeşil tepelerle çevrili lavanta grisi dağları izleyebiliyordu. Uçlarında fırçayla boyanmışcasına asılı kalan beyazları gördüğünde kırmızı elbisesini giyip Heidi gibi koşmak geldi içinden.

“Oraya neden gidiyorsun?” diye sordu Volga gözlerini telefonundan ayırmadan. Sorunun sorulmasından daha çok geç sorulmasına şaşırmıştı Tomris. Köye ilk geldiğinden beri bekliyordu çünkü. Ama ne kahveye toplanmış adamlar, ne de ineğini otlatan kadınlar herhangi bir şey sormamışlardı bu sırt çantalı yabancıya. Uzunca veya ikinci kez dahi dönüp bakmamışlardı ona. Ya fark edilmeyecek kadar sıradandı, ya da uzak duruyorlardı ondan. İki ihtimal de hoşuna gitmedi.

“Sana ne kızım! Öyle sorulur mu misafire?” çıkıştı kardeşine Tuna “sen bakma ona, pek boşboğazdır.”

“Bağırma bana! Eve dönünce babama söyleyeyim seni de gör sen!” diye dil çıkardı abisine, yaşına göre hayli küçük kalan bir hareketle.

“Babama söylecekmiş hah!” kısa bir kahkaha attı oğlan gözünü yoldan ayırmadan.

“Sorun değil gerçekten. Bir yolculuğa çıktım sadece. Gezme amaçlı buradayım. Belki ileride bir blog açar sizden de bahsederim,” dediğinde yanında oturan kız aniden kafasını telefondan kaldırıp kocaman bir gülümsemeyle ona baktı. İşte yine yapmıştı. Yapmamak üzere kendiyle inatlaştığı, söz verdiği şeyi… İnsanları yönlendirmeyi yine yapıyordu. Onları nasıl etkileyeceğini iyi biliyordu. Kızın ifadesi onu memnun etse de daha fazla sorgulanmadan bir an önce varmak istiyordu gideceği yere.

“Gerçekten bahseder misin bizden? Takipleşmemiz gerek ama önce!”

“Tabi ki, bana evinizi açtınız sonuçta. Ama şu an herhangi bir sosyal medya hesabım yok ki.”

“Peki birbirimizi nasıl bulacağız?” yüzünü öne eğerek dudaklarını büzdü Volga.

“Bir kez buldum, yeniden bulurum merak etme.” Tuna ile göz göze geldiler. Yeniden bulmasını istediği yüzünden okunuyordu, o da istiyordu bulunmak bunu gözlerinde görebiliyordu genç kız. Yol boyunca köydeki yaşamdan ve dağlardan konuştular. Üç saatlik yolun sonunda ise bir zeytinliğin önünde durdular.

“Buradan sonrasına araç çıkmıyor. Biraz tırmanmayla bir saate kalmaz yukarıya varırsın. Şey…” bir eliyle saçlarını karıştırmaya başladı. Bakışları hâlâ önündeydi.

“Ne oldu?” sordu Tomris merakla.

“Eğer istersen seni yukarıya götürebilirim. Çantan epey ağır görünüyordu.”

“Teşekkür ederim, alıştım ben ona. Sorun değil. Tek çıkmayı tercih ederim, hem sizi yolunuzdan etmek istemem zaten fazlasıyla yardım ettiniz.”

“Ne demek. Ne yaptık ki… Madem öyle istiyorsun. Dur çantanı vereyim,” kapıyı açtı ve toprak zemine pat diye atladı. Aracın arkasına geldi, tek ayağını kamyonetin kasasına basarak yukarıya zıpladı ve çantayı aşağıda ona izleyen kıza verdi. “Bekle,” diyerek durdurdu onu. Eğilerek değnekten biraz daha kalın iki dal parçası aldı ellerine.

“Öylece çıkmayı düşünmüyordun değil mi?” gülerek ekledi “bunları al, daha rahat çıkarsın.”

Tereddütle gencin uzattığı sopalara baktı. Çok kalın durmuyorlardı, onu sırtında kilolarca ağırlıktaki çantasıyla taşır mı emin olamasa da teşekkür ederek aldı “o kadar da dik görünmüyordu.” İstemsizce gülümseyerek karşılık verdi“teşekkür ederim çocuklar! Görüşürüz.”

“Görüşürüz Tomris! Seni sevdim, bizi mutlaka bul tamam mı?” Volga kafasını camdan çıkarmış bağırıyordu abisi kamyoneti çalıştırırken. Uzaklaşan kamyonete el salladıktan sonra zeytinliğin bittiği ve yaylanın başladığı yere doğru yürümeye koyuldu. Eğim yükseldikçe elindeki sopları taze otlara saplayarak adım adım tırmandı.

Çadırın önüne geldiğinde rüzgarla dalgalanan bez kapı aralanmış, içeriden odunsu kokular etrafa yayılmıştı. İçeride biri var mı bilmiyordu. Önce seslendi, ancak karşılık alamadı. Tereddütle bir adım attı, yeniden şansını denedi. Sonuç değişmediğinde elini uzatarak açmak istedi. Tam o an çadırın kapısından genç bir kadın çıktı önüne. Beklemediği hareket karşısında sendeleyerek poposunun üzerine düştü.Yerde oturmuş önünde dikilen kadına bir süre aval aval bakarken,su damlaları ince ince yüzünden boynuna akıyordu.Beline kadar inen uzun, düz siyah saçları gözlerinin siyahıyla uyum içinde rüzgarda dağılırken kadın doğruca kıza bakıyordu. İnce beline sardığı kırmızı kuşağı ve belirgin elmacık kemikleri vardı. Yüzünü okumakta hayli zorlandı Tomris. Bakışları bir şahininki kadar keskin ama zararsızdı. Ayağa kalkmak istiyor ama kalkamıyordu. Sanki o kalk derse ancak kalkabilecekti yerinden.

“Kimsin sen?” dedi kadın.

“T-Tomris.”

Adını söylediğinde yaklaştı kıza, yere eğildi ve iyice sokuldu. Çeşitli semboller çizilmiş buğday tenli elini uzattı ve kızın çenesinden tutarak dikkatlice inceledi.

“Ben de seni bekliyordum Tahm-Rayiš.” Ellerinden tutarak kızı yerden kaldırdı.

Çadırın her bir köşesi uzun, kalınca soplarla desteklenmiş, tepesi kubbe şeklinde yükselmişti. Ortada içi kor dolu bir soba, önünde bir yer sofrası ve arka köşesinde çeşitli kavanoz ve cam şişelerle dolu tahta bir tezgah duruyordu. İçeriği girdiği ilk anda bir ürperti dalgası geçti içinden Tomris’in. Buna rağmen neler olduğunu anlama isteği,kaçma dürtüsüne ağır basıyordu. Çantasını çıkarıp kenara koydu. Kadın oturmasını işaret ettikten sonra büyük yün yastıklara karşılıklı oturdular. İlk defa o an fark etti kadının boynunda asılı olan mızrak uçlu kolyeyi. Metal mızrağın tepesine bağlanmış aşağıya doğru sarkan minik, kırmızı bir püskül kadının her hareketiyle ileri geri sallanıyordu.

“Seni, öyle uzun zamandır bekliyordum ki…”

“Ama ben kim olduğunuzu bile bilmiyorum. Bence birine benzettiniz beni. Biraz önce adımı da yanlış söylediniz. Tahm neyse değil, Tomris benim adım. Tomris. Sizin adınız ne?”

“Bunu yakında öğreneceksin. Buraya nasıl geldin öyleyse?”

“Bölgeyi gezerken ekonomik olarak kalacak yer arıyordum. Buraya yönlendirdiler. Eğer uygunsanız birkaç gün burada kalmak isterim.”

“Burada herhangi bir ücret ödemeden istediğin kadar kalabilirsin. Yalnız tek bir şartla.”

“Nedir?” Cebinde gittikçe azalan parayı düşündü. Tüm yolu neredeyse otostopla gelmesine rağmen bir moteli karşılayacak durumu yoktu. Bu kadınında pek parayla işi görünmüyordu. En fazla etrafı toparlar, yemek yaparım herhalde diye düşünerek teklifine atıldı hemen. Ancak kadın cevabından hoşnut olmuşcasına gülümsüyordu.

“Sana bir hikaye anlatacağım ve bitene kadar burada kalacaksın. Bittiğinde istediğin kadar kalabilir veya gidebilirsin. Senden maddi herhangi bir şey almayacağım.”

“Gerçekten mi? Sadece bir hikaye mi?”

Gizemli kadının isteği karşısında hem şaşırmış hem de şüpheye düşmüşse de en fazla öldürülürüm, dedi kendi kendine. Yola çıkmadan önce çoktan yaptığı gibi… Kaybedecek bir şeyi olmadığını bilerek kabul etti teklifini. Kadın hikayesine başlamadan hemen önce sobaya birkaç odun attı, tezgahın altındaki kam davulu ve yanındaki tokmağı eline alarak yerine oturdu. Hikayesine başlarken ritmik olarak davula vurmaya başladı. Anlattıkça ritim hızlanıyor, etraflarına yayılan odunsu koku yoğunlaşıyordu. Çok geçmeden etraf gözle görünmeyecek kadar dumanla doldu ama ne hareket edebiliyor ne de bir şey söyleyebiliyordu. Adeta büyülenmiş gibi yalnızca sesleri işitiyor, yalnızca dumanın havadaki dansını izliyordu. Kulağında bir fısıltı duyduktan sonra tüm dünyası karanlığa büründü “Bolkar.”

Başındaki hafif ağrı ile yavaşça açtı gözlerini. Eliyle zemini yokladı, halı kaplı sert bir zeminde uzanıyordu. Bir an nerede olduğunu, kim olduğunu anımsayamayadı. Doğruldu ve etrafını inceledi. Bir süre bakındıktan sonra “Bolkar?” diye bağırarak çadırdan çıktı. Karşısında uçsuz bucaksız uzanan yeşil yaylayı ve dağları görmeyi beklerken, yalnızca onları değil küme küme kurulmuş yüzlerce çadırı da gördü genç kız. Önce rüya gördüğünü sanarak çadırın içine yeniden girdi, her şey gitmişti. Ne çantası ne de içerideki eşyalar duruyordu. Tüm vücudunu saran korkuyla dizlerinin üzerine düştü ve kafasını ellerinin arasına alıp sıkmaya başladı.

“Hayır! Hayır! Bu rüya, bu bir rüya! Uyan Tomris! Uyan!” diye bağırmaya başladı. Ama hâlâ aynı yerde, dizlerinin üzerinde oturmuş ağlıyordu. Kafasını kaldırıp ilerisine baktığında, aynı anda çadır kapısı rüzgarla açıldı ve içeriye giren güneş ışığı parlak bir şeyle gözünü aldı. Gözlerini kısıp baktığında bunun ucunda kırmızı bir püskül olan bir mızrak olduğunu fark etti. Bakışları mızraktan üzerine kaydı. Yola çıktığından beri üzerinde olan pantolonu ve tişörtü gitmiş, yerine altın bir miğfer ile kırmızı işlemeli bir pelerin gelmişti. Öfkeyle ısınan içi, bir ölününki kadar soğuktu şimdi.Gözyaşları yanağından düşmeden kuruduğunda arkasında hızla çadıra yaklaşan ayak seslerini duydu.

Arkasını dönmek, kim olduğunu görmek istemiyordu. Kıpırdamadan öylece bekledi. Ayak sesleri yavaşladığında tüm oda aydınlandı, geldiğini o zaman anladı. İçeriye giren adam temkinli adımlarına eşlik eden merak ve endişe dolu bakışlarıyla yaklaştı “Tahm-Rayiš?”

Bolkar’ın Mızrağı” için 9 Yorum Var

  1. Arokan dedi ki: dedi ki:

    Merhaba.

    Öncelikle hoşgeldiniz Ezgi Hanım. Umarım sizi sonraki öykülerde de görebilme şansına erişirim.

    Öykünüzü genel olarak beğendiğimi söyleyebilirim fakat yarım kalmış öykülere karşı hep bir gıcık olmuşluğum da aklımın bir köşesinde durur, beni yer bitirir. :slight_smile: Yazıyorsunuz yazıyorsunuz, okuyorum okuyorum. Kendimi yazarın dünyasına bırakıyorum. Yeşil yaylalardan geçip, karlı dağları seyrediyorum. Hikayenin atmosferinin temiz havasını ciğerlerimi doldururcasına çekiyorum. Heyecanlanıyorum, kalbim kan pompaladıkça pompalıyor olaylar gerçekleştikçe. Öykünün sonuna yaklaşıyorum biliyorum. Sonra bir anda kalbim duruyor. Bir bakıyorum sevgili yazarımız kalbime kalemini saplamış, öykünün en heyecanlı yerinde kalemi bana devretmiş. Umarım ifade edebilmişimdir kendimi. Bu da yazarın eğlenceli bir oyunudur ya da yöntemi saygı duyuyorum. Ben sadece hislerimi aktardım. :slight_smile:

    Öykünüzün bazı bölümlerinde imla hataları yapılmış. Çok önemsediğim bir şey olmasa da öykünün soluksuz okunmasına engel olabiliyor bazen. Son bir defa daha üzerinden geçmiş olsaydınız eminim ki siz de fark ederdiniz.

    Öyküdeki zaman geçişleri, şaman esintileri, Toroslar, yaratılan atmosfer, uyandırılan merak duyguları, benim gibi bir okuru öykünün içine çekmeyi başardı.

    Kaleminize sağlık. Tekrar görüşmek dileğiyle.
    Sevgiler…

  2. Merhaba,

    Öykünüzü okurken birkaç yerde takıldım sadece. Genel olarak öykünün akışı ve merak unsuru o kadar yeterliydi ki akışı bozan bir iki kısım beni rahatsız etmedi. Kendimi o coğrafyada geziyor gibi hissettim. Bunda da güçlü betimlemelerinizin payı var. Aramıza hoş geldiniz. :slightly_smiling_face:

    Görüşmek üzere, sevgiler…

  3. Arokan dedi ki: dedi ki:

    İlk kez öykü denedim dediniz. İyi de yaptınız. Bu başka edebi türde yazdığınız anlamına mı geliyor? Benim de asıl alanım şiirdir de :slight_smile:

  4. Arokan dedi ki: dedi ki:

    Dünya üzerine saçılmış sonsuz sayıda şiir vardır. Bir tanesini görmeyi başarabilirseniz devamı gelecektir. Diğer türler için tebrik ederim. Her türün kendine has tatları var. Öyküde ben de yeni sayılırım :slight_smile:

  5. Merhaba; Ellerinize sağlık, güzel bir öykü kaleme almışsınız. Öykü bence de bitmemiş aslında yeni başlıyor gibi. Tomris’in yolculuğa nasıl karar verdiği, cesareti nereden bulduğu ve sonu ile ilgili açık kapıları belki bir gün kapatmak istersiniz. Sevgiyle…