Öykü

Kelebeğin Rüyası

Gergindi hava; her an kopabilirdi, oltaya takılan büyük bir balığın çekiştirdiği misina gibi. Rüstem Bey tolgasını çıkarıp başını göğe çevirdi. Bulutsuz havada süzülen çaylağa baktı ve gözlerini kapatıp derin bir nefes çekti, ciğerlerini taze savaş kokusuyla doldurdu. Tolgasını tekrar başına geçirdi ve huzursuzlanan kara atının boynunu okşadı.

“Mızraklar havayaaa!” diye haykırdı.

Küçük ordunun safları, bu komutla birlikte dalgalandı. Çelik uçlu mızraklar havaya kalkmaya başladı. Rüstem Bey, koşumları göz alan atını mahmuzladı ve elini baba yadigârı kılıcına atıp kınından çekti. Ön saftaki askerlerin havaya kalkan mızraklarına kılıcını değdirmeye başladı. İki çeliğin çarpışmasından çıkan sesler meydanda çınlıyordu. Rüstem Bey bu müziğin hastasıydı, sözleri bile vardı: “Urun evlatlarım, şahbazlarım, şahinlerim, zafer bizimdir…” Bu şarkı, Rüstem Bey ordunun diğer ucuna gidene kadar devam edecekti. Ancak safı yarılamıştı ki gördüğü manzara karşısında hiddetten yanağı kızardı. Geme var gücüyle asıldı, canı yanan at kişneyip arka bacaklarının üzerinde şaha kalktı ve ön ayaklarıyla havayı dövmeye başladı.Atın ön ayakları yere bastığında Rüstem Bey,kılıcını karşısındaki askere uzatıp bağırdı:

“Asker, bu ne kepazelik! Niye kaldırmıyorsun mızrağını?”

“Benim mızrağım kalkmıyor beyim,” dedi asker ve başını öne eğdi.

“Ne demek kalkmıyor, iki elinle tutacaksın ve kaldıracaksın! Bunu da mı biz öğretelim sana?”

Asker boğazını temizledi, küçük bir öksürük salıverdi havaya ve “Ben aslında savaşa karşıyım beyim,” dedi.

“Savaşa karşı olmak mı? Ne demek oluyor bu!” dedi ve iki elini yanlara açıp etrafına bakındı Rüstem Bey.“Sen savaşa değil, düşmana karşı olacaksın. Hem bir hekim, ben tedaviye karşıyım diyebilir mi? Ya da bir aslan ben avlanmayı doğru bulmuyorum diyebilir mi?”

Asker kelimelerini seçerek, tane tane konuştu: “Ama beyim, bir hekim yanlış tedaviye karşıyım diyebilir. Ayrıca ben kendimi aslandan çok, av gibi hissediyorum.”

Ürkek bakışlarla bölük çavuşu seğirtti. Kalkanıyla askerin göğsünü itti ve “Sus bre namert, cevap mı veriyorsun beye!” dedi. Asker dimdik, kımıldamadı.

Rüstem Bey’in dudakları kıvrıldı, küçümseyiciydi gülüşü. “Hıh,” dedi, “Desene şuna ben savaştan korkuyorum, ödlek adamın tekiyim diye. Çavuş, al şunu gözüm görmesin, köçek kıyafeti verin buna! Akşam zafer kutlamalarında oynatırız.”Arkalardan kahkaha sesleri yükseldi.

Asker miğferini çıkardı, mağrur başını havaya kaldırdı. Yüzünün güzelliği Rüstem Beyi ürküttü. “Ben savaştan ya da ölmekten korkmuyorum beyim. Ve bilsem ki, benim ölümüm şu insanların hepsini kurtaracak gözümü kırpmadan canımı veririm,”dedi.

“Yaaa, demek öyle asker,” dedi ve atından indi Rüstem Bey. Kınına soktuğu kılıcının kabzasını sıkıca kavradı, askere yaklaştı. Neredeyse burun burunaydılar. Herkes sustu, atlar bile. Diğer askerler dikkat kesilmiş ne olacağını bekliyorlardı. Derken havayı yararak ilerleyen bir vınlama sesi duyuldu; asker, Rüstem Bey’i yana itip bir suikastçının fırlattığı okun önüne kendini attı. Asker, boynuna saplanan okla yere yığıldı. Rüstem Bey hemen yere çöktü. Askerin başını yukarı kaldırdı, “Neden yaptın bunu?” diye sordu. Çevrelerinde telaşlı bir halka oluştu. Rüstem Bey, askerin feri azalan gözlerine baktığında ne kadar yanıldığını anladı.

“Ölümün bir şeyi değiştirmeyecek ama haklıymışsın asker,” dedi, “Sen ölümden korkmuyorsun.”

Asker, çatallanan sesiyle fısıldar gibi “Ya sen beyim?” diye sordu ve boynundaki oku söküp geriye kalan son gücüyle Rüstem Beyin gırtlağına sapladı…

* * *

“Nasıl buldun öykümü?”

“Betimlemeleri ve diyalogları sevdim, ama öykü sanki yarım kalmış. Bazı çelişkiler de var. Savaşa karşı olan birinin, başkasının gırtlağına ok saplaması ilginç değil mi?”

“Neden? Savaşla şiddet aynı şey değil ki. Hem bir kişinin ölümü savaşı bitirecekse bu eylem kabul edilebilir.”

“O zaman asker niye okun önüne atladı ki? Bıraksa da ölseydi Rüstem!”

“Bilmem. Belki de kendini korkusuzca feda ederse savaşın başlamadan biteceğini düşünmüştür.”

“Belki mi? Sen yazmadın mı öyküyü… Neyse benim öyküme geçelim hele. Öykünün adı: “Çuvaldaki Mızrak”

* * *

Hâkim ve Savcı Lojmanlarındaki polis noktasının önünde iki arkadaş kamyonetlerinin arkasına ellerindekilerini yerleştiriyordu.

“Abi şunu sığdıramadım çuvala yaaa,” diye söylendi genç olanı.

“Oğlum Osman, mızrak çuvala sığar mı Allah aşkına? Hem ne yapacaksın mızrağı, çalacak başka şey bulamadın mı?” diye cevap verdi adı Yasin olanı ve yüzünü buruşturup başını salladı.

“Kendim için değil be abi. Anam için bu mızrak,” dedi boynunu büken Osman.

“Anan ölmedi mi oğlum senin?”

“Öldü rahmetli. Hep bir mızrağı olsun isterdi garibim, bunu mezarına koyacağım.”

Cevap vermedi Yasin, yardım dilenir gibi ellerini yana açıp başını göğe çevirdi. Polis noktasındaki görevli memur, iki arkadaşa doğru yaklaştı ve “Selamünaleyküm beyler, bereketli olsun,” dedi. Hâlâ mızrağı çuvala sokmaya çalışan Osman’a “Uğraşma kardeşim, mızrak çuvala sığmaz,” dedi. Ama Osman’ın pes etmeye niyeti yoktu.

“Ooo, aleykûmselam Hasan Abi,” dedi Yasin gülümseyerek, “Nasılsın görüşmeyeli?”

“Ne olsun be Yasin, sürünüyoruz işte,” deyip omuzunu silkti Hasan. “Valla size imreniyorum. Kıyak işiniz var.”

“Çok şükür Abi, mesleğimizi seviyoruz. Zaten sevmeden yapılacak bir iş değil bu. Ama dışarıdan göründüğü kadar kolay değil ha. Çalıyoruz ama af buyur eşek gibi de çalışıyoruz.”

“Şu geçen çaldığınız minare vardı ya ne oldu o,kılıf arıyordunuz hani?” diye sordu Hasan gözünü kırparak. Bu sefer cevabı, mızrağı çuvala koymayı başaran Osman verdi:

“O işi tatlıya bağladık abi. Minareyi, çaldığımız camiye sattık. Fiyatta da indirim yaptık. Hani tekrar yaptırmak isteseler üç katı masraf çıkardı.”

“Allah razı olsun sizden, insana hayır da gerek değil mi?” dedi Hasan.

“Eyvallah Abi,” dedi Yasin ve elini göğsüne bastırdı. “Cemaat çok dua etti zaten bize.”

“Ha bu arada unutmadan söyleyeyim,” dedi Hasan heyecanla. “Başsavcının size selamı vardı. Geçen getirdiğiniz İran halısını çok beğenmiş. Nereden çaldığınızı merak etmiş.”

“Hürmetlerimizi ilet savcımıza. Bizde kötü mal olmaz Allah’ın izniyle. Ama kusura bakmasın,iş ahlakı gereği bu bilgiler gizlidir,” dedi Yasin ve anlayış bekler gibi boynunu büktü. İki arkadaş, Hasan’ın eline gümüş bir şamdan tutuşturduktan sonra arabalarına binip gittiler.

Osman ertesi gün elindeki mızrakla anasının mezarına vardı. Taze sayılırdı mezar, daha yaptırmamıştı. Mezarın üzerindeki pembe çiçeği, ilerideki çeşmeden doldurduğu bidonla suladı. Mezarın sol tarafındaki toprağı biraz eşeledi ve dikkatlice elindeki mızrağı oraya yerleştirdi, sonra da üzerini örttü. Anasının ruhuna bir Fatiha, üç de İhlas okudu. “Bahara mezarını yaptıracağım anacığım,” diye de söz verdi. Aklına Yasin’in dayısı granitçi Sait Usta geldi, “Mermerleri oradan çalarım,” diye düşündü. Ardından huzur içinde evine döndü ve gece rüyasında anasını gördü. Anasının Osman’a anlatacakları vardı:

“Gözümün nuru oğul, hediyeni çok beğendim. Tam istediğim gibi. Buradaki komşular hasedinden çatladı. Çekemediler, cennet yüzü görmeyesiceler. Kimisi sapı çatlak, kimisi ucu paslı, dedi. Ben de götünüze girsin sapı, dedim içimden. Mesleğini sordular, hırsız, dedim. Ağızları açık kaldı. Hem o da bir şey mi, dedim. İstese benim oğlum milletvekili de olur bakan da, dedim. Neyse canım oğlum. Beni merak etme, mezarda rahatım yerinde şükür. Haberin olsun, baban denen kabri boklu burada da rahat durmadı; beni bırakıp başka ruhla kaçtı, cehenneme kadar yolları var. Tez zamanda gene gel olur mu? Öptüm gözlerinden.”

Osman sabah uyandığında rüyanın etkisindeydi. “Anam haklı, neden olmasın ki!” diye düşündü. Kahvaltıdan sonra mahalledeki ilçe parti binasına gitti ve “Üye yazılmak istiyorum,” dedi. Mesleğini sordu görevli, Osman’ın cevabını duyunca ayağa kalkıp önünü ilikledi…

* * *

“Nasıl buldun?”

“İronilerle bezenmiş bir kara mizah öyküsü… Valla kardeşim, biliyorsun benim mizahla pek aram yok. Ama seveni için güzel olmuş. Yalnız öyküdeki argolar pek hoşuma gitmedi.”

“Bırak Tahsin ya! Sanki sen hiç küfür etmiyorsun ağzını kırayım.”

“Merak ettim de öykünün geçtiği yer neresi? Bizim ülke olamaz değil mi?”

“Tabii ki olamaz. Kurgu neticede, hayali bir yer.”

“Abi düşünüyorum da ya biz de bir öykünün içindeysek?”

“Nasıl yani?”

“Kelebeğin rüyası hesabı yani. Hani Çinli bir bilge rüyasında kendini kelebek olarak görmüş ve uyandığında ‘Acaba ben rüyasında kelebek olan bir insan mıyım, yoksa rüya görüp kendini insan sanan bir kelebek mi?’ diye düşünmüş.”

“Eeee?”

“Ya biz öykü yazan insanlar değil de öyküsü yazılan insanlarsak, ne dersin?”

Cengiz alık alık baktı Tahsin’e. Cevap vermek için ağzını açıyordu ki dışarıdan bir gümbürtü geldi, pencereler zangırdadı ve içerisi perde çekilmiş gibi karadı.

“Gök gürültüsü mü bu?”

Hayretle birbirlerine baktılar. Tahsin soluğu Cengiz’in çalışma odasındaki pencerenin dibinde aldı. İlk damlalar pencerenin camına çarparken kaşlarını çatıp sordu:

“Bu mevsimde ne yağmuru lan bu, daha demin hava güllük gülistanlıktı.”

“Ne bileyim oğlum, ben yağdırmıyorum ya.”

Tahsin açık pencereyi kapatıp elini çenesine dayadı ve yağmuru izlemeye koyuldu. Nereden çıkmıştı yağmur? Anlamsızdı bu. Gözlerini kıstı.

“Gizem seni çok eğlenceli buluyor Tahsin, iyi anlaşmanıza seviniyorum.”

Dönüp gülümseyen Cengiz’e baktı. Bu da çok anlamsızdı. Aylardır Cengiz’in nişanlısı Gizem’le yatıyor ama Cengiz bunu anlamıyordu. O zaman kararını verdi. Bu yaşananlar gerçek olamazdı. Bir öykünün içindeydi. Ve madem bir öykünün içindeydi suçlu kendisi değil öyküydü. Gülümsedi ve vicdan azabı duymayı bıraktı…

Ebuzer Kalender

Nisan 1983 doğumluyum. Geçimimi hekimlik yaparak sağlıyorum. Payıma babalığın düştüğü, beş kişilik güzel bir ailenin (baba, oğullar ve kutsal anne) ferdi olarak yaşıyorum. Hem okuyor hem yazıyorum. Basılmış çalışmalarımın (roman ve öykü) yanı sıra yakında okuyucuyla buluşmasını ümit ettiğim çalışmalarım da bulunuyor. Sosyal medyayla pek aram yok. Kim merak eder bilmiyorum ama geçmişimin özü kısaca böyle işte.

Kelebeğin Rüyası” için 18 Yorum Var

  1. Arokan dedi ki: dedi ki:

    Merhaba.
    Mızrak deyince akla gelen ilk kurgu, savaş üzerinde yoğunlaşılmış bir öyküde vücut bulur herhalde. Tam siz de öyle yapmışsınız diyecekken öykü içinde öykücüklerle ters köşeye yatırdınız. Sizin yazım tarzınız öykülerinizi okudukça şekilleniyor.

    Keyifle okuduğum bir öykü. Akıcı, sürükleyici. Öykü içindeki öykülere yapılan yorumlarla okurlara pek bir eleştiri şansı bırakmamışsınız. Siyasi göndermeler, mızrağın ucuna geçirilmiş notlarla yerlerine iletilmiş. Korkarım ki siyasilerin bir kulağından girip diğerinden çıkmış. :slight_smile:

    Bir eleştirim, iki defa kullanılan mızrak çuvala sığmaz espirisine olacak. Onun haricinde kalem tutan ellerinize sağlık.

    Birlikte hep daha iyiye. Sevgiyle, edebiyatla kalın…

  2. Merhaba,
    Öykünüzü çok beğendim. Okurken gerçekten keyif aldım.
    Matruşka bebekler gibi öykü içinden öykü çıkması çok hoş olmuş. Kısa ama tadı damakta bırakan, anlatmak istediğini tam gediğine oturtan öykülerinizin bitmediğini ve yeni bir öyküye bağlandığını görmek sanırım bu yüzden okurken beni epey mutlu etti. :slightly_smiling_face:

    Kaleminize sağlık,
    Bir sonraki seçkide yeni öykülerde görüşmek dileğiyle…
    Sevgiler…

  3. Merhaba @ebuka

    Kendi savunmanızı kendiniz yapmışsınız, hem çalıp hem söylemiş hem de dansettirmişsiniz öykünüzü. Sonsuz aynalar gibi olan öyküleri okumayı kurgulamayı ben de çok seviyorum bu anlamda çok keyifliydi metniniz. Zaten yazım ve anlatımınıza diyecek bir şey yok. İyi bir kaleminiz var.

    Sorum ya da -eleştiri değil ama - düşündüğüm / aklıma takılan öykünün bitişi.

    Truman Show’u seyretmişsinizdir. Yağan yağmur sahnesi bana o filmi çağrıştırdı. Ama Cengiz’in öyküde miyiz acaba dediği sorusuna yeterli kanıt oluşturmadı - doğaüstülüğü belki de havada kaldı ve Tahsin’in nişanlısıyla olan ilişkisini Tahsin’in anlamamasıyla sonuca ulaştığı “evet kesin öyküdeyiz” yargısı da, “anlamayabilir bunda tuhaf bir durum yok” düşüncemle uyuşmadı.

    Amaa tabi orada bir vicdan kelimesi kullanmışsınız ki eğer bunu bilerek yaptıysanız, tebrik ediyorum. İnsan vicdan azabından kurtulmak için olmayan şeyleri bile olmuş gibi düşünüp üstelik kendi yarattığı bu yalana da inanır. Böyle de bir varlıktır :slight_smile:

    Elinize emeğinize sağlık

    Görüşmek üzere

  4. ebuka dedi ki: dedi ki:

    Merhabalar Müge;

    Sizden bu güzel yorumları duymak oldukça sevindirici. Ayrıca, seçkiye ilk yazdığım aydan beri beni yalnız bırakmadığınız için de teşekkür ederim.

    Öykünün sonunda Cengiz’e bir öyküde olduğunu kesinkes düşündürecek yeterli delilin olmadığı hususunda haklısınız. Açıkçası bu benim yaptığım bilinçli bir tercihti.

    Ben biraz da yaşam ve kader olgularına göndermede bulunmak istedim. Hepimiz aslında bir öykünün içindeyiz. İstemediğimiz şeyler olduğunda bazen kader deyip geçeriz. Böylece bir nebze de olsa içimizi ve vicdanimizi rahatlatiriz.

    Görüşmek üzere bol selamlar…

  5. ebuka dedi ki: dedi ki:

    Merhabalar;

    Öyküyü begenmenize sevindim. Benim pek umudum yok ama umarım bir gün farkeder :blush: teşekkürler okuyup yorumladığiniz için. Görüşmek üzere iyi bakın kendinize…