Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Rüyaya Uyanmak

“Başka bir hayatta görüşürüz, kardeşim.”

– LOST

“Öyleyse, git. Bundan başka dünyalar da var.”

– Stephen King, Kara Kule

 

“Herkes başka dünyalardan bahsediyor,

bunca kişi yanılıyor olamaz, değil mi?” – Ben

 

RÜYAYA UYANMAK

 
“Uyan artık, Nemo! Neredeyse akşam olmak üzere!”

Nemo’nun gözlerini açabilmesi için yaklaşık olarak bir dakika geçmesi gerekti. Çene kasları ağrıyana dek esnedikten sonra, üzerindeki örtüden kurtuldu ve sarsakça yatağından kalktı.

“Bu tembelliklerin canıma yetti! Benim yerime markete giden sen olmalıydın! Sözde öğle uykusuna yattın!”

Nemo yüzünü buruşturdu. Annesi söylenmeye başladığı zaman onu durdurmak imkansızdı.

“Teknik olarak bir hata yaptığım söylenemez aslında,” dedi yüksek sesle. “Yani, öğlen uykusunun kaç saat olması gerektiğiyle ilgili yazılı bir kural olduğunu sanmıyorum.”

“Bıktım senin bu hallerinden!” Kadın sinirli adımlarla evin içinde dolanmaya devam etti. Dış kapının açılma sesi duyuldu ve veranda olduğunu tahmin ettiği yerden annesi son bir kez daha bağırdı. “Ben markete gidiyorum, sonra da annemin yanına uğrayacağım!”

“Yaşasıın!” dedi Nemo alaycı bir sesle ve gözlerini ovuşturdu. Dün gece o kadar alkol almamış olmayı diledi. Başı ona sanki üzerinde bir yük varmışçasına ağır geliyordu. Sabah, annesi onu kahvaltı için uyandırdığında bile daha iyi sayılabilirdi, bu kadar fazla uyumaması gerektiğini kafasının bir yerine not etti. İyice gerindikten sonra etrafı inceledi. “Öğle uykusuna” yatmadan önce annesi odasında bir hayli köklü değişiklikler yapmıştı. Nemo’nun bundan nefret ettiğini bile bile kitaplarını bile düzenlemişti. Köşedeki kitaplığı şimdi ona oldukça itici geliyordu. Babasının ona verdiği, uğurlu iskambil destesini bile düzgünce kitaplarının önüne koymuştu. Tozu alınmış bilgisayarı ve dolapları, düzenlenmiş kitaplığı ve tertemiz yerler göz önüne alındığında, odada darmadağınık yalnızca iki şey vardı: Kendisi ve yatağı. Annesi elinde olsa, duvarlarına astığı posterleri bile belli bir simetriyle düzenlerdi.

Dolabının üzerindeki aynaya baktığında dağılmak konusunda yanılmadığını anladı. Koyu mavi gözleri uykudan şişmiş, kulaklarını anca geçecek uzunlukta düz saçlarının bir kısmı havaya kalkmıştı. Gözleri suratının ortasına montelenmiş iki balon gibi gözüküyordu, göz kapakları öyle şişmişlerdi ki bir iğne batırsa onları patlatabileceğinden emindi. Sol gözünün altında hafif bir çizik vardı. Ona benzer bir çizgiyi burnunun üzerinde de gördü. Bunların nasıl olduğunu hatırlamıyordu. Nemo hafifçe iç geçirerek kafasını salladı ve odasının kapısını açmak için uzandı.

Kapıyı kapattı.

Birkaç saniye bekledi.

Ve kapıyı tekrar açtı.

“Kafam hâlâ iyi olamaz…” diye mırıldandı şokla. Tekrar gözlerini ovuşturdu ve kalbi hızla atarak yavaşça gözlerini araladı. Gördüğü imkansız şey –hayır, şeyler hâlâ oradaydı! Kapısını açtığında karşısında evinin holünü bulmamıştı, aksine evinin holüne olabilecek en uzak benzerlikte şeyler duruyordu karşısında! Nemo, ağır adımlarla kapıya ilerledi ve şoktan ağzı açık bir şekilde gördüklerine baktı.

Burası… tamamen başka bir yerdi! Başka bir dünya, diye düzeltti kendisini. Gördükleri kendi dünyasına ait olamazdı. Titreyen elleriyle kapısına tutundu ve ağzı açık şekilde karşısındaki manzaranın kaybolmasını, bunun bir halüsinasyon olmasını bekledi. Karşısında evinin holünü bulmayı bekledi. Ama hiçbir şey olmadı.

Nemo şaşkınlıkla karışık, alçak dağların ardında yükselen kulelere baktı. Tıpkı masallarda olabilecek türden şeylerdi bunlar. Kulelerin bittiği yerden bir yol, dağı yararak onun olduğu noktaya kadar geliyordu. Yolun kenarına dizilmiş ağaçlar, Nemo’ya doğru yaklaştıkça sıklaşıyor, ama görüşünü kapatmıyorlardı. Eski zamanlarda olduğunu söyleyebilirdi, ta ki havada uçan cisimler dikkatini çekene kadar. Bunlar uçaklara benzemiyorlardı, gözle görülür bir şekilde yavaştılar ve uçmak için kanatları yoktu. Şişman bir kediyi andıran bu hava araçlarında, kedinin uzuvlarının olması gereken yerlerden ateşler fışkırıyordu ve araçların baş kısmında kedinin kulaklarına oldukça benzeyen iki tane çıkıklık vardı. Nemo daha önce böyle bir şey görüğünü hatırlamıyordu.

Bir şeyler olmasından korkarak bir süre yerinen kıpırdamadı, sonra da manzaraya arkasını döndü. Odası hiçbir değişiklik olmaksızın tüm gerçekliğiyle karşısındaydı.

“Hayır, hayır, hayır, hayır…” diye mırıldanmaya başladı. Yüzde yüz uyanık hissediyordu, ama bu gördüklerinin gerçek olmasına imkan yoktu! Derin bir nefesle odasının içerisinde ilerledi. Arada yan gözle dışarı bakıyor ve aynı zamanda düşünmeye çalışıyordu. Birden zihninde bir düşünce uyandı: Cep telefonum!

Telaşlı adımlarla yatağına yaklaştı ve yastığını kaldırıp altından cep telefonunu aldı. Saat 5.45’i gösteriyordu. Zihnindeki türlü düşüncelerin arasından, “kimi aramalıyım?” sorusu geçti. Annesi bu olanları hayatta inanmazdı. Dünya üzerindeki hiç kimse bu olanlara inanmazdı. Birini evine gelmesine ikna etmeliydi. Yatağının üzerine çıkıp perdeyi araladı. Geçmiş senelerdeki hırsızlık olayları yüzünden penceresine demir takılmıştı. Pencereden çıkmasına imkan yoktu. Çevrede de dikkatini çekebileceği bir insan görememişti zaten, bu yüzden kapıya sırtını dönecek şekilde yatağına oturdu ve telefon rehberini taramaya başladı.

En yakın arkadaşının ismine tıkladı ve birkaç saniye bekledi. Aranıyor yazdığını görüyordu, ama kulağına dayadığı telefonundan çevirme sesini duyamıyordu. Sırayla arayabileceği, arayamayacağı, neredeyse herkesi denedi ama telefonunda bir gariplik var gibi görünüyordu. Nemo, sinir ve panik karışımı bir duyguyla, hâlâ varlığını koruyan dışarıdaki dünyaya döndü. Odasının kapısına geldiğinde dışarı çıkmak için tereddüt etti, ama derin bir nefes alarak ilk adımını attı. Ve sonra birkaç adım daha attı. Arkasını dönüp kapısına baktığında neredeyse gülecekti. Kapı olduğu gibi duruyordu, hatta odasının içini, kapısının kenarındaki yıllar önce boyunun ne kadar uzadığına bakmak için çizdiği çizgileri bile görebiliyordu, ama kapının etrafında herhangi bir duvar yoktu. Sadece daha da sıklaşan ağaçlarla devam eden yol ve elli metre kadar ötede başlayan orman vardı. O an olduğu noktada ve durumda, çevrede olağan dışı olan tek şey odasının kapısıydı. Yolun ortasında hiçlikten çıkmış gibi orada öylece duruyordu. Bu düşünceye ve durumun saçmalığına güldü.

“Güldü mü o?” dedi bir ses. Nemo yerinden sıçradı.

“Hayal gücüm çıldırmış olmalı…” dedi şaşkınca etrafına bakarak.

“Sana bir çakayım da, kim çıldırmış gör,” dedi diğer bir ses. İlkine çok benzese de Nemo farklılığı algılayabilmişti.

“Kim var orada?!” diye seslendi Nemo. Bu soruyu sormamış olmayı diledi, çünkü orada kimlerin olduğunu gördüğünde zihninde başladığı oldukça uzun bir küfürü sesli olarak bitirmesiyle karşısındaki iki yaratığın gülümsemeleri silindi.

“Ağır ol be çocuk!” dedi yaratığın solda olanı. Birbirlerinin ikizleri gibi bir şey olmalıydılar. İkisinin de ince, turuncu bedenleri vardı. Üzerlerinde giysi denebilecek hiçbir şey yoktu, zaten gövdeleri de pek insana benzemiyordu. Nemo’ya aklı başında bir zamanında sorsanız size havuca benzediklerini söylerlerdi. Tabii aslında havuçtan oldukça farklıydılar. Turuncu gövdelerine eklenmiş ince kol ve bacaklar, üç parmaklı el ve ayaklar ve uzun bir kafa. Evet, çok benziyorlardı, tek fark biri yaklaşık iki metre boyunda, diğeri de en fazla bir elli santimetre civarındaydı.

“Siz…” Eliyle onları işaret etti. “Siz… ne biçim rüya bu?” diyebildi en sonunda.

“Bırak ona bir tane çakayım, Deli, görsün hayal miyiz gerçek miyiz,” dedi kısa olan. Nemo’nun yaklaşık ondan otuz santimetre kadar uzun olduğu düşünülürse, bunu söylemesi garipti.

“Olmaz, önce ne olduğunu öğrenelim, değil mi ya?” dedi uzun olan ona dönerek. “Hmm, gözlerin benimkilere benziyor küçük dostum, baksana koyu mavi.” Ona doğru gelip gözlerini göstermeye kalkacaktı ki Nemo panikle geri kaçtı.

“Uzak dur benden!” diye bağırdı korkuyla ve biraz da kendinden utanarak. Tam bir korkak gibi davranıyordu, tabii bu utancında kısa olan yaratığın gülmekten neredeyse yere düşeceği gerçeği oldukça etkiliydi.

“Baksana Deli, senden nasıl da korktu! Ah bu yabancılar!”

“Delisiniz siz…” diyebildi Nemo. Çünkü kısa olan daha beter gülmeye başlamıştı.

“Deli benim,” dedi uzun olan. “Onun ismi Turuncu.”

Nemo neredeyse gülecekti, onun yerine garip bir ses çıkardı. “Çok şaşırtıcı gerçekten!”

“Evet, herkes isimlerimizi çok orijinal bulur, değil mi ya?”

Nemo’nun sabrı taşmak üzereydi. “Bakın, daha biraz önce annemle konuşuyordum.” Onların anlamama ihtimaline karşılık yavaşça konuşuyordu. “Evimde. Odamda. Söylesenize, neredeyim ben böyle?!”

Turuncu isimli yaratık, bunu daha önce yüzlerce kez tekrar etmiş gibi, “Burası Rüya Şehri, ama burada olan her şey gerçek. Bazen rüyalarla gerçek dünya arasında bir kapı açılır, eski metinler buna ‘rüyaya uyanmak’ der,” dedi.

Nemo ona karşısındaki yaratık Japonca konuşuyormuş gibi baktı. Elbette, Turuncu Japonca konuşmuyordu. Bu çok garip olurdu.

“Anlamadı galiba,” dedi Deli.

“Rüyaya uyanmak saçmalığı da ne demek oluyor?” dedi Nemo. “Bir insan nasıl rüyaya uyanabilir ki? Uyursunuz ve rüya görürsünüz, bu kadar basit.”

“Evet, bu kadar basit, seni geri zekâlı!” dedi Turuncu. “Ne dediğimi duymadın mı? Bazen iki dünya arasında bir kapı açılır ve bu kapı dünya üzerindeki tüm diğer normal kapıları gezerek kendine uygun bir yer arar. Bu seferki durağı senin odanın kapısı olmuş. İşte bu kadar basit.”

Nemo’ya hiç de basit gelmemişti. Hâlâ rüyada olduğundan emindi. Ama o kadar gerçek hissettiriyordu ki tüm bu yaşananlar, ne olur ne olmaz diye onların kurallarına uymaya karar vermişti.

“Peki nasıl geri döneceğim?”

“Ne bileyim yahu?” diye çıkıştı Turuncu. “Kahin miyim ben? Sana anlattığım şeyler başkaları tarafından duyduğunu bana anlatan başkalarıydı! Muhtemelen bana anlatan başkalarına anlatan başka insanlara da başkaları anlatmıştır ve tabii ki bana anlatan başka insanlara…”

“Bence yine anlamadı, Turuncu,” dedi Deli. Nemo, Deli’den hoşlanmaya başlamıştı.

“Tamam, tamam, anladım!” dedi Turuncu’nun susması için.

“Anladığına emin misin?” Turuncu şüpheli görünüyordu.

“Ortadan sonrasında biraz karıştı aslında ama…” dedi Nemo alaylı bir sesle. “Asıl noktaları kaptım sanırım.”

“Eh, insan, başka soracağın bir şey var mı? Gitmemiz gerekiyor da, konuşmamız gereken kediler var.” Turuncu, bunu her gün yaptığı olağan bir şeymiş gibi söylemişti. İşin garibi, bu Nemo’ya da çok doğal gelmişti. Havuç görünümlü bir dev ve bir cücenin akşam rutinin kedilerle konuşmak olmasını kim yadırgayabilirdi ki?

“Son bir şey,” dedi. “Benim rüyalarım genelde böyle olmazlar. Daha gerçekçi olurlar, bilirsiniz… Evler, arabalar, bilgisayarlar, benim zamanımdan şeyler işte! Bu ne biçim rüya böyle?”

Turuncu yine ezberden konuştu. “Bir çocuğun rüyasındasın. Dinlediği bir masalı hayal eden bir çocuğun. Büyüdükçe rüyalarınız kirlenir, burada olduğun için şanslısın. Rüyalar âleminde, şu ana dek dünyada olmuş ve olacak her şey mevcuttur, rüya gördüğünüzde yaşananları zihniniz yaratmaz, zaten olan şeyleri seçip alır ve bunları zihniyle bir düzene koyar. Bazen de koyamaz. Bazen rüyanda gördüğün bir şeyi gerçek hayatta yaşıyor gibi hissetmen doğrudur. Deja-vu, geleceği görmek, ne dersen de… Dünya üzerine yaşanan her şey Rüya Şehri’nde zaten olduğundan hissedersin bunu. Bazen rüya şehirlerinden cisimler seçip zihninin yaptığı kombine olaylarla dünyadaki yaşantın çakışır, işte buna Deja-vu diyorsunuz.”

“İyi de nasıl kurtulacağım bu durumdan ben?”

“Beni ilgilendirmez,” dedi Turuncu. “Bul bir yolunu. Hadi gel, kedileri kaçırmadan gidelim Deli.”

Asıl ben keçileri kaçırmadan gidin, diye düşündü Nemo.

Deli, Nemo’ya sıcakkanlı bir şekilde gülümsedi ve, “Dikkatli ol, kaybolmanı istemeyiz, değil mi ya?” dedi.

“Bunu ben de istemem,” diye karşılık verdi Nemo. Sonra da onlar giderken öylece onları izledi. Onlar gözden kaybolduktan bir süre sonra dahi arkalarından bakmaya devam etti. Ne yapacağı hakkında hiçbir fikri yoktu.

Birkaç kez kendini cimcikledi ve gözleri yaşarana dek kendini tokatladı. Sonuç olarak kızarmış bir sağ yanak ile dağların arkasından kulelerin yükseldiği, garip yaratıklarla dolu bir ormanın içinde kalakalmıştı. Birkaç kez daha etrafına bakındı ve daha sonra yavaş adımlarla odasına girdi. Yatağına oturduğunda, gözüne yerdeki bir şey çarptı. Bir iskambil kartıydı bu. Ama tüm bu olanlar olmadan önce, hepsinin yerli yerinde kitaplarının önünde olduğundan emindi. Hızla kitaplığın önüne gidip dizleri üzerine çöktü ve ters şekilde yere düşmüş iskambil kartını aldı. Maça kızıydı bu. Kaşlarını çatarak, onu diğer iskambil kağıtlarının yanına, açık bir şekilde koydu. Birden anıları canlanmıştı.

“Nemo,” demişti babası, başını okşuyordu. “Al bu desteyi. Bana hep uğur getirdi, sana da getirecek.”

“Bir deste nasıl uğur getirebilir ki baba?” demişti merakla desteyi eline alarak. Sekiz yaşındaydı.

“Bunu bana veren adamın dediğine göre, bu özel destelerden biriymiş. Rüyalar dört tane lord tarafından yönetilirmiş: Maça Lordu, Kupa Lordu, Sinek Lordu ve Karo Lordu. İşte bu deste, Maça Lorduna ait olan destelerden biriymiş ve içinde çok özel bir şey varmış: Maça Kızı. Ancak tüm destelerdeki Maça Kızlarını toplayabilirse kendi kızına kavuşabilecekmiş. Bu yüzden, kendi destesine sahip olanları rüyalara çekermiş. İşte hikâyesi bu. Maça Lordu’nun son destesini sana veriyorum, onu iyi sakla.”

“Elbette, baba!”

Ve babası yalnızca dört gün sonra ortadan kaybolmuştu. Annesi onları terk ettiğini söylemişti. Ama Nemo, küçükken kendini babasının bu kartlar yüzünden gittiğine inandırmıştı ve onları bir köşede unutulmaya bırakmıştı. Yine de onlardan uğurlu destem diye bahsediyordu, bu ona babasını yâd etmenin bir yolu gibi geliyordu.

Sonra birden, rüya gibi bir sesin, “Nemo…” diye fısıldadığını duydu. Tedirgince çevresine bakındı, bu çılgın hayal dünyasında yapayalnız olmadığını biliyordu, yine de bu ses onu rahatsız etmişti. Bir kız sesiydi, yumuşak ve melodik, ancak Nemo’yu rahatsız eden bunlar değildi. Bu sesi bir yerden tanıyordu.

“Kim konuşuyor?” dedi etrafına bakınarak.

“Nemo… Buradayım…”

Ses kitaplığın arasından geliyordu sanki.

“Nemo… Bana bak.”

Nemo ona baktı. Maça kızıydı onunla konuşan. Nedense şaşırmadı. Aslında gülümseyen bir Maça kızını ilk defa görüyordu. Birbirinin ikizi, tersine dönmüş iki tane kız. Uzaktan bakan biri için her şey olağandı. Ama Nemo onun gülümsemesinin gerçekliğini, gözlerindeki parıltıyı görüyordu ve sesini duyabiliyordu. Birbirlerinin yansıması iki kız, aynı anda konuşuyor ve aynı anda susuyorlardı sanki.

(Etrafında garip bir uğultu var…

Sanki daha önce yaşadığı her şey gerçekti ve asıl şu an bir hayali yaşıyor…

Maça kızının sesinden başka diğer sesler anlamsızlaşıyor…

Hava ağırlaşıyor…

Ve Nemo ona doğru çekiliyor…)

 

*

“Nemo… Baban için özür dilerim.”

“Babam için mi?”

“Baban için. Nemo, üzgünüm, babanı götüren benim babamdı.”

“Senin baban mı?”

“Son desteyi babanda zannediyordu… Bu yüzden onu Rüya Şehri’ne çekti… Baban ölmedi Nemo, insanların rüyalarında yaşıyor. Çünkü dönmesi için gereken şey yanında değil. Maça Lordu’nun son destesi…”

“Babam burada mı? Onu bulabilir miyim?”

“Bulabilirsin, ama bu günler sürmeyecektir. Haftalar da. Yüzyıllar sürecektir, Nemo. Rüya Şehri her yerdir ve her yer Rüya Şehri’dir.”

(Ağlıyor galiba…)

Ne yapmalıyım?”

(Maça kızı gülümsüyor galiba…)

“Beni Rüya Şehri’ne bırak. Rüya Kapı’sının dışına. Ama kendi isteğinle olmalı bu. Nemo, beni bırakmaya hazır mısın? Bensiz yaşamaya hazır mısın? “

“Hazırım.”

(Kendinden fazla mı emin konuşuyor acaba?)

(Uzanıp Maça kızını alıyor… Karttan ona doğru bir sıcaklık yayılıyor… Zaten açık olan kapıdan çıkıyor ve onu yere bırakıyor…)

Nemo, derinliklerden yüzeye yeni çıkmış gibi derin bir nefesle gözlerini açtı. Yavaşça kafasını odasının kapısına çevirdiğinde, aralık kapıdan gördüğü tek şey evin holünün duvarıydı.

Kalktı, kitaplığına doğru ilerledi. Deste tam da yerinden duruyordu. Tüm desteyi masasının üstüne yaydı ve hepsini tek tek inceledi.

Maça kızını görmediğine hiç şaşırmamıştı.

 

SON

Rüyaya Uyanmak” için 1 Yorum Var

  1. Bir kaç sene evvel aynı isimli, ufaktan benzer konulu bir öykü yazmış olduğum için ilgimi çekti ve bir bakayım neymiş dedim. Bir bakayım derken, bir de bakmışım bitmiş. Sade ve düz anlatımın okumayı oldukça kolaylaştırıyor ve akıcı hale getiriyor. Güneşli bir öğleden sonrası için zevkli bir öykü oluyor. Hikaye’de pek bir şey olmamasına rağmen, düzgün bir kurguyla son buluyor. Bu kadar sade bir yazının içinde hayal gücüne ve rüyalara saygıda bulunmanı takdir ettim, bunu bilen insanlar her zaman değerliler 🙂

    Bunun dışında, tekrarları fazla kullanmaman, hikaye örgüsünü şekillendirmen gerektiği gibi önerilerde bulunabilirim. Anlatım tarzını beğeniyorsan, bir şey söyleyemem, ancak kendini geliştirmek için yapman gereken şeyi bildiğine eminim; daha çok yazmak, daha çok okumak. Bekliyoruz efendim 🙂

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *