Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Sarhoş Vardiyası

Adı Celal. Soyadı lazım değil. Yaşadığı koca bir hayat boyunca tek rüyası ertesi gün aç kalıp kalmayacağını düşünmeden uykuya dalabilmekti. Uyku sorunları vardı. Derin, camdan bir fanusun içinde yaşıyor gibiydi. Etrafını hala az da olsa görebiliyordu fakat fanusun camları sürekli nemleniyordu ve sürekli elini kaldırıp camı silmesi gerekiyordu. Ama camı sildiğinde bile etraf hala biraz belirsiz kalıyordu.

Celal, okumadı. Daha küçükken, fakir ailenin kahraman çocuğu olma hayalleri kurardı. Ama annesi ve babası bir trafik kazasında ölünce, kahramanı olacak bir evi kalmamıştı. Halası ve eniştesinin de kahramanı olmaya niyeti yoktu. Ona başlarına kalmış eski bir eşya muamelesi yapıyorlardı, fırsat buldukları ilk anda çöp bidonuna fırlatacakları eski bir eşya. Belki de, Celal’in hayata geçirdiği parmaklarını bu kadar erken gevşetmesi için bir bahaneydi bu başına gelenler. Öyle ya da böyle kopmuştu dünyadan bir kere. Dünyadan bir kere koparsanız, geri dönüş biletleri çok pahalı olur.

Celal, yirmi bir yaşındaydı. Halası ve eniştesinin kokmuş bir birahaneden farksız gecekondusundan kaçarak uzaklaşalı iki yıldan fazla olmuştu. Yıllardır; tuvalet bekçiliğinden tut, garsonluğa kadar her türlü işi yapmıştı. Hayata karşı sürekli bir yarıştaydı, ayakları yara bere içindeydi ama yere düşme korkusu her defasında daha ağır bastığı için koşmaya devam ediyordu. Ama sadece bedeni. Ruhu çoktan pes etmişti, bir köşede kollarını başına siper etmiş, dizleri üstüne çökmüştü. Ruhu ve bedeninin tek ortak noktası vardı, ikisinin de karnı gurulduyordu.

Parası olunca çorba içmek için gittiği küçük, pis bir lokanta olan Gül’ün kapısını iterken, içerideki ağır havayı duymamaya çalışıyordu. Önceleri buranın ne gibi koktuğunu tahmin etmeye çalışır, sonuç bulamazdı. Fakat artık tahmin etme gereği bile duymuyordu. Bir kap çorba içip, bir sigara yakmak onun hırpalanmış sinirlerine iyi gelecekti. Böyle deyince ne basit görünmüştü; mahvolmuş, üstünde tepinilmiş, ağzı burnu dağıtılmış sinirleri desek daha gerçeğe yakın olurdu. Sinirlerin ağzını burnunu dağıtırlarsa, sinirler ruhsuzlaşır ve bayağılaşır. Celal’in zavallı sinirlerine de öyle olmuştu, yerde öylece yatıyorlar, boş gözlerle tavanı izliyorlardı.

O gün bir aile çay bahçesine garsonluk işi için başvuruya gitmişti, ama çay bahçesinin pek sayın işletmecisi; Celal’in sağlıksız ve cılız vücudundan korkmuş, gelecek olan ailelerin göz zevkini düşündüğünü söyleyerek onu kovmuştu. Daha önceleri olsa, bu Celal’in gururunu kırardı, Celal’in yumruğu da o adamın burnunu. Ama bu hakaretler karşısında tek tepkisi, dilinin ucundan dökülen “Teşekkürler.” sözü olmuştu. Teşekkürler. Şık bir kelime. Daha çok iltifatlara yakışan bir sözcük…

Celal, arkadaşı sayılabilecek adamı gördüğünde bir tepki göstermedi. Derviş onu eliyle masasına çağırıyordu, bu nazik daveti geri çevirmek istemedi. Ayağı uğursuzca sallanan iskemleye otururken, Derviş’in yemeğini yeni bitirdiğini ilan eden ekmek ve yağ kırıntılarını gözüyle süzüyordu. Derviş ise zaten kir pas içinde olan gömleğini hiç umursamadan, biraz daha pisleştirmek için belki de, kollarını yemek artıklarının üstüne dayadı.

“Ne haber?” dedi, çirkin dişlerini göstererek.

“Fena değil.” dedi Celal, Gül’ün öfkeli garsonunun önüne adeta fırlatırcasına koyduğu çorba kabını eline almadan önce. Ve bir dikişte içti, üstüne dökülenleri umursamadı. Zaten Gül’deyseniz üstünüze ne döküp saçtığınızı kimse umursamaz, kendiniz bile.

Kafasını kaldırdığında, elinin tersiyle ağzını sildi ve sigarasını yakmakta olan Derviş’e ifadesiz gözlerle baktı. Derviş bir tane de ona uzattı ve çakmağını verme nezaketini de gösterdi.

“Sana bir diyeceğim var.” dedi Derviş, çirkin bilyelere benzeyen gözlerini sigaranın dumanından kaçmak için kısmıştı.

“Dinliyorum.” dedi Celal. Karşısında oturan ve ondan en az on yaş büyük olan adama bakarken, duymayı beklediği son şey “Sana iş buldum.” demesiydi. İş bulmak onun için büyük dertti, bu duyduğu karşısında sevinmeliydi belki de. Ama yine de ne ruhu ne de bedeni bir tepki gösterdi.

Derviş, tamamen tepkisiz duran adama şaşkın ve belki biraz sinirli gözlerle baktı. “Alo! Sana diyorum koçum.” dedi. “İş buldum sana diyorum. Kalkıp kardeşini sarılıp öpeceğine, kukumav kuşu gibi bakıyorsun.”

“Ne işi?” dedi Celal. Sesindeki bıkkınlığı, sesinin sıkıntıyla sarmalanmış tınısını gizleme gereği bile duymadı.

Derviş, iş bulduğuna bulacağına pişman olmuş gibi dursa da kalkıp gitmedi. “Madende.” dedi, sigarasından bir nefes daha çekerken. “Ne diyorsun?”

İşte o anda Celal bir tepki gösterdi, kimse ama kimse böyle bir şey beklemiyordu. Duvardaki guguk kuşu bile. Önce inler gibi bir ses çıkardı, kafasını hafifçe öne doğru eğmişti, yüksek tonlu kahkahası hemen sonra onu takip etti. Öyle içten gülüyordu ki, dışarıdan bakan biri onun Karagöz izlediğini zannedebilirdi. Gün içinde yaşadığı bütün olayların hıncını, kahkahalarına döküyor gibiydi. Ciğerlerindeki nefes bitene kadar güldü, güldü, güldü…

Derviş dâhil, Gül’deki herkes aklını kaçırmış birini izliyormuş gibi, Celal’e bakıyordu. Celal ise nefes almaya çalışarak, gözlerinde birikmiş yaşları elinin tersiyle silmekle meşguldü.

Derviş, masanın üstünden göbeği el verdiğince eğilerek, “Oğlum, kendine gel.” diyordu sürekli. Etrafa bakarak “Önünüze dönün lan!” diye bir haykırış koparmayı ihmal etmedi. Gül’ün kendi kadar kokuşmuş misafirleri, homurdanarak önlerine döndü. Kimse bir akşam kavgası yapmaya istekli görünmüyordu. Sessizlik tekrar, rutin gürültüye kendini bıraktığında, Celal’de kendine gelmiş görünüyordu.

Derviş tereddütle “İyi misin birader?” dedi. Sanki Celal’in tekrar durdurulamayan bir gülme krizine gireceğinden korkuyor gibiydi.

“İyiyim, iyiyim.” dedi Celal, sesinde gülüşünün pırıltıları oynaşıyordu. “Tam aradığım iş.” Son kelimesinden sonra tekrar gülmeye başladı ama bu daha kısık sesle ve kendi halinde bir gülmeydi. Derviş çoktan sonuna gelmiş olan sigarasını tahta masada umursamazca söndürdü ve anlamayan gözleriyle Celal’i incelerken bir sigara daha yaktı.

Celal ilk iş gününe her zamanki ruhsuzluğuyla hazırlandı. Derviş’in dediğine göre *Sarhoş Vardiyası’na çıkacaktı. Sarı ampulün ışığıyla yıkadığı küçük tuvaletinin lavabosunda yüzüne su çarptı, kafasını kaldırıp boydan boya çatlak aynasında yüzüne baktığında gözlerinin ne denli yorgun göründüğünü fark etti. Yorgunluğun arkasından ellerini sallayan bir duygu daha var gibiydi fakat onun ne olduğunu görmesine fırsat vermeden havluyu yüzüne bastırdı.

İş kıyafetlerini Maden’de giyecekti, o yüzden her zamanki kıyafetlerini giyerek kaldığı eski bir harabe olan otelden dışarı çıktı. Yaz gecesinin hafif esintisi kısa saçlarının içinden geçiyordu, Celal kafasını kaldırıp gökyüzünde bir yıldız aramaya başladı. Bulamadı. Yıldızlar, bu gece Celal’in yaptığını yapmış gibiydi, dünyayı terk etmişlerdi.

Tam o sırada Celal, yanında keskin bir frenle duran arabanın penceresinin açıldığını gördü. Derviş “Ne duruyorsun, atla!” diye seslendi. Celal son bir kez gökyüzüne baktı, umduğunu bulamadan Broadway’in kapısını açıp içine bindi.

Maden’e geldiklerinde, hiç vakit kaybetmeden kıyafetlerini değiştirdiler. İçerisi kömür kokuyordu ve her yere kömürün karası sinmiş, gelen geçene bulaşıyordu. Celal etrafa pek bakmıyordu, etraf da ona pek bakmıyordu zaten. Bu alışkın olduğu bir durumdu, insanlar ona bir bakış atarlar, hemen sonra gözlerini ve kendilerini Celal’den kaçırıverirlerdi.

Vince binip yerin altına inmeye başladıklarında, Celal artan sıcaklığın etkisiyle boğulacak gibi olduysa da kendini toparlamayı bildi. Ya da toparladığını zannetti. Sonunda vinç indiklerini haber veren bir sesle durdu ve işçiler oluk oluk madenin içine doğru yürümeye başladılar. Celal ayaklarının birbirine dolanmaması için her şeyi yapıyordu ama içerisinin karanlığının onu yutuverecekmiş gibi gelmesine engel olamıyordu. Derviş hemen yanındaydı, kafasını ona doğru çevirdiğinde, baretinden gelen ışık gözlerini yaktı ve bir süre her yer sanki daha fazla karanlık olabilecekmiş gibi karanlık oldu. Karanlığın bir sonu yoktu.

Gözlerini açtığında cılız ışıkla aydınlanan etrafı görmeye çalışırken, aynı zamanda nefes almaya çalışıyordu. İşçilerin seslerini duymasa, orada yalnız başına olduğunu zannedecekti. Bakıyordu ama göremiyordu.

“Derviş!” diye seslendi, bir süre sonra. Biraz önce yanında duran adam, karanlığın içinde buhar olup uçmuştu sanki. “Derviş!”

“Ne bağırıp duruyorsun arkadaş?” dedi, tanımadığı tok bir ses. “Laf edeceğine çalış.”

Celal sanki uzun zamandır üstüne giydiği kalın tepkisizlik kazağı çıkarılmış, bütün tepkilerin soğuğunu aynı anda hissetmek zorunda bırakılmıştı. Ürperiyordu. Hava çok sıcaktı ama o buzlu bir suyun içinde duruyormuş gibi hissediyordu. Hemen sonra hissettiği suyun, sırtından boşalan ter; soğuğun yerinde ise çok fazla sıcak olduğunu fark etti. Bütün vücudu tepkisini daha fazla ter üreterek gösteriyordu sanki.

Gözlerini yumdu, tekrar açtığında üzerine doğru yürümekte olan karartıları gördü. Dar maden ocağında nereye gideceğini bilemeden, üstüne doğru yürüyen adamlara bakmaya devam etti. Elleri titreyerek elindeki kazmayı yukarı doğru kaldırmaya çalıştı, kalkmıyordu. O hafif kazma gitmiş, yerine tonlarca ağırlıkta bir demir gelmişti adeta. Su içinde kalmış saç diplerinin kaşıntısına ve alnından akan yaşlara aldırmamaya çalışıyordu, elindeki kazmayı kaldıramayacağını anladığında olduğu yere bırakmaya çalıştı. Kazma bu sefer de eline yapışmış, düşmüyordu! O ağırlıkla hareket edemediği için olduğu yere çakılmış bir halde başına ne geleceğini bir mahkûm gibi beklemeye başladı. Karartılar gittikçe büyüyordu, hepsinin işçiler olduğunu baretlerini gördüğünde anladı. Rahatlaması gerekmez miydi? Fakat rahatlamak bir yana, nefes almayı bile unutmuş, öylece duruyordu.

Karartıların, insan şekillerine kavuştuğunu gördü. En baştaki adamın Derviş olduğunu fark ettiğinde bir an “Derviş.” diyecek olduysa da, adamın yüzünü gördüğünde hıçkırır gibi bir ses çıkarmaktan başka bir şey yapamadı. Derviş’in yüzü yanmıştı. Arkasında onlarca adam var görünüyordu ve Celal göremese de hepsinin yüzünün aynı halde olduğuna emindi.

O anda elindeki kazma gürültüyle yere düştü, Celal hiçbir şey düşünmeden, geldiği yönde koşturmaya başladı. Arkasından yaklaşan ayak seslerini duyuyor, bu ona daha fazla hızlanması gerektiğini hatırlatıyordu. Ama sanki koştukça yavaşlıyordu, arkasına bakma cesaretini gösterdiğinde, yanık yüzlerin iki üç adım gerisinde olduğunu gördü. Neredeyse yere düşecekti fakat durmadı. Kömürün kokusu içine dolmuş, ciğerlerinde yerleşkeler kurmuştu, nefes alamadığını hissetti. Fanusun etrafı buğulu cam değildi artık, kömür isinden oluşan simsiyah bir tabakayla kaplıydı.

Fanusun en tepesine doğru bakmaya çalışıyordu ama orası da simsiyahtı. Yıldızlar yoktu. Ay yoktu. Sadece saf bir karanlık üstüne, sağına, soluna, arkasına çökmüştü. Hiçbir zaman, hiç kimsenin kahramanı olamayacaktı. O bu dünyanın kara kısmına doğmuştu, kara kısmında ölecekti.

*

7 Yıl Önce

Celal, çalıştığı tamirhanenin demirden kapısına kilit vururken, günün bitmesine içinden küfür ediyordu. Halası ve eniştesinin olduğu yere, o lağımdan bozma eve gitmek zorundaydı. Başka gidecek yeri olsa saniye durmazdı ama ne zaman evden kaçacak olsa polisler onu tekrar oraya geri götürüyordu. Hayatın ona neden bu kadar acımasız davrandığını düşündüğü olurdu ama bunu düşünmenin bir faydası olmadığı anladığı zaman onu da bıraktı. Tek istediği bir an önce on sekiz yaşını doldurup, o yaratıklardan kurtulmaktı. Yaratık diyordu, aklına onları tarif edecek başka herhangi bir kelime gelmiyordu.

Gecekondunun önüne geldiğinde birkaç saniye durdu, hava yeni kararmıştı, gözlerini gökyüzüne çevirdi. Yıldızları gördü, belli belirsiz dudakları kıpırdadı. Yıldızlar cesurdu, yıldızlar karanlığı bile bölerdi. Sonra ise kapıya eliyle vurdu.

“Ne vuruyorsun be! Geldik işte.” Halası kapıyı her zamanki sözleriyle açmıştı. Celal onun yüzüne bakmadan, ayakkabılarının bağcıklarını çözmeye başladı. “Beyefendi teşrif ettiler.” dedi yüksek sesle, kadın. Bunu eniştesine duyurmak için bilerek yaptığını biliyordu Celal.

“Buraya gel.” Celal, eniştesinin oturduğu odanın önünden geçerken bu sözlerle durmak zorunda kalmıştı. Korkmak istemiyordu, korku onu acizleştiriyordu, her seferinde bu adamın karşısında dimdik dursa da oraya gitmekten korkuyordu işte.

“Yevmiyeni çıkar.” Karşısında duran, orta yaşlı adamdan yükselen pis içki ve ter kokusu burnunun direğini kıracak cinstendi. “Yevmiye dedim!” diye bağırdı. Celal yevmiyesini vermek istemiyordu, para biriktiriyor, on sekiz yaşından sonra kuracağı hayat için uğraşıyordu.

Eniştesi “Demek parayı vermiyorsun.” dedi, bağırarak, sesi duvarlardan sekip Celal’in kulaklarını adeta deldi. “Yürü!” Celal yürümemek için dirense de, yaka paça onu sürüklemeye başladı. Celal’in gözleri kupkuruydu, hiçbir zaman ağlamazdı ama içinde ateş gibi yanan bir yer vardı.

Oraya gitmek istemiyordu. “Al tamam, parayı al!” diye bağırdı. Ama adam onu umursamadı, Celal’in acısından zevk alıyor gibiydi. Halasının kapının eşiğinde, alaycı gözlerle olanları izlediğini gördü. Nefreti, iliklerine işlemiş gibi hissediyordu çocuk. Bu nefretin bir tarifi, ansiklopedilerde bir tanımı yoktu. Sonsuzdu.

Cılızdı. Koca adamı durduracak gücü yoktu; adam Celal’i kilerden bozma, daracık, kapkara odaya soktu ve üstünden kapıyı kilitledi.

Celal, tanıdık bir hissin içinde çağladığını hissetti: çaresizlik. Bir fare gibi kapana kısılmıştı, kaçacak hiçbir yeri yoktu. Ellerini duvara dayadı, gözlerini hiç kırpmadan öylece siyaha bakıyordu. Nefes alabilmek için ağzını açmıştı, kulaklarının uğultusu, gök gürültüsüyle aşık atardı.

Üstü başı karanlıktı, eli, yüzü hatta gözleri bile karanlıktı. Yıldızların bile bölemeyeceği kadar karanlık…

*

Şimdi

Yere yuvarlandığını hissetti, sonun geldiğini hissetti, çaresizliği hissetti. Ayağa kalkmaya çalışmadı, gözlerini yummuş; ölümü bekliyordu. Yanık yüzlü adamların, onu öldüreceğinden emindi.

Derken bir ses böldü karanlığı. “Celal!” diyordu. “Celal, kendine gel!”

“Ne yapacağız Derviş, çocuk kendinde değil.” dedi, Celal’e tanıdık gelen bir ses.

“Yukarı çıkarmak lazım.” dedi bir başkası.

Celal ne yapacağını bilemiyordu, belki de biliyordu, ama düşüncelerini hareketlerine aktaramayacak kadar şuursuz hissediyordu kendini. Bilinci tamamen kapanırken, son duyumsadığı şey kömür kokusuydu.

*

Gözlerini açtığında, beyazların çokluğu karşısında şaşırdı, Celal’in beklediği şey bu değildi. Derviş’in başında olduğunu gördü, diğer yanda bir hemşire vardı.

“Hasta uyandı, ben doktor beye haber vereyim.” dedi orta yaşlı kadın, biraz sonra odadan ayrıldığını gördü hemşirenin.

Celal bir süre daha gözlerini kapalı tuttu, neler olduğunu hatırlamaya çalışıyordu, tek hatırlayabildiği karanlıktı. Belki bir saat, belki bir saniye sonra kurumuş dudakları arasından “Ne oldu?” diyebildi sadece.

Derviş’in bir şey demesine fırsat olmadan, beyaz önlüklü bir adam geldi. “Ne olduğunu ben size açıklayayım.” dedi. “Klostrofobi isimli bir durumunuz var. Yani kapalı alan korkusu.”

“Biliyorum.” dedi, dişlerinin arasından, madende yaşadıkları gözlerinin önüne düşmeye başlamıştı. Yaşadığı korkuyu hatırladı, eniştesi ve halasına karşı hissettiği o ateş gibi nefretin insanların yüzünü nasıl yaktığını hatırladı. Çaresizliğin tadı dilinde hala tazeydi.

“O halde üzerine gidersem, kurtulurum diye düşünmüş olmalısınız.” dedi, Doktor, karşılık olarak.

Güçlükle nefes alıp verdi, Celal. “Hayır, yaşamak için para kazanmam gerekiyordu. Buna mecburdum. Hiçbir şeyden kurtulduğum yok.” dedi.

Doktor bunu duymak istediği şey bu değilmiş gibi yüzüne bakmıştı fakat başından beri gerçeği onun da bildiği aşikârdı. İnsanlar, inanmak istedikleri şeye inanıyorlardı. Daha da fenası, herkesin kendileri gibi yaşadığını düşünüyorlardı. Gösterişli sosyal mesajlar verirler ama hiçbir zaman buna gönülden inanmazlardı. Bunlar zaten Celal’in bildiği şeylerdi. Daha çok küçükken o gecekondudaki fanusta öğrendiği ve hayatta her seferinde yüzüne çarpan şeyler… Hayatın adaletsiz olduğunu biliyordu, insanların acımasız olduğunu da biliyordu. Yarın o madene tekrar gireceğini bildiği gibi…

*Sarhoş Vardiyası: Gece Vardiyası

Unutma, unutturma!

Sarhoş Vardiyası” için 2 Yorum Var

  1. Güzel bir hikayeydi, orada çalışmaya razı olanların çektiği sıkıntılara başarılı bir gönderme yapmış, üstüne bunu ilginç bir yoldan anlatmayı da başarmışsınız. Celal’in sağlık problemi ve geçmişe dönüş kısmı bilhassa güzeldi. Elinize sağlık.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *