Öykü

Sayın Lamba Cini

SAYIN LAMBA CİNİ
YA DA
LAMBA CİNİ BENİ NASIL TUZAĞA DÜŞÜRDÜ

I

O GÜN MUTLUYDUM. Çünkü yıllar sonra babaannemi ziyarete gidiyordum. Uzun zamandır onu görememiştim, çünkü kendisi çok uzakta, ıssız bi’ kasabada yaşıyordu. Onu çok sık görme şansım olmuyordu. Onu göreceğimi düşündüğüm her an mutlu oluyordum. İşte şimdi de o anlardan biri için kıpırdanıyordum. Yıllar sonra babaannemin ilginçliklerle dolu evine varmak üzereydim.

Babaannemi görme fikri beni gıdıklayan bi’ etki yaratıyordu. Çünkü evi gizemli eşyalarla, ilginç kağıt parçalarıyla ve kitaplarla ve aletlerle ve de tuhaf üzerinde dumanlar tüten kazanlarla doluydu. Annem bu tarz şeyleri hep küçümserdi. Ona göre babaannem çok hasta ve çok yaşlı olduğu için böyle gereksiz şeylerle ilgileniyordu. Annem her zaman böyle güzel şeyleri küçümser ve onları elime almama izin vermezdi. Halbuki ne kadar yanıldığını bi’ bilse!

Ama asla bilemez ki! Çünkü o bi’ anneydi… Babaannem annelerin hep böyle olduğunu söylemişti bana yıllar önce. Anlamamıştım çünkü o zamanlar daha küçüktüm. Beş yaşındaydım galiba. Dişlerim sallanıyordu daha! Şimdi anlıyorum ama! Çünkü şimdi abla oldum. Biliyo’sunuz, her küçük kız çocuğu babaannelerini sever. Eğer babaanneleri benimki gibi garipse ve renkli ve kokulu duman tüttüren şeylere daha bi’ meraklıysa, o zaman beş kat daha fazla sever! Bence böyleydi.

Annem arabayı durdurunca geldiğimizi anlayıp arabadan indim. Artık arabadan kendim inecek kadar büyümüştüm. Annemden yardım istemedim. Arabadan iner inmez karşımda babaannemi neden beş kat fazla sevdiğimi gösteren kanıt, babaanemin evi duruyordu! Ev ahşaptı ve iki katlıydı ve bacasında sapsarı bi’ duman tütüyordu. Büyüleyiciydi! Babaannem şekerden bi’ çorba yapıyor olabilirdi ya da bi’ tür saç boyası geliştirmiş de olabilirdi. Ama içilebilir bi’ şey olması için yalvardım çünkü çok susamıştım!

Kapının kurukafalı tokmağını üç kere vurdum. Genelde annem vururdu ama bu sefer ben uzanıp tokmağı vurdum. Artık tokmağı vurabilecek kadar uzamıştım (ama şey, parmak uçlarımda durduğumu annem görmemiştir umarım). Babaannem kapıyı açtığında, onun ilk siğillerle dolu büyük burnunu ve uzun gri kaşlarını gördüm. Sonra yüzüne gün ışığı vurunca bütün yaşlılık kırışıklıklarıyla karşı karşıya kaldım. Babaannem çok yaşlıydı. Acaba kaç yaşındaydı? Anneme bi’ keresinde sormuştum ama bana cevap verememişti. “Galiba çok yaşlı,” demişti. Ama bi’ sayı söylememişti. Bence babaannem iki yüz seksen altı yaşındaydı. Neden olmasın ki!

Babaannemin kapısı hiç çalmazdı ve çaldığı zamanlarda da bizim geldiğimizi anlar, biraz gülümserdi. Normalde gülümsemediğini biliyordum. Çünkü o bana öyle demişti. Bizi sevdiği için bize gülümsediğinden bahsedip sanki bu konuda ona saygı duymamızı falan istemişti. Bilmiyorum ama ben öyle hissetmiştim. Ama ben zaten babaanneme saygı duyuyordum. Çünkü bi’ tek onun evinde bunca renkli kurbağa vardı! Kurbağaları bana sevdiren oydu!

Kurbağa ciyaklamaları eşliğinde bizi içeri davet etti. Annemden önce ben girip içerden gelen mükemmel tuhaf ama mide bulandırıcı kokuları içime çektim. Midem bulansa da bunu yaptım ve sonunda kusacak gibi olsam da gözlerimden süzülen yaşlarla mutlu oldum. Onlar mutluluk gözyaşlarıydı çünkü! Evim diyebileceğim yere gelmiştim!

Babaannem bizle çok konuşmazdı ama annem hep onu sıkıştırıp, iyi olup olmadığını öğrenmeye çalışırdı. Halbuki babaannem hepimizden iyi görünürdü. Yine öyleydi. Bayağı dinçti yani. Biraz eğri büğrü olduğu doğruydu ve birazcık kamburu çıkmıştı. Bi’ masal kahramanı gibiydi… ama hangisi. Adı aklıma gelmedi. Yüzünde ve ellerinde ve bi’ de ayaklarında çok kırışık vardı. Yüzündeki kırışıkları sayamazdım. O kadar çoklardı. Bi’ de bissürü siğili vardı. Annem hep yaşlılıktan derdi. Bi’ de saçları omuzlarına kadar, seyrek ve beyazdı. Arada gri teller de vardı ama onlardan çok beyaz saçı vardı. Onları hiç taramıyordu sanki. Elektriklenmiş gibiydiler. Ben de öyle saçlara sahip olmak isterdim ama annem her zaman, zorla, inatla ve yılmadan saçımı tarardı.

Annem yine babaannemle konuşmaya çalışırken ben etrafta gezdim. Burası tek göz bi’ evdi ve babaannemin her şeyi bu oda içerisinde yığılıydı. Babaanemin evi benim odamdan bile dağınıktı ama annem ona hiç söylenmezdi. İşte neymiş, o yaşlıymış. Odanın bi’ ucundaki kazanda kaynayan sarı sıvıdan çıkan dumanlar evin bacasından dışarı tütüyordu. Sarı sıvının ne olduğunu asla öğrenemeyeceğimi biliyordum. Çünkü babaannem böyle konularda asla konuşmazdı.

Kazanın yanındaki dolap üzerinde bi’ kafes ve kafesin içinde onlarca kurbağa vardı. Hepsi renk renktiler ve boy boydular ve hepsi komikti! Kurbağaları severdim. Bi’ tanesini alıp götürmek için can atıyordum ama annemin yakalarsa ona yapacaklarından dolayı cesaret edemiyordum (ne mi yapardı? Mesela sokağa salardı. Şehre salınmış bi’ kurbağa düşünsenize! Onu bi’ prenses öpüp prense çevirene kadar kaç araba tekerinin altından geçme tehlikesi atlatırdı acaba! Zaten sonunda muhakkak sarhoş bi’ tır şoförü tarafından ezilirdi…)

Kurbağalardan ümidimi kestiğim için yanımda götürecek başka şeyler arıyordum. Her tarafta bissürü kitap vardı. Aklınızın bile alamayacağı kadar kitap. Bizim okul kütüphanesinde bile bu kadar kitap yoktu, anladınız mı? Binlerce değil. On binlerce kitap olabilirdi. Bazıları çok eski ve kalındı ve tozluydu. Bazıları çok yeniydi sanki ama en yenisi bile en az elli senelikti galiba. Öyle işte… Onlardan bi’ tane götürmek istesem bile yanıma gizlice alamazdım. Çok büyüktüler, koyacak bi’yer bulamazdım. Ve tabii çok ağırdılar. Kollarım kaldıramazdı. Ve tüm bunların yanında kitapların hiçbirinde ne yazdığını anlayamazdım. Çünkü hepsi daha önce bi’ tek babaannemin gördüğü bi’ dilde yazılmıştı. Ciddiyim! Bi’ keresinde bi’ tanesini açık vaziyette babaannemin masasının üzerinde görmüştüm. Sayfaları iki kat tozla örtülmüştü ve okumaya başlamadan önce elimle kitaptaki tozları silmem gerekmişti. Öksürmüş ve aksırmıştım. Sonra kitaba baktığımda hiçbi’ şey anlamadığımı fark etmiştim! Çok acaip bi’ dille yazılmıştı. Elle yazılmıştı üstelik. Gerçekten! Sonra merak edip diğer kitaplardan da bi’kaç tane açmıştım ve onlar da garip dillerdeydi! Sadece bi’ kitabı biraz anlayabilmiştim, o da sırf içinde bazı resimler olduğu içindi (mesela bi’ resimde kurbağaların ayaklarının nasıl kesilebileceği ve sonra protez tahta ayağın kurbağaya nasıl takılabileceği falan resmedilmişti. Oradaki kurbağa çok komikti. Güldüğüm anda babaannem beni yakalayıp kulağımı çekmişti).

Cık. Kitaplar da olmazdı. Onlar da hem fazla büyük, hem fazla ağır, hem de fazla karışıktı. O zaman ne götürebilirdim ki. Değişik canlılara ait kurukafalar vardı ama kurukafalardan korktuğum kadar başka hiçbi’ şeyden korkmazdım. Ya içlerinde ruh falan kaldıysa diye sorardım hep. Çok korkunç! Gece zaten boğuşmam gereken onca yatakaltı canavarım varken, bi’ ruha daha ev sahipliği edemezdim. O yüzden kurukafaları da esgeçtim.

Geriye gözüme enteresan ve gizlice eve götürmelik görünen bi’ tek üst rafların birinde duran soluk sarı lamba kalmıştı. Lamba ne işe yarıyordu acaba hiç bilmiyordum. Ama oldukça tozluydu. Bu iyi bi’ şeydi. Eğer tozluysa iyiydi. Bi’ de taşıyabileceğim ağırlıkta görünüyordu. Kollarımı ne kadar az yorarsa o kadar iyiydi. Bi’ de tabii ki çok büyük değildi. Bu da önemliydi. En azından elbisemin altına falan saklayıp evden gizlice çıkarabilirdim. Evet! Bu lambayı yanımda götürebilirdim.

Uygun zamanı bekledim. Tam annemle babaannem didişmeye başladıklarında (annem, babaanneme neden konuşmadığını falan sorunca babaannem cırlayarak annemin üzerine sincap kuyruğu fırlatmıştı ve annem de panikle ayağa fırlayıp etraftaki eşyalara çarparak onları yere devirmişti. Bi’ kısmı kırılacak eşyaydı ve onların tamamı tuzla buz olmuştu) bi’ tahta tabure çekip üzerine çıktım ve oradan da ayağımın tekini raflardan birine atıp elimi en üst rafa uzattım. Başarmak üzereydim. Parmaklarımın ucunda lambanın sapını hissediyordum. Sonra tam babaannem anlayamadığım dilde cümleler kurup annemin üzerine bi’ şeyler fırlatmaya devam ederken (yumuşak şeylerdi bunlar. Meselacıma üzerinde iğneler olan insan şeklinde peluş bebekler gibi) ben lambayı sapından kavradığım gibi yere düştüm. Onca gürültü patırtı arasında popomun üzerine düşüşüm sessiz olmuştu. Şanslıydım! Lambayı hemen elbisemin içine saklayıp ayağa kalktım.

Aslında biraz dikkatle baksalar anlayabilirlerdi ama dikkatle bakmayacaklarını bildiğim için, her şey yolundaymış gibi yapmaya devam ettim. Çilli yüzüm kızarıp beni hemencik ele verir diye çok korkmuştum ama bugün benle iş birliği yapmış gibi hiç planımı bozacak bi’ davranışta bulunmadı. Şanslıydım.

Annem babaanneme söylenip doktora gitmesi gerektiğinden falan bahsederken, beni elimden tuttuğu gibi evden dışarı çıkardı ve bi’ daha ardına bakmadan arabaya bindirdi. Babaannem öfkeyle anlamadığım dilde bi’ şeyler sayıklarken, annem arabanın motorunu çalıştırıp tozu dumana kattı. Lambayı elbisemin altında saklamaya devam ettim. Buz gibiydi ve beni ürpertmeye başlamıştı. Çok değişik bi’ histi!

Saatler sonra şehre dönüp evimize girmiştik. Hemen odama kapanıp yatağıma zıpladım ve lambayı avuçlarım arasına aldım. “Sonunda,” dedim. “Sonunda sarı saçı, pembe eteği ve plastik mutfak takımı olmayan bi’ oyuncağa sahibim!”

II

LAMBA SOLUK SARI RENK Bİ’ ŞEYDİ VE ELBİSEME SÜRÜNMEMİŞ KISMI TOZLUYDU. Onu tuttuğum yerlerdeki tozlar uçuşup burnuma konmuş ve beni gıdıklamıştı. Bi’kaç kere öksürdükten ve burnumdaki tozları temizledikten sonra, onu tekrar kavrayıp bi’ güzel ellerimle tozunu sildim. Üzerinde bissürü şey yazıyordu. Yine anlamını bilmediğim bi’ şeyler. Babaannemin kitaplarında yazan şeyler gibi. Böyle kareler, üçgenler, içinden çubuklar geçen çarpılar falan ve bi’ de cümlelerin sonlarına konmuş daireler içinde yıldızlar. Keşke bu dili okumayı bilseydim diye içimden geçirdim. Bence o zaman bu lamba daha da enteresan olurdu!

Ama ne yazık ki bu dili bilmiyor ve okuyamıyordum ve belki de bu her şeyi biraz daha az eğlenceli kılıyordu. Yine de oyunu bozmadan onu incelemeye devam ettim. İki elimden daha büyük bi’ lambaydı ve lambadan çok bi’ çaydanlık demliğine benziyordu! Masallarda buna neden lamba dediklerini ya da eskiden böyle bi’şeyin nasıl lamba olabileceğini hiç anlamamıştım. Ama o lambaydı. Ona lamba demeye devam edecektim. Fakat eğer ona lamba diyeceksem, ona bi’ lambaymış gibi davranmalıydım. Biliyorsunuz, eğer oyuncak bi’ bebeğiniz olursa ona bebekmiş gibi davranmalısınız. Saçını taramalı (tabii eğer saçı varsa. Kel bebekler ya da plastikten saçı olan bebekler çok salakça!) ve elbiselerini çıkarıp bazen yıkamalısınız. Sonra onu besleyip gazını çıkarmalı ve ayağınızda falan sallamalısınız. O zaman bu bi’ lambaysa ona da gerekli lambalığı göstermeliydim. Ben de öyle yaptım!

Dizlerim üzerine çöküp onu avuçlarım arasına aldım ve okşadım. Hepsi bu! Lambalarla böyle ilgilenildiğini her türlü masalda görebilirsiniz. Gerçekten! Herhangi bi’ başka bi’ şey yapmanız gerekmezdi. Sadece dizleriniz üzerine çöker (o da saygıdandı herhalde. Veya eskilerle alakalıydı. Çünkü ne zaman eskilerle alakalı bi’ şey görsem, kesinlikle diz çöken birileri olurdu) ve onu okşardınız.

Onun bi’ anda titreyip sallanmaya başlayacağını falan düşünmeden onu okşadım. Ve titredi. Ve sallandı. Ve bi’ anda ucundan dumanlar yükselmeye başladı! Bu babaannemin evinde olsa hiç korkmazdım ama bu sefer ödüm patlamıştı! Annem görse kıyameti koparıp beni günlerce cezalandırabilirdi. Ne yapsaydım!? Dumanın çıktığı yere üfledim ama sönmedi. Aksine avuçlarım arasında tuttuğum lambadan daha da yoğun, gri dumanlar çıkmaya başladı ve dumanların arasında şeffaf gri bi’ adam bana baktı!

Böyle sahnelere pek alışık değildim. Ne kadar babaannem çok değişik bi’ insan olsa da ve onun evinde bunun gibi şeyler görmüş olsam da, bunu kendi başına yaşayabilecek kadar hazır hissetmiyordum. Dumanların arasındaki gri şeffaf adamın herhangi bi’ insan gibi bi’ kafası, kafasının üzerinde arkadan bağcıkla topladığı siyah ve uzun saçları, yumuk vaziyette iki gözü (uyuyordu galiba!), bi’ kemikli burnu, bi’ ağzı, ağzını sarmalayan sakalları ve iki de uçları sivri kulağı vardı. Sonra boynu ve omuzları ve çıplak vücudu ve bi’ de altında sarılı bi’ kumaş parçası vardı. Ondan sonrasıysa yoktu. Yani ayakları falan yoktu. Bacaklarının bi’ bölümü vardı ve ondan sonrası incelerek buharlaşıp lambanın deliğine giriyordu. Bu gördüklerim gerçekti ve adamı uyandırmamak için gıkımı çıkarmadım!

Ama annem benim kadar sessiz değildi. Mutfakta bi’ bardak düşürüp kırmış olmalı ki, evde yankılanan o ses adamı bi’ anda uyandırmaya yetti! Gözlerini açtığı anda karşısında beni görüp dehşete kapıldı! “Siz de kimsiniz?” diye sordu bana, korkuyla. Sanki çıplak hissediyormuş gibi elleriyle bedenini yokladı. Kafasının ve kulaklarının ve kollarının ve de gövdesinin yerli yerinde olduğunu anlayınca, biraz daha rahat etmişti. “Ben Yağmur,” dediğimde, adam daha da telaşa kapıldı. “Beni siz mi uyandırdınız?” diye sordu ama ben daha buna cevap veremeden başka sorular da sordu: “Ben neredeyim? Hangi vakitteyiz? Siz kimsiniz! Beni siz mi uyandırdınız? Sahibim nerede? Neredeyiz!”

Ve daha bissürü soru sordu ama çoğunu o an unuttum. “İstanbul’da benim evimdesin,” dedim sakin bi’ tavırla. Çünkü adam benden daha da çok korkmuştu. Bi’ abla olarak onu sakinleştirmeliydim. “Günlerden Çarşamba ve seni ben uyandırdım ve senin sahibin kim bilmiyorum ve benim adım da Yağmur, ama bunu söylemiştim.” Lambayı ellerimin arasından masamın üzerine koyarken adam bi’ buhar tabakası gibi havada dalgalandı. Çok güzel bi’ görüntüydü ama rahatsız olup olmadığını merak etmiştim. “Kusura bakma,” dedim. O ise “Sorun değil,” dedi.

“Madem beni uyandırdınız,” dedi kendini biraz daha toparlayarak, sonra boğazını temizledi ve bi’ kaç kez daha öksürüp yutkunduktan sonra, “Size kendimi takdim edebilirim,” diye sözünü sürdürdü. Hemmencik sandalyemi çekip onun karşısına geçtim ve onu dinlemeye başladım. Aslında o kadar da korkunç biri olmadığını anlamıştım.

“Benim adım Sayın Cin. Ve ben bir cinim,” dedi, önümde saygıyla eğilerek. Onun bi’ cin olması kadar isminin de Sayın Cin olması beni çok şaşırtmış ve biraz da güldürmüştü. Sanırım ona alışacaktım. Korkunç biri değildi. Aksine saygılı bi’ cindi. Sonra devam etti: “Daha da açacak olursam, ben bir lamba ciniyim. Bir lamba cini olarak görevim, sahip – ve bu durumda sahibelerimin – dileklerini yerine getirmektir.”

“Dilek mi!” diye şaşakaldım.

“Evet,” dedi. “Ama bazı kurallar var.”

Kurallar her yerde olurdu. Burada da varmış. Kurallardan nefret etsem de onlara uymalıydım. Burada da uyacaktım.

“Öncelikle bilmelisiniz ki, yalnızca üç dilek hakkınız vardır. Ve bu üç dilek hakkınızı da özenle kullanmalısınız. Zira yapacağınız seçimlerin bir daha geri dönüşü olmayacaktır!”

Bunlar biraz beni korkutan kurallardı. Ve Sayın Cin bunları çok sert söylemişti. Sanırım dilek dilemeyecektim. Kesin kararımı vermiştim. “Peki o zaman,” diye ellerimi ağzımdan çekip başladım konuşmaya. “Bence o zaman ben dilek dilemeyeceğim, böyle bi’ hakkım var değil mi? Yani dilek dilemeyeceğim konusunda.”

Sayın Cin biraz afalladı. “Nasıl yani Efendim?” diye sordu ama ben cevap vermeden o bi’ tarafından çekip çıkardığı kalınca bi’ kitabı karıştırmaya başladı. Kitabın ortalarında bi’ yerde durup yine bi’ tarafından çıkardığı yakın gözlüğüyle, o sayfada yazan tuhaf sembollere göz attı.

“Hımpf,” falan diyordu. “Mpppf…” falan da. Bi’ de “hııımsss…” ve bi’ de “ııııı…”

Ama aradığı yeri bulmuş ve sanki tatmin olmuştu. “Evet öyle bir hakkınız var,” dedi bana dönüp. Gözlüğü bi’ anda geldiği yere dönmüş ve kitap da buharlaşıp uçmuştu. Süper bi’ sahneydi! Bi’ daha, bi’ daha diye bağırmak istedim!

“O zaman ben o hakkımı kullanmak istiyorum!” diye cevap verdim. Annem görse çok yılıştın falan derdi ama şu an yılışmaya hakkım olmalıydı. Sonuçta bi’ cinim vardı ve adı da Sayın Cin’di! Sahi, annem görmeden onu bi’ an önce de geldiği lambaya geri sokmalıydım. Annemin evde olmadığı zamanlarda onu çıkarıp onunla konuşur, oynardım falan! Ama şimdi değil. Hayııır! Annem her an söylenmek için odama girebilirdi.

Ona hemen geldiği deliğe geri dönmesini söyleyecektim ama o benden önce davranıp, “Efendim, o halde bu konuya da açıklık getirmeliyim,” dedi. Ben de “Olur ama acele et! Annem her an gelebilir. Hemen geldiğin yere geri dönmelisin. Annem, çok sık odama gelir ve baya’dır odama gelmedi ve her an gelebilir. Şimdi birazdan içeri girebilir.”

Çok konuşmuş olmalıyım ki Sayın Cin biraz bezmişe benziyordu. “Efendim, eğer dilek dileme hakkından feragat ederseniz [adam cidden benim yabancısı olduğum eski püskü kelimeler kullanmayı seviyordu, feragat gibi], o halde KURALLAR KİTABI, Sayfa 1282, Paragraf 15, Cümle 6’da yazılı olan kuralı uygulamaya koymak durumundayım,” dedi. Yani, bi’ anda duyduğumda asla anlamayacağım şeyler söyledi. Sadece ona “Deliğine gir hadi n’ooolur! Annem gelecek şimdi!!” dedim. Sonra ne mi oldu?

Hayır! Annem odaya girip beni bi’ cinle konuşurken yakalamadı. Daha da kötüsü oldu!

“Efendim, dilek dileme hakkından feragat ettiğinizi açıkça ilan ettiğiniz ve canlı kanlı bi’ Dilek Cin’ini boş yere meşgul ettiğiniz ve işinden alıkoyduğunuz için, sizi, KURALLAR KİTABI, Sayfa 1282, Paragraf 15, Cümle 6’dan aldığım güçle, BİZİM BOYUTUMUZA götürüyorum. Sessiz kalma hakkına sahipsiniz, söyleyeceğiniz her şey aleyhinizde delil olarak kullanılacaktır…” ve devam etti. Sonra bi’ anda – benim hala heyecanla deliğine geri dönmesini söylediğim bi’ anda – beni dumanlarıyla sarıp lambasından içeriye soktu ve karanlığın içinden açılan bi’ kapıdan beni itikleyerek çöllerle kaplı bi’ yere attı!

III

DAHA ÖNCE HİÇ ÇÖL GÖRMEMİŞTİM VE ASLINDA HİÇ GÖRMESEM DE OLURDU. Ama Sayın Cin sayesinde kendimi bi’ çölün ortasında buldum. Burası inanılmaz sıcaktı ama hiç terlememiştim. Sanki buranın sıcağı bana etki etmiyordu. Ama bi’ sıcak vardı. Onu hissedebiliyordum. Gökyüzünü kan kırmızısına çeviren bu sıcağın kaynağı bence yine gökyüzüne kondurulmuş iki tane kocccaman Güneş’ti. Orada karşılıklı duran iki tane koccaman – gerçekten kocccaman ama – ateş kırmızısı Güneş vardı ve bence bi’ yer için iki tanesi çok fazlaydı. Hızlı olanın kazanması, kaybedenin bu diyarı terk etmesi gerekirdi.

Burada yalnız olmadığımı anlamam zor olmadı. Böylesine yabancı bi’ yerde – ve üstelik iki Güneş’i olan çok kırmızı ve sıcak ve çöl gibi bi’ yerde – yalnız olmadığıma sevinmek isterdim. Ama etrafımı saran yaratıkları görünce keşke yalnız olsaydım diye ağlamaya başladım! Üç tane tuhaf ve korkunç görünümlü yaratık bana doğru geldiler. Onları fark ettiğim anda ağlamaya başladım! Sanki ayı görünce ölü taklidi yapmak gibi bi’ şeydi bence bu. İşe yaramalıydı.

Sadece yaratıklardan dolayı ağlamıyordum. Aynı zamanda bi’ çölde olduğum için de ağlıyordum. Tamam bi’ de annem için. Acaba şimdi n’apıyordu? Çok merak ediyordum onu. Beni odamda görmediği için paniğe kapılıp polisi aramış olabilir miydi acaba? Belki de askeri aramıştır veya başbakanı falan. Belki sokaklara düşmüştür ve artık bi’ sokak köpeğiyle birlikte bi’ bankta falan uyumaya başlamıştır. Belki artık geceleri maske takan bi’ süper kahramana dönüşmüştür. Bütün bunlardan dolayı ağlıyordum işte. Küçük bi’ kız çocuğu gibi hüngür hüngür ve hıçkıra hıçkıra. Hiç utanmadan üstelik!

Yaratıklar yavaşça yanıma sokuldular. Gözyaşlarımı ellerimle silip onlara baktığımda, hepsinin ezik büzük yüzlerinde üzüntüyü gördüm. Benim gibi onlar da üzgündüler. Bi’ tanesi, böyle diğerlerinden farksız olarak üzerinde krem rengi cüppesi olmayan ve aslında iki ayağı üzerinde yürüyebilen komik bi’ boğayı andıran, koyu kırmızı teni ve kahverengi tüyleri olan ve boynuzları da olan koccaman, benim kadar boynuzları; işte o ağlıyordu. Gerçekten mızıldaya mızıldaya ağlıyordu ve diğerleri de ondan rahatsız olmuştu. Diğer iki yaratık cüppe giyiyordu ve içlerinden biri – ki çok zayıftı ve krema gibi bi’ teni vardı, sanki o bu çöle aitti – televizyondaki filmlerde genelde avanağı oynayan adamların sesiyle, “Ağlamayı kesssser missssin lütfen?” diye tısladı. Boynuzlu ona hiç aldırmadan ağlamaya devam ederken, “Onun kussssuruna bakma,” dedi zayıf krema tenli yaratık. İnce uzun yüzünden pörtlemiş iki tane kocaman yumurta beyazı gözleri ve bi’ tane minik iki delikli burnu vardı. Ağzı yok gibiydi ama konuşabiliyordu!

“Ben neredeyim acaba?” diye sordum bi’ an cesaretimi toplayıp. “Sen buralı değilsin değil mi?” diye sordu üçüncü yaratık, o da diğeri gibi cüppeliydi ama zayıf olanın aksine geniş ve kısa boyluydu ve de üç tane gözü vardı. İki tanesi olması gerektiği yerde olan, üçüncüsü ise alnında olan gözler. Alnındaki gözü de daha büyüktü. “Tabii ki o buralı değil!” diye itekledi zayıf olan. “Görmüyor mussssun, o bir İnsssan!”

“Afedersiniz ama ben acilen evime dönmeliyim. Annem meraktan ölüyordur.” Boynuzlu olan bunu duyunca daha da çok ağlamaya başladı. “Annesi ölüyormuş! Duydunuz mu!” diye haykırarak benden bile çok ağladı. Koca bi’ bebek gibiydi. Böylelerin karnını doyurup gazını çıkarsanız ve altını değiştirseniz bile susmazlardı. Uykularında bile ağlayıp sızlanırlardı.

Sonra öğrendim ki onlar buralıymış ve ben de BİZİM BOYUT dedikleri bi’ yere sıkışmışım. Kurallar böyleymiş. Ve kurallar değişemezmiş. Aslında değişebilirmiş. Zayıf olanın sözünü kesen geniş olan iddia etti bunu. “Değişiyor ya,” dedi. “Bunun için başvuru yapmamız gerekiyor. Ve yeterince kalabalık olabilir ve haklı olduğumuzu ispat edebilirsek, bu kuralı değiştirebiliriz.” Sonra zayıf olan “Ama tabi zor olacaktır,” deyip, “Denemeye değer ama değil mi?” diye diğerlerine tısladı.

Boynuzlu olan gözyaşlarını silip, öfkeyle, “Elbette,” dedi. “Annesi kendini öldürmeden onu evine göndermeliyiz.” Boynuzlu olan ekibin en iri yarı olanıydı. Okulumda da böyle bi’ çocuk vardı. Böyle iri yarı bi’ şeydi ve bi’ çeteye dahildi. Çetenin üyeleri genellikle pis tiplerdi. Zayıf çocuklara sataşıp haraç toplarlar ve para vermeyenlerin diz kapağına tekme atarlardı. O iri yarı çocuk bu çetenin pasif üyesiydi. O hiçbi’ şey yapmaz hatta diğerlerinin yaptıklarını kabul etmezdi. Ama yine de o grubun bi’ parçası olup, herkesi cüssesiyle korkutarak, diğerlerinin işini kolaylaştırdığının farkında olmazdı. Genellikle sesi çok çıkmaz, çıkarsa da komik derecede boğuk ve gülünç bi’ ses çıkarırdı. İşte bu boynuzlu yaratığın bu gruptaki görevi de böyleydi sanki. İri ve yapılı ama aynı anda komik ve gülünç de.

Beni kıllı ve bol kaslı sırtına oturttuktan sonra, boynuzlarını tutmamı söyledi. Sonra zayıf yaratığın sırtından dışarıya devasa yoluk kanatları çıktı ve geniş olan da onun sırtına oturup birlikte havaya yükseldiler. Onlar kırmızı gökyüzünde süzülürken, boynuzlu aniden dört ayağı üzerinde koşmaya başladı. Onunla çölde ilerlemek mükemmeldi! Şimdi bi’ masal kahramanı takımının dördüncü üyesi gibi olmuştum! Eğer bi’ annem olmasaydı burada kalmak isterdim. Çünkü bu boyutta her şey çok daha ilginç ve güzeldi. Koccaman bi’ babaanne evi gibiydi. Ama bi’ annem olduğu gerçekti. Üstelik şu an beni merak ediyor olabilen bi’ annem.

Bu arada, yolda onların isimlerini de öğrendim. Bi’ ara bi’ nehir görmüş ve onun kıyısında mola vermiştik. Onlar hararetle nehrin suyunu midelerini indirirken, ben hiç susamamış olmanın şaşkınlığını yaşamıştım. Susuzluklarını giderdikten sonra tek tek kendilerini tanıttılar. Boynuzları olanın adı İfrit’ti. Babasının ismiymiş. Onun babasının ismi de ve onun babasının babasının ve babasının ismi de İfrit’miş. Bi’ tür gelenek gibi bi’ şeydi herhalde. Sonra zayıf olanın adının G’hul olduğunu ve geniş olanın da kendine Ruk dediğini öğrendim. Ruk bi’ zamanlar çok zayıfmış ve kanatları varmış. Sonra bi’ dizi olaydan sonra kanatlarını kaybetmiş ve artık uçamayınca bissürü yağ depolamak durumunda kalmış. G’hul onu taşımaktan nefret edermiş. Bu yüzden bi’ an önce kilo vermesi gerekiyormuş.

IV

İLERLEMEYE DEVAM ETTİK. Kuralları değiştirebileceğimiz bi’ yere gidiyorduk. Fazla uzak değilmiş. Şanslıymışım. Daha uzak bi’ yere de düşebilirmişim. Hatta biraz daha şanssız olsaymışım, bu boyutun bittiği yere de düşüp hiçlik çukurunda hava olabilirmişim… Neyse ki bunlardan hiçbiri olmadı.

Yol boyunca sık sık mola vermemiz gerekti çünkü sürekli yoruluyorlardı. Böylesine heybetli ve korkutucu yaratıkların da yorulduğunu düşünmemiştim. Ayrıca susuyorlardı da. Ve acıkıyorlardı da. Yani bizden farksızlardı. Bu boyutta karnı acıkmayan, susamayan ve de yorulmayan bi’ tek bendim herhalde. Ve kendimi onlardan daha çok bi’ yaratıkmış gibi hissetmeye başlamıştım.

Günlerden neydi ya da saat kaçtı artık bilmiyordum ama çok geçmeden koccaman bi’ bulut tabakası üzerinde duran büyük bi’ sarayın önüne geldik. Devasa saray, en az kendisi kadar heybetli bi’ bulutun üzerinde, yerden bi’kaç metre yukarda süzülüyordu. Şahane bi’ görüntüydü. Masal gibiydi. Ve bu masalın parçası olmaktan büyük mutluluk duyuyordum.

Her masalın kötü karakterleri olurdu. Bilirsiniz. Bi’ prenses varsa muhakkak onu yiyeceklerle zehirlemeye çalışan bi’ cadı olurdu ya da cüceler olursa devler olurdu. Her şeyin bi’ zıttını bulmak mümkündü. Bu masalda bunların hiçbirinin olmayacağını düşünmem bi’ hataymış. Tam bulut parçalarından oluşan binlerce basamaklı merdivenden çıkacakken, yolumuzu bi’ grup kara cüppe giymiş yaratık kesti. Bunlar pis kokan yaratıklardı. Ekşimiş domates ve mercimek çorbası gibi kokuyorlardı. İfrit hemen öne atılıp burnundan soluyarak hırlamaya başladı. Bu onlara gitmelerini söyleyen bi’ hareketti. Ama onlar bunu anlamayacak kadar mankafaydılar!

G’hul kanatlarını çıktıkları yere sokup yanıma yaklaşarak kulağıma “Deev’ler,” dedi. Onların ismi Deev’miş ve buraların haraç kesen serseri tipleri onlar oluyormuş. Ne yazık ki onlar kadar güçlü olmadığımızı söyledi G’hul. Onları atlatmanın başka yolları varmış. Bunlardan biri ‘en güçlü benim oyunu’ oynamakmış. Tıpkı şimdi İfrit’in yapacağı gibi. Bu oyunda taraflar birbirlerine sadece meydan okurlar ve sonunda sıkılan orayı terk edermiş.

Önce İfrit başladı. Yere ayağıyla öyle bi’ vurdu ki, neredeyse sarayı taşıyan bulut parçalara ayrılıp sarayın yıkılmasına neden olacaktı! Sonra Deev’lerden biri – ki onun iki kafası ve her iki kafasının yanlarında da dışarı uzanan ince ve küçük siyah boynuzları vardı – iki kafasının arasından bi’ kafa daha çıkardı! Gerçekten hakkını vermeliydim, şahaneydi!! İfrit bunu duysa çok üzülürdü.

Sonra İfrit tek yumruğunu havaya kaldırıp onu da yere vurdu. Yine her taraf bi’ beşik gibi sallandı ama bu sefer İfrit’in vurduğu yerde koccaman bi’ krater gibi bi’ şey açılmış, o da dışarı soğan kokulu bi’ gaz salmaya başlamıştı. Sonra öbür Deev – onun da dört eli ve bi’ de yarısı kopmuş üçüncü bi’ ayağı vardı – ağzını bi’ balina kadar açıp – öylesine ufak bi’ cüsseden hiç beklenmeyecek bi’ hareketti – yanındaki üç kafalı arkadaşını ağzına alıp bi’ çekirge gibi çatır çatır çiğneyip yuttu. Onu yuttuğu halde hala arkadaşının tek ayağı iki dişinin arasına sıkışmış ağzından dışarı sallanıyordu. Sonra öbür Deev, “Bunu neden yaptın gerizekalı!” diye balina ağızlının suratına patlattı. Ve buna kızan Deev, tam diğer arkadaşını da midesine indirecekken, arkadaşı onun sağlam ayaklarından tekini çekip kopardı. O acı içinde dengesini kaybedip yere devrilince, arkadaşı onun üzerine atlayıp onun boşluklarına yumruk atmaya ve kafasını yerinden koparmaya başladı.

İfrit bize dönüp, yaramaz bi’ çocuk edasıyla “Hadi,” dedi. Hemmencik salak Deev’leri orada bırakıp merdivenlerden yukarı çıktık.

İfrit, G’hul ve Ruk, daha yüzüncü basamakta nefes nefese kalmışlardı ama ben hiç yorulmamıştım. Çok mutluydum ve basamakları üçer, beşer çıkıp, dörder, beşer tekrar iniyordum. Benim için bu bulut merdivenler birer eğlenceye dönüşmüştü.

Merdivenlerin bittiği yerde bizi mükemmel büyüklükte (benden bin tane daha üst üste koysak onun büyüklüğüyle yarışamazdım) bi’ kapı karşıladı. Kapı kapalıydı ve sanki o kapıyı bi’ daha kimse açamayacaktı. Kapının önünde pamuk gibi asil bi’ adam, elinde mızrağıyla nöbet bekliyordu. O bi’ melek olabilirdi. Görev aşkıyla yanıp tutuşan bi’ işkolik gibi mızrağına sevdayla sarılmış, kırmızı güneş altında cayır cayır parlıyordu. O an anneme onun mızrağına sarıldığı gibi sarılmak istediğimi fark ettim… acaba şimdi n’apıyordu? NASA’yı aramış olabilir miydi ki?

Diğerleri de kapının önüne geldiğinde nefes nefeseydiler. Meleği andıran beyazlıktaki adam, İfrit, G’hul ve Zuk gelince, yumduğu gözlerinden birini hafifçe aralayıp bize baktı. Sonra gözünü tekrar yumup, “Şikayetiniz,” dedi. Bu bi’ soruydu galiba. Cevabını benim veremeyeceğim bi’ soru.

G’hul öne atıldı. Çünkü İfrit’in bilek gücü varsa, G’hul’un da kıvrak bi’ zekası ve diğerlerine nazaran daha geniş bi’ kelime hazinesi vardı. (Ruk’un ne yapabildiğini asla öğrenemedim. Heralde o özel yeteneği olmayan kilolu çocuklardandı. Bunu duymamalıydı. Üzülebilirdi.)

“Kurallar,” dedi G’hul, tıslayarak. Sahiden, G’hul eskiden bi’ yılan olabilirdi. Dili de çatallıydı zaten. Belki de yaratık görünümünde bi’ yılandı o. Belki bu boyuta ait bi’ nesildi. “Kuralların toplandığı kitap yazımı tamamlanmıştır. Bir kopyasını talep ediyorsanız, lütfen A-42’ye başvurunuz.”

“Hayır,” dedi G’hul. “Kurallarda bir değişiklik talep edeceğiz. Yeterince kalabalığız. Yani. Üç kişiyiz. Bir de İnsssan.” G’hul kızarıp bozardı. Melek gibi mızraklı adamda ise tık yoktu.

“Geçiniz,” dedi adam. Mızrağını yere vurur vurmaz bi’ koro şarkı söylemeye başladı. Nereden geldiğini hiç anlayamadığım o şarkıyla birlikte kapı, ardına dek görkemli bi’ ağırlıkla açıldı. Kapının ardında bizi bekleyen binlerce katlı bi’ saray yatıyordu! Her tarafı altınla ve onun gibi adlarını bile bilmediğim yeşil, mor, sarı ve kırmızı parlak taşla döşenmişti. Lüks kokan bi’ yerdi ve burada bizi ilgilendiren yer, üçüncü kattaki ufak bi’ odaydı. Zuk’un dediğine göre burada kafamızın estiği her yere giremezmişiz. Aksi halde kaybolur ve zamanın sonuna dek burada çürürmüşüz.

Girdiğimiz oda mahkeme salonu gibi bi’ yerdi. Daha önce hiç mahkeme salonunda bulunmamıştım. Sadece televizyonda görmüştüm. Burası da onlara benziyordu. Hakim için yüksek bi’ yer hazırlanmıştı. Biz ise daha alçaktaki sandalyelere oturmak zorundaydık. Buranın tek farkı, burada her şeyin altından, pırlantadan ve bunlar gibi kıymetli ve göz alıcı taşlardan hazırlanmış olmasıydı.

Biz yerlerimize otururken, hakime ait yerde beyaz kuş tüyleriyle bezeli kanatlarıyla ve başının üzerinde kral tacıyla çok yaşlı bi’ adam belirdi. Adamın yerlere kadar uzanan ak sakalları ve elinde de büyükçe, altından bi’ mızrağı vardı. Kendi kendime, “Eğer bu adam benim Dünyam’da hakimlik yapsaydı,” dedim, “bin kere emekliye ayrılmış olurdu.” Zuk bu dediğime hiç anlam veremedi.

Sonra Sayın Cin, hemen bizim sağ tarafımızdaki sandayelerden birinde puf diye oluşuverdi. Ayakları hala sadece dumandan ibaretti ve burada olmaktan pek hoşnut görünmüyordu. Soğuk ve gıcık bi’ tiple bana bakıp “hıh” falan yapıyordu!

Ak sakallı adam bize dönüp, – özellikle de bana bakıp -, “Sizi dinliyorum,” dedi. “Acele ederseniz iyi olur. Daha ilgileneceğim bir sürü dava var.”

G’hul içimizde en fazla avukata benzeyenimizdi. İfrit hiç cesaret bile etmedi ve Ruk burada ne arıyordu hiçbi’ fikrim yoktu ama o iyi biriydi. G’hul beni savunmaya geçmeden önce söz alıp, biraz başıma gelenleri anlattı. Sonra henüz küçük bi’ kız çocuğu olduğumu ve daha reşit bile sayılmadığımı falan söyledi, çok kızsam da ses etmedim çünkü anneme geri dönebilmem için bu tür yalanlara ihtiyacım vardı – tabii ki yalandılar! Ben kocaman bi’ ablaydım ki.

G’hul bu konuda iyiydi. Bi’ tek siyah takım elbisesi ve herkesi ikna edebilecek kadar kırmızı bi’ kravatı ve güldüğünde insanların başını döndürecek kristal beyazı dişleri yoktu. Dişleri vardı ama yarısı kırık, yarısı çürük, yarısı da yamuktu. Ama yine de iş görüyorlardı. G’hul gerçekten iyiydi. Hakime benzeyen ak sakallı ve kral tacı takan adamı, kurallarda değişiklik yapılması yönünde ikna etmek üzereydi.

Sonra adam, boyunu aşan ak sakallarını okşaya okşaya, Sayın Cin’i dinlemeye karar verdi.

Sayın Cin, yine bi’ tarafından çıkardığı KURALLAR KİTABI’ndan Sayfa 1282, Paragraf 15, Cümle 6’yı işaret ederek, kendini haklı çıkarmaya çabaladı. Cümle kurmakta G’hul kadar iyi olmasa da, kurallara uygun davranmış olmanın getirdiği bi’ özgüven vardı. Ama sonra derhal G’hul itiraz ederek talebini yineledi ve Sayfa 1282, Paragraf 15, Cümle 6’da yer alan ilgili kuralın hemmen değişmesi gerektiğini; Sayın Cin’in böyle bi’ kural olduğundan en başta Efendisi’ne bahsetmesi gerektiğini ve hatta bu tür bi’ hak sonucunda Efendisi’nin başına gelecek her türlü olasılığı (hiçliğe düşüp hava, civa olmak gibi) da Efendisi’ne belirtmesi gerektiğini falan söyledi. Sayın Cin sinirli bi’ “hıh” yaptıktan sonra sessizliğe büründü.

Sonra melek hakim bana dönüp, “Seni dinliyorum,” dedi. Ne yapacağımı bilemediğim o anda G’hul beni omzumdan tutup ayağa kaldırdı ve kulağıma hakimi ikna edecek bi’kaç güzel şey söylemem gerektiğini tısladı. “Şey,” dedim. Olabildiğince az laf geveleyerek, “Efendim, ben annemi çok özledim,” dedim. “Ben buraya ait değilim. Ve henüz yeni abla olmuşken de çok sevdiğim Dünyam’dan koparılmak istemem. Bi’ de annem çok merak ediyordur beni. Kendini meraktan sokaklara atabilir ve Dünya’nın bütün işleyişini bozacak hal ve tavırlarda bulunabilir [yeterince olgun insanların kurabileceği cümleler kurmaya çalışıyordum. Sanki bunda da başarılıydım]. Hem benim, hem annemin, hem de koskocccaman Dünyamız’ın iyiliği için geri dönmek istiyorum efendim. Bi’ kerelik beni geri gönderirseniz, bi’ daha asla sizin boyutunuza gelmeyeceğime ve sizi tekrar meşgul etmeyeceğime yemin ederim. Bi’ de tabii arada sırada İfrit ve G’hul ve Ruk’un benim Dünyam’a ziyarete gelmelerine de izin verirseniz çok sevinirim. Çünkü ben onları çok sevdim ve onlar olmazsa da onları herhalde iki hafta üç gün sekiz saat ve on saniye sonra özlemeye başlayabilirim. Ama bu daha erken de olabilir. Garantisini veremem efendim…”

Sonra hakim söylediklerime kulak tıkayıp mızrağını havaya kaldırarak “Karar veriyorum!” diye bağırdı. G’hul tısladı, İfrit burnundan kudretli bi’ hava boşalttı, Zut gözlerini kırptı ve Sayın Cin sadece kibirle bana baktı.

“KARAR: Sayın Cin, KURALLAR KİTABI’nda yazılan kurallara harfiyen sadık kaldığı, bu konuda Efendisi’ni, yine KURALLAR KİTABI’nda yazıldığı kadarıyla bilgilendirdiği ve buna rağmen Efendisi bu hakkını kullanmaya kararlı olduğu ve Sayın Cin yine KURALLAR KİTABI’nda yazılanları uygulayarak Efendisi’ni BİZİM BOYUTUMUZ’a yolladığı için, SUÇSUZDUR.”

Olamaz! İfrit öfkeyle yerinden fırlayıp mızraklı hakime saldıracaktı ki, G’hul onu eliyle sakinleştirip beklemesini tısladı.

“Ancak!” dedi hakim. Daha bitmemişti! “KURALLAR KİTABI bu konuda yeterince açık olmadığı ve Sayın Cin’in Efendisi de henüz reşit bir İNSAN olmadığı için, – ve birtakım şeyler de göz önünde bulundurulunca tabii, – İNSAN’ın Dünyası’na geri gönderilmesine ve KURALLAR KİTABI’ndaki Sayfa 1282, Paragraf 15, Cümle 6’da bulunan ilgili maddenin yeni baştan yazılmasına, tarafım ve tüm KAHİNAT adına, KARAR VERİLMİŞTİR.”

V

KOCAMAN Bİ’ ESNEMEYLE GÖZLERİMİ AÇTIĞIMDA, uyuya kaldığımı fark ettim. Yatağımın bi’ ucuna kıvrılmış, lambayı da sıkıca avuçlarım arasına hapsetmiştim. Yerimden kalkıp, tüm bu gördüklerimin bi’ rüya olup olmadığını anlamaya çalıştım. Lambanın bütün tozu uçmuş, eski sihirli görünümünü kaybetmişti. Eskisi kadar ağır da değildi. Lambayı biraz ovaladım ancak bi’ tepki alamadım. Sonra biraz sallayıp sağa ve sola çevirdim. Ters çevirdikten sonra deliğinden içeriye üfledim ancak bana mısın demedi. Sayın Cin artık yoktu. Lambanın bütün büyüsüyle birlikte o da uçup gitmişti.

Lambayı yatağımın altına saklayıp, odamdan çıktım. Annem hala mutfakta, kırık camları yerden toplamakla meşguldü. Annemin ortadan kaybolduğumu fark edip kendini sokaklara vurmadığı için derin bi’ oh çektikten sonra ona sıkıca sarıldım. O buna bi’ anlam veremese de o da bana sıkıca sarılmadan kendini alıkoyamadı. Yine de bi’ yandan sürekli itiraz etmeye devam ediyordu. “Yalınayak yere basma,” “Hem üşüteceksin, hem de ayaklarına cam batacak…” falan filan… Ama yine de onu seviyordum.

O gece gözlerimi yumup, rüyalara daldım. Rüyamda gaz tabakası olup bi’ lambadan içeri girerek daha önce görmediğim iki Güneş’i olan bi’ çölde uyandım. Mükemmeldi! Sıcaktı ama sıcaklık bana işlemiyor gibiydi. Kırmızı gökyüzü altında ilerlerken karşıma üç tane korkunç yaratık çıktı. Onlar beni tanıyo’ gibiydiler. Bana gülücüklerle yaklaşsalar da ben onlara yaklaşmakta tereddüt ettim. Sonra bana kendilerini tanıttılar. Boğa gibi olanın adı İfrit’ti ve o çok duygusaldı. Beni görür görmez ağlamaya başladı. Sonra bi’ de zayıf olan vardı. Patlıcan suratı üzerine konmuş iki tane soğan gibi gözü olan. Onun ismi G’hul’du ve bi’ yılan gibi tıslıyordu. Bi’ de Ruk vardı. Ne iş yaptığını asla öğrenemedim. Bi’ zamanlar kuşmuş. Bi’ kaç olaydan sonra kanatları kopmuş ve uçamamaya başlayınca da kilo almış.

SON

Sayın Lamba Cini” için 2 Yorum Var

  1. Hikayenizi çok beğendim. Özellikle o kızın saflığını çok güzel anlatmışsınız. Hani o konuşurken yüzümde bir gülümseme oluşuyordu. Mahkemede konuşurkenki tavırları falan çok hoşuma gitti. Gerçekten bir çocuğun ağzından okuyormuşuz gibiydi. Okurken büyük keyif aldım çünkü büyükanne odaklı esrarengiz olaylarla ilgili bir şeyler ben de karalamıştım daha önce. Yine de çok küçük birkaç eleştirim olacak izninizle:

    İkinci paragrafta “Annem bu tar şeyleri hep küçümserdi.” cümlesini araya başka şeyler ekleyerek iki kez kullanmışsınız. Sanırım gözünüzden kaçmış.

    “Onun ilk siğillerle dolu büyük burnunu ve uzun gri kaşlarını gördüm.” bu cümle de sanki “İlk (önce) onun siğillerle dolu büyük burnunu ve uzun gri kaşlarını gördüm.” deseniz daha iyi olacakmış. Çünkü siz ilk’i zarf olarak kullanmak istemişsiniz ama siğilin sıfatı olmuş.

    Bir de lamba cini ile ilgili masalları bilen bir çocuğun, cin dilekten bahsedince “Dilek mi!” diye şaşırması bana tuhaf geldi. Kız lambaya nasıl muamele etmesi gerektiğini bile harfiyen biliyor sonuçta.

    Tabi bunlar ufak tefek, kısa zamanda düzelecek olan şeyler. İlk öykünüz olup olmadığını merak ettim. Masalsı ve çok tatlıydı. Ellerinize sağlık.

  2. Yüzünüzde bir tebessüm oluşması hoş. Amacım buydu ve bunu başardığımı duymak da benim yüzümde bir gülücük oluşturdu gerçekten.

    Hikayede çeşitli boşluklar olduğunun farkındayım ve daha da komiği, bunun farkına biraz geç vardım. Düzeltme fırsatım olmadı.

    Eleştirilerinizi dikkatle okuyup altlarını çizdim.

    Bu benim ilk öyküm değil. Uzun zamandır öykü yazıyorum. cemilhimself.deviantart.com ‘da birkaç Türkçe ve İngilizce öyküm ve yazmakta oldugum romanımın prolog bölümü mevcut.

    Yorumunuz için teşekkürler!

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *