Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Saatler

Çizim: Leyla Özlüoğlu
Çizim: Leyla Özlüoğlu

Kapkara parmaklarının arasında tuttuğu kirli beyaz sigarayı sert sarmaşıklar gibi kıllarla kaplı küçük bir mağaranın girişini andıran ağzına götürdü. Dudaklarının arasında ezerek sigaranın başını, bir nefes çekti. Sanki Zarife’nin memesinin ucunu dudaklarıyla bastırır gibi dişleriyle ezdiğini hissetti bir an. Ağzına tadı yürüdü tuzlu güneş değmemiş tenin ve acı tütünün. Sigaranın ucu alevlendi birden, kızardı. Zarife’nin yanakları al al oldu. Gülümsedi sanki utançtan. Karşıya doğru kaldırdı başını. Sırt sırta vermiş iki dağa baktı. İki sevgili gibi birbirlerine dayanmışlardı. Başları dumanlı, etekleri sislerle kaplıydı. Zamana direnen koca gövdeleri ile bulutlara tutunmaya çalışıyorlardı. Hani uzanıp yakalasa ucundan bir tanesini silkelenip kalkacak, ayaklanıp, taşları, yaprakları döke döke gidecek gibiydiler bulutların peşi sıra. Oysa bulutlar rüzgara teslim, hazırlanıyorlardı usulca suskun geceye. Koyu, lacivert bir geceydi sızmak üzere olan iki dağın arasından sinsice. Gökyüzünün karası bütün ağaçlara, çayırlara, tarlalara, kirli dere yataklarına, taşlı yollara, cümle mahlukata bulaşmış, dakikalar önce zümrüt gibi parlayan isli kasaba şimdi kesif bir ölüm uykusuna yatmıştı.

Bir öksürük tuttu Ömer’ i; ciğerleri sanki yer değiştirir gibi, içi dışına yürür gibi öyle derinden, içerden öksürdü ki bir an için ağzından çıkacağını sandı ciğerlerinin parça parça. Ama onun yerine acı irinli balgamlar geldi de ağzına hemen tükürdü kara taşların üzerine. Lastik botlarıyla üstünü eşeledi kaybolsun diye içinden taşanlar. Ne zamandır gitmemişti doktora. Gitse ne olacaktı ki bu ine girdikçe her gece, hangi ilaç çareydi ki. Sigarasından bir kaç nefes daha aldı, parmaklarının ucunda tuttu. Toz ve sis bulutu bütün ocağı kaplamıştı. Herkes gece vardiyasına başlayacaktı birazdan. Kamyonlar kocaman aç filler gibi sırtlarında hiç durmadan kasa kasa kömür taşıyorlardı uzak diyarlara. Cızır cızır etti elindeki bitmiş sigara, son bir nefes daha aldı. Zarife’nin fesleğen kokan nefesini çeker gibi çekti içine. Bekledi. İçinden kara trenler geçti vagon vagon. ‘’Of ulen of’’ dedi. Özlemişti. Ne zamandır göremiyordu yavuklusunu. Burnunda tütüyordu. Son nefesini bırakır gibi Azrail’in gözlerinin içine bakarak önce burnundan sonra ağzından usulca bıraktı dumanları. Dumanlar dağıldı, kapladı bütün yüzünü. Sakallarına yürüdü, onun elleri gibi narin, ince okşadılar bir süre, sonra bıyıklarının kenarlarında gezdi bembeyaz parmaklar, dudaklarına değdi. Ömer tutuştu sanki. Ve birden durdu dokunuşlar, küçük parmaklar yüzünü bırakıp teker teker aşağıya atladılar, sanırsın ki topluca intihar ettiler. Önce dizlerinin üstüne, oradan da yıllanmış botlarının ucuna düştüler. Gecenin sisinde eriyip kayboldular.

Ayağını kaldırdı. Sigara izmaritini yere taşların arasına attı. Ezdi eskimiş botunun ucuyla. Sigaranın gözleri pörtlerdi acıdan. Sönene, cansız yatana kadar bastırdı göğsüne. Sonra eşelediği kumla üstünü kapattı, gömdü. Hani nerdeyse üç kulfü bir elham okuyacaktı sigaranın ardından. Ayağa kalktı. Yanında duran kirli sarı baretini kafasına geçirdi. İçeri çağıran vardiya düdüğü çığlık çığlığa uğursuz baykuşlar gibi ötmeye başladı. Herkes teker teker ayaklandı. Karanlık bastırdı birden. Gökyüzü bir anda yanıp sönen yakamozlar gibi yıldızlarla kaplandı. Etrafına baktı. Ahmet’ i arandı gözleri ama yoktu. Geç kalmıştı belki de. Belki de artık gelmezdi. Ağır adımlarla içeri doğru, madenin yarı açık ağzından giren adamları, daha bıyıkları terlememiş çocukları seyretti. Kendi de onların peşi sıra ilerledi. Birazdan sabaha kadar sürecek mesai başlayacaktı. Yarım yamalak annesinin çocukken öğrettiği bir dua okudu fısır fısır içinden. Sonra besmele çekti, diğerlerinin arasına karıştı. Tanıdık tanımadık herkesle selamlaştı. Hep beraber uyduruk asansöre bindiler onbeş adam. Arkalarında daha yüzlercesi vardı. Usulca madenin kalbine doğru ilerlemeye başladılar. Etrafta göz gözü neredeyse görmüyordu. On mumluk ampullerle ışıklandırılmış kat çizgileri yerin dibine indikçe daha da cılızlaşıyordu. Hepsinin başı eğik yere bakıyordu. İki ayakları da çukurdaydı vesselam. Kasaba mezarından ödünç alınmış bir sessizlik vardı içeride. Ne de olsa mezarlığa yakındılar. Yıllardır kaza kaza kasabaya iyice yaklaşmışlar, mezara ilerler olmuşlardı.

Arada sesler gelirdi de kimse dillendirmeye cesaret edemezdi. Ölülere ne kadar yaklaşırlarsa yaşamdan o kadar tez uzaklaşacaklarını bilirdi herkes. Dillendirmenin gereği yoktu.

Gözlerini yere dikti Ömer. Sessizliği dinledi. Acı acı öten demirlerin sesinden başka ses yoktu. Demirden asansörün aşağı ilerlerken çıkardığı sürtünme sesi sanki yüzyıllık uykusundan uyanan koca bir ejderhanın attığı çığlıklara benziyordu. Dakikalar sonra birden asansör durdu. Sürgülü kapıyı çektiler. Yarasına basılmış enik gibi inleyerek açıldı kapı. Teker teker çıkıp yürümeye başladılar karanlığa doğru. Şimdi neredeyse on dakika simsiyah yılan gibi kıvrıla kıvrıla giden dar bir tünelden eğilerek, bükülerek yürümek zorundaydılar madenin içinde. Arkalarına bakmadan ağır ağır ilerlediler karanlığa her gece yaptıkları gibi. Kara taşlardan örülmüş yol, gözleri kapalı onları gidecekleri yere kadar götürüyordu. Hepsinin baretleri kafasında, kiminin aklı karısında, kiminin buzdolabının taksidinde, kiminin aklı hasta anasında, kiminin ki torununda, kiminin aklı bir karış havada, kiminin ki de yavuklusunda, Ömer’ in aklı dün okuduğu bir şiirdeydi hala. Şiirden arta kalan bir dizede.

Ahmet okutmuştu, daha doğrusu vermişti okusun diye. Tuhaf olmuştu Ömer, şiiri okuyunca. Sende kalsın demişti Ahmet. Katlayıp cüzdanının arasına koymuştu. Gariptir şiirin tamamını değil de o dizeyi hatırlıyordu. Unutmamıştı. Yürümeye devam ettiler. Nihayet madenin sonuna, kömürlerin kara elmaslar gibi parlayan kalbine gelmişlerdi. Ağzına anasının kenarlarını dantellediği mavi yemeniyi geçirdi. Mis gibi yeşil sabun kokuyordu. Sıkıp düğüm attı arkasından. Ellerine yırtılmış, sertleşmiş eski deri eldiveni giydi. İşte şimdi gruplar halinde doldurmaya başladılar madenin içini. Her gece bitmeyen kömür deryası hepsini karalara bürüyor, dokunanı kendisine benzetiyordu. Hepsinin ağzı, yüzü, elleri, ayakları vardiye başlamadan kararmış oluyordu. Hepsinin elinde kürekler, çekiçler, kazmalar, kimisi kazıyor, kimisi kırıyor, kimisi ayıklıyor, kimisi topluyor, kimisi de vagonlara taşıyordu. Gece henüz yeni başlamıştı, sabah olana, gün ışıyana kadar buradaydılar.

Kasabanın her yeri karalara çalıyordu. Onları bekleyen yukardakilerde bu tekinsiz, diken üstündeki karanlığa uykularında teslim oluyorlardı. Yürekleri taş gibiydi, kömür gibi; bir sözle kırılacak, bir bakışla tuz buz olacak, bir nefesle dağılacak, toz olacak gibiydi kasaba. Bütün kasabanın ağrısı, acısı madenden çıkan her kara taş topağında atıyordu. Ömer arkadaşlarıyla yine başladı kazmaya, damar damar atan taşlar maden ocağında sanki soluk alıyor, terliyor, bazen ısınıyor, bazen soğuyordu. O vurdukça elindeki kazkıyı usulca, pıt pıt dağılıyor, parça parça yere düşüyordu kara taşlar. Sürekli suluyorlar, soğutuyorlardı uçuşan korum tozlarını. Saatlerce kazdılar, ayıkladılar, topladılar, taşıdılar. Bir ara Ömer durdu, eğilip yere düşen son parçayı aldı eline. Küçücük elmas gibi parlak, içi şeffaf, kehribar rengindeydi taş parçası. Kara değildi, belki bu cılız soluk ışığın oyunuydu ama taşa bakıp Zarife’ nin badem gibi gözlerini gördü. Taşın dili olsa ”Ömer’ im” diyecek gibiydi. Avuçlarında sıktı, Zarife’ nin diri memelerini avuçlar gibi parmaklarının arasında tuttu. Kırılır mı, toz olur mu diye düşündü ama olmadı. Taş buz gibiydi. Onun bedeni gibi kaskatı kaldı avuçlarında, içine bir ürperti geldi. Gözlerini yumdu. Kalın parmaklarını süt bacaklarının arasında saklı kömür ocağına, derin dipsiz uzanan çukura doğru ilerlettiğinde ki gibi Zarife’ nin zevkten seğiren yüzü geldi gözlerinin önüne. Taşı cebine koydu. Çıkar çıkmaz Zarife’ye verecekti. Kazmaya devam etti yeniden. Paydos zili duyuldu sonra. Gece yarısı olmuştu. Çöktüler oldukları yere. Yanlarında getirdikleri sefer taslarında ne varsa paylaşıp yemeye başladılar. Üzerine yoğurt kaşıklayıp belki bir sigara tellendirmeyi hayal edeceklerdi ama yakamadan sigarayı yine işe koyulacaklardı. Arkalardan bir ses işitti. Ahmet’ in sesiydi. Gelmişti demek vardiyaya. Yanına geldi, oturdu. Çakmak çakmak mavi gözleriyle baktı. Gülümsedi. Kapkara suratında bembeyaz birer inci gibi parladı dişleri. O da yemeniyi indirip güldü. Eldivenlerini çıkardı. Sırtını sıvazladı. Ahmet yaklaştı iyice, kulağına doğru fısıldadı.

_Abi ben gidiyorum, bu gece son, sabah beraber çıkalım dedi.

_Hey be koçum! dedi Ömer.

_İstanbul işi oldu, okulu kazanmışım. Edebiyat fakültesi. Kayıt işlemleri var.

_Tebrik ederim koçum, bak dememiş miydim sana kazanırsın diye?

_Dedin abi, dedin de, ne bileyim gitmek istiyorum ama burada da annemler, nasıl bırakırım bir başlarına, gözüm arkada kalacak, bilirsin kimimiz kimsemiz yok. Hem seni de dedi, gerisini getiremedi. Yarım kalmış cümle havada asılı kaldı. Sustu Ahmet.

_Olur mu öyle şey? Biz ne güne duruyoruz dedi Ömer.

Omuzuna elini attı, kuvvetle sıktı, hafifçe ilerledi ensesine yürüdü kocaman parmakları Ömer’in. Okşadı ense kökünü, ”Çıkınca konuşuruz” dedi, gülümsedi. Olur anlamında başını salladı Ahmet. Yemeklerini yediler sırt sırta verip. Sonra ayaklandı herkes. Ahmet arkasını dönüp uzaklaştı karanlıkta. Gözlerindeki bulutlar çoğaldı, usulca sızdı yüreğinden dağıldı içine içine. Kirpiklerinde takılan kaçamak bakışlar yere düştü, kırıldı. Dudaklarında biriken kelimeler de boncuk gibi dağıldı kara taşların üzerine, diyemedi. Gözü arkada kaldı Ahmet’in. Ömer yine kazmaya başladı. Saatlerce kazdı. Topladı, kazdı topladı. Sabah olmadı mı daha diye düşündü. Birazdan paydos zili çalıp çıkarlardı gün yüzüne. Sıcaklar basmadan eve gidip uyumak istiyordu. Burada yazlar şiirlerdeki gibi sarı değil karaydı. İnsanın üzerine yapışıyordu. Ağaçların yeşili daha bir koyu, solgun, evlerin çatıları kırmızı değil daha bir kirli kızıldı, yollar her mevsim bir karış siyah toz kaplı, gökyüzünden yağmur, kar değil sanki korum yağardı. Kasabada yaşayanların yüzü de aydınlık değil karanlıktı. Acının, kaybın, fakirliğin, taşın, toprağın, ocağın karası bulaşırdı hepsinin yüzüne. Hepsinin beli daha otuzuna gelmeden bükülür, kırkına varmadan elleri ayakları eğrilir, saçları beyaza yürürdü. Burada çocuklar bile çabucak ihtiyarlardı. Hepsi sıskacık, kara kuruydu. Çabuk sönerdi gözlerindeki ışık. Emip bitirirdi kasabanın ocakları daha çocukken içindeki yaşam kaynağını.

Baykuş yine öttü acı acı. Madenciler birer ikişer çıkış tünellerine doğru yöneldi. Ağır adımlarla yürüdüler karanlık dar tünelde. Her birinin adımı önündekinin adımına mahkum ilerlediler sessiz sedasız. Sırtları kambur, başları kaplumbağalar gibi eğik, üstleri başları kömür karası, ciğerlerine yapışmış katran, damarlarında kan yerine toz taşıyan çocuklar, adamlar, kocalar, amcalar, abiler, dayılar, dedeler yürüdü adım adım. Sonra çok uzaklardan bir ses, bir gök gürültüsü duyuldu. Sanırsın ki dışarda kıyamet kopuyor afet, fırtına, yağmur başladı. Yaz yağmuru olsa gerek dedi genç olanlar. Lakin eskiler anladı dışardan değil derinden, aşağıdan geliyordu gümbürtü. Hepsinin gözüne karalar bağlandı. Bir sessizlik çöktü. Taşlar bile sustu. Sonra sıcak bir esinti, peşinden bir toz bulutu tatlı tatlı yaladı yüzlerini, birden alevler kucaklayıp bedenlerini kül gibi savurdu yerden yere. Çoğunu ocağın derinliklerine silkeledi, tespih taneleri gibi döküldüler yere. Koşmaya başladı bir kısmı telaşla, bir kısmı dondu kaldı yerinde taş oldu, bir kısmı toz oldu savruldu nefes nefese, bir kısmı yere kapandı, besmele çekti, şehadet getirdi, bir kısmı geride kalanları yakaladı, kucakladı, sırtlandı, koştular en yakın çıkışlara doğru. Bazıları olmayan yaşam odalarına koştu. Firma çok maliyetli diye kapatmıştı yıllar önce. Gerek de yoktu zaten. Kaderde varsa ölüm gerisi boştu.

Ömer’ in ciğerleri söküldü, bir öksürük tuttu. Hem koşuyor hem de Ahmet’ i aranıyordu gözleri. Sonra bir patlama daha duyuldu, bu seferki gümbürtü daha yakından geliyordu. Tahta direkler çatırdamaya, taşlar, kayalar yerinden oynamaya, demirler eğrilip bükülmeye, sıcaktan erimeye, cılız ampuller alev topu gibi patlamaya, tozdan bulutlar kaplamaya başladı her yeri. Göz gözü görmüyordu. Karanlık ve duman şefkatli bir anne gibi kucakladı madendekileri. Hepsi canlı canlı kara toprağa sarılmış, kazdıkları taşların, kömürün içinde sıkışıp kalmıştı. Kaçabilen birkaç kişi dışarıya çıktığına sevinsin mi üzülsün mü bilemedi. Çaresiz, inanmaz bakışlar vardı kara yüzlerinde.

Kasabanın ortasına bir atom bombası düşmüştü sanki. Bütün kasaba acı içinde ayaklandı. Ama içeride dışarıya dair hiçbir şey yoktu. Kalmamıştı. Ne sabahın ilk ışıkları, ne taze sıcaklığı bir somun ekmeğin, ne bir bardak suyun berraklığı, ne de uzandıkları yatağın yumuşaklığı. Artık yerin üstünde kalanlarla altında kalanları ayıran tek şey ölüm suskunluğuydu. Kaç tane daha patlama oldu, kaç ocak söndü, kaç madenci gömüldü kazdığı yere, kaçı gömüldüğü yerde bırakıldı, kaçı çıkarıldı saymaya kimsenin yüreği el vermedi. Ama resmi ağızlar üç yüz bir diye bir rakam söyledi. Geviş getirir gibi tükürüp durdular bu rakamı. Kimse sormadı, soramadı. Hani nerede geride kalan, taş olan, köz olan, toz olan diğerlerinin yanan kavrulan, parça parça dağılan canları, taşa, toprağa, kömüre karışan yürekleri. Beş yüzden fazla kaybolan can dillendirilmedi. Katliam üç yüz birle rakamlandı. Arkasını getirmedi kimse. Kasaba karardı.

Ömer tünellerin birinde Ahmet’i buldu. Yerde hareketsiz bir avuç yumak gibi yatıyordu. Yakalayıp kucakladı. Yürüdü, yürüdü. Ayağına takılan taşlara, yanmış kalaslara, taş olmuş kollara, bacaklara, erimiş demir çubuklara, köz olmuş bedenlere aldırmadan, durmadan, dinlenmeden yürüdü. Yorulana, nefesi kesilene kadar yürüdü. Sonra kucağında Ahmet’ le yığıldı kaldı kapanan asansörlerden birinin kapısında. Ahmet’in kirpikleri havalandı kırlangıçlar gibi. Gözleri o karanlıkta çipil çipil yüz mumluk ampuller gibi yandı, söndü, yandı, söndü. ”Okudun mu?” diye sordu güçlükle nefesi içinde yırtılarak. Başını salladı Ömer. Eldivenlerini çıkardı. Yapış yapıştı eldivenler. Kokladı, kan kokuyordu. Nefesi kesildi. Gözleri doldu. Yaralıydı çocuk. Alnına düşen uçları yanmış sarı saçlarını okşadı, henüz çıkan bıyıklarına, sakallarına sürttü parmaklarını, Zarife’nin kiraz gibi kokan dolgun dudaklarına dokunur gibi dokundu yüzüne Ahmet’in. ”Okudum” dedi. Ahmet gülümsedi. Sonra bir öpücük kondurdu esmer alnına, yavuklusunun bembeyaz alnına bıraktığı gibi masum. Ömer hatırladı dizeyi. Ahmet’e baktı. Nazar boncukları gibi çatlayan gözbebekleri kızarmış, kocaman bakıyordu şimdi. Hem Ömer’e, hem çok daha uzaklara koşuyordu bakışlar, bu karanlıktan, taş ve toz yığınından, kasabadan, kuşlardan, bulutlardan, gökyüzünden daha uzaklara. Birden yerinde dönmeye başladılar, ortalık karardı, sessizlik yırttı karanlığı. İpte asılı çamaşırlar gibi savruldu, silkelendi her şey. Sonra uzaklardan sesler gelmeye başladı. Ömer’in dudaklarına harfler, kelimeler, cümleler, Ahmet’ten emanet dizeler yürüdü. Avuçlarında sımsıkı tuttuğu bir çift titreyen el vardı. Yumdu gözlerini. Uyandığında aklında o dize, yanı başında Zarife vardı ama Ahmet’i arandı gözleri, elleri, dudakları. Beyhude…

Tersine kurulmuş saatler gibiyim,

Her daim seni vuruyor yüreğim.

maden 2 leyla ozluoglu

Not: Çizimler Leyla Özlüoğlu tarafından yapılmıştır.

Saatler” için 1 Yorum Var

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *