Öykü

Sessizlik

Saat 22.00, yağmurlu bir günde motoruma atlamış mor ve mavi ışıklı sokaklardan, yüzlerce katlı neon tabelalarla ve reklam panolarıyla kaplı binaların arasından geçerek 15 saattir çalıştığım işimden evime dönüyorum. 15 saatin sonunda elimde sadece saat başına kazandığım 10 pandan 150 pan kredim ve iş çıkışı yemek kamyonundan 37 pana suni güneş ışığında yetiştirilmiş domatesin 37 gram püresi ve 94 pana benimde yazılımlarında çalıştığım Vival tesislerinin de üretilmiş robot danaların etinden 42 gram var. Eğer 12.8 kilometre daha bir soyguncu çetesine ya da uzaktan kontrol edilebilen yapay zekalı saldırı köpeklerine rastlamazsam şansa yaşadığım bu dönemde, yağmurun yağdığı bu şanslı ve güzel günde 163 katlı binanın 82inci katındaki 15 metre kare evime varıp domatesli etimi yiyip, gece evime giren gerçek insan derisi avcısı tarafından öldürülmeden ertesi güne uyanabilmek şu sıralar tek dileğim.

Buraya hala dünya diyorsak burada işler her geçen gün daha da kötüye gidiyor. Klasik ekonomi sistemi çökeli 687 yıl, klasik anlamdaki ülkeler dağılalı 598 yıl, ozon tabakasının delinmesi ve güneşin görülmediği yağmurun yağdığı gün ayısı 32’iye düşeli 41 yıl, buzulların yüzde 78’i eriyip kara parçaların yüzde 68’sini yutalı 38 yıl oldu. Son 38 sene su seviyesi arttıkça ve güneşin toprakta bir şey üretilemediği hale gelmesiyle yaşamak için daralan topraklarda insanlar arasındaki kaos, fakirlik, suç oranı ve binaların kat sayısı arttı. İnsanlar binalara doğduklarında sağ bileğine yerleştirilen çiplerin içindeki kredilere, çalıştığı işe sosyo ekonomik statülerine göre en alt kattan en yüksek kata göre yerleştiriliyor. Zengin insanlar en üst katlarda güvenli bir şekilde yaşayıp, uçan araçlarıyla havadan ulaşımını sağlayarak yaşarken, fakirler deri avcılarının, soyguncu çetelerinin, saldırı köpeklerinin kolaylıkla ulaşabileceği alt katlarda ve yerde yaşıyor. Zengin insanlar bölgeleri yönetebilmek için bölge meclislerinde ürettiği teknolojilerini, birbirlerine düzenledikleri suikastlerle güç gösterileri, bileklerinde insanları saatini 0.1 pana bile çalıştırdıkları işlerinden kazandıkları kredilerle birbirlerini yerken, fakir insanlar binaların birinci katında bile yaşayabilmek ve 2 gram yemek için birbirlerini öldürerek hatta bazen gerçek anlamda cinayet işleyip insan eti yiyor.

Ben ise her işe gidip gelirken dünyanın bu hale gelmesini hızlandıran rino virüsü adı verilen insanın boğazında bir ağrıyla başlayıp ses tellerini kaybetmesiyle, boynundaki derileri döküp insanları kanlar içinde öldüren o hastalıkla başlayan değişim olmasa şuan nasıl bir dünyada yaşıyor olacağımı hayal ediyorum. O hastalık olmasa belki de şuanda olduğu gibi yağmurlu havaların değil de pırıl pırıl  zararsız güneşin olduğu zamanların güzel hava sayıldığını görebildiğim, birkaç şirket tarafından üretilerek gökyüzüne havadaki oksijen oranın artması için salınan suni oksijeni değil de doğanın ürettiği gerçek oksijeni ciğerlerime çektiğim, bir kişinin gerçek mi yapay zeka mı olup olmadığına emin olabildiğim, duyguları hissedebildiğim ve gerçek bir insanla konuşabilmek için boğazımın üstüne takılarak gırtlak boşluğumdan geçerek ses tellerime takılan ve konuşmamı, yaşayabilmemi sağlayan Rhinound denilen alet olmasaydı hastalıktan önce olduğu gibi normal, güzel ve insan gibi yaşayabilecektim diye düşünüp o dönemdeki insanları hastalığı kontrol edemedikleri için suçluyorum.

Bundan 782 yıl önce Rusya denilen ülkenin Yakutsk isimli şehrinde başlayıp insandan insana geçerek ilk etapta 3.53 milyar insanı öldürüp, dünyada kalan yaklaşık 5 milyar insandan 4 milyarının ise konuşma yetisini kaybetmesine yol açan bu virüs sonrasında ise dünya nüfusunun hani azalması, hayatta kalan insanların ise seslerini kaybetmesiyle oluşan kaos, bir şekilde izole kalarak hasta olmayan yaklaşık bir milyar insan ise ekonomileri çökerek fakirleşen ülkelerinden kaçarak ekonomisi nispeten sağlam kalan ülkelerin onları beyin göçü ve iş gücü olarak kabulüyle o ülkelere taşındı ve böylece tarihten silinen onlarca ülke oldu. İnsanlar sorunların çokluğundan, hastalığın dönem dönem ufak çaplı tekrarları, tedavisinin bir türlü bulanamaması, ticaret hacminin daralması gibi sorunların önceliğinden dolayı ürememeye başladı ve gittikçe azalan iş gücüyle hastalık krizinden kurtularak bir süre ayakta kalmaya direnen klasik ülke modelleri de bir bir çökmeye başladı. Krizlerinin en büyüğü de hastalığın tekrar tekrar ortaya çıkmasaydı. Ayakta kalan ülkeler sağlıklı insanların hasta olmaması ve hasta olmadıkları belli olsun diye tüm boğazı saran bir boyunluk takmasını kararlaştırdı. Hasta olan ve sahte boyunluk takanların tespiti halinde bazı ülkelerde direk öldürüldüğü haberleri ve sağlıklı kalıp göç dalgasında ülkelerini terk etmeyen milyonlarca ülkenin kendilerini Tanrı’nın seçilmiş çocukları ve Dünya’yı geleceğe götürecek kişiler olarak seçtiğine inanarak bir tahrikat oluşturması ve güçlenerek tek ülke hale gelmesiyle başlayan bir kaos ve gerçekleşen bir dünya savaşıyla hastalıktan kurtula  yaklaşık 4 milyar insandan yaklaşık 2 milyarının da ölmesiyle daha da büyük bir kaosa sürüklendi. Fakat bunlar bile hastalığı durduramadı ve insanlık gözle görünür bir biçimde evrimleşti. Zaman zaman hala ses telleri olmayan, anne karnında hastalanan çocuklar doğmaya devam etti ve bende o evrimleşerek hasta doğan çocuklardan biriyim.

Hayat benim için hiçbir zaman kolay olmadı. Ailem 32’inci katta oturuyordu ve konuşamayan, ölmeyi bekleyen bir çocuk olarak doğmuştum. Yıllarca sessiz yaşadım. Ailem konuşabilmem ve ölmemem için çabalarken kendileri öldü ve şimdi yıllarca çalışarak, insanlara robot eti ve suni güneşte yetiştirilmiş şeyler yedirerek kazandığım parayla yaşadığım 82inci kattaki evime asansöre bileğimi yaklaştırıp bir pan ödeyerek çıktım. Bir sonraki mesai saatine kadar 8 saatim var ve düşünmeye çok vakit yok. Bu zaman içine yemek ve uymayı sığdırmalıyım diyerek direk yatağımın yanındaki tezgaha aldıklarımı bıraktım. Boynumda ki rhinound aletini boğazımdan çıkarıp sarja taktım. Yerinde oluşan boşluğu ise gerçek deri avcılarının bir insandan kesip bir fabrikada aletten doğan boşluğa takılması için üretilen ve sadece insanın ölmemesini sağlayan başka bir mekanizma olan yapay deriyi taktım. Kendimi yıllarca biriktirdiğim parayla yüksek katlara çıkıp hayatta kalma olasılığımı biraz arttırdıktan sonra ki son 3 yıldaki hedefim hep sarjı bitmeyen gerçek deri gibi gözüken ve insanı sağlıklı normal bir insan gibi gösteren gelişmiş bir rhinound almaktı. Çünkü dışardan gözüken ve boğazda takılan rhinound aleti insanların seni dışlamasına yol açıyordu. Kadınlar karşısında ise şansım sıfırdan bile düşüktü. Son dönemlerde ise dünyada hastalığın yine daha çok görülmeye başladığı ve hasta olanların öldürülmeye başladığı gibi haberler yayılmaya başlamıştı ve bu dış görünüşten kurtulup hastalığın dışardan görülmesini ortadan kaldırmak istiyordum.

Bu işleri ve düşüncüleri kafamdan atıp yemeği hazırlamaya başladım ki binada sesler yükselmeye başladı ki genelde alt katlarda hep kavga ve gürültü olduğu için umursamadım. Eti bir kaba koyup domates püresini üstüne döktüm ve 6 gün önce aldığım ekmeği yanıma alıp odadaki tek koltuğa oturdum. Gürültüler yaklaşarak artmaya başladı. Birkaç el silah sesi duyuldu. Sanki kavga üst katlara ilerliyordu. Genelde bu durumda olağan olduğundan ve evin kapısı kendi bileğimdeki çiple açıldığından istifimi bozmadım.  Fakat sesler gittikçe yükseldi ve sanki bir alt kattan gelmeye başladı. Koltuktan kalıp kapının yanında koridoru gösteren kamerayı açtım. Merdivenden eli silahlı ve lacivert zırhlı giyimli ve yüzleri tamamen kapatan kasklı 7 kişi girdiğini gördüm. Katın asansöründen ise siyah giyimli ve yanında 2 lacivert zırhlı eli silahlı kişi indi ve kapıma doğru ilerlerken kapıdan uzaklaşıp sarja taktığım rhinound aletini saklamak için koştum. Tam alete ulaşmışken kapı nasıl olduğunu bilmediğim bir şekilde açıldı ve bir adamın, “Bölge ordusu! Kıpırdama. Evinizi arayacağız!” diye yüksek sesle bağırdı. Diğer askerler evi aramak için dağılmışken yanıma bir asker yaklaştı. Rhinound’u sadece çekmeceye koyabilmiştim ve dolabın önünde öylece kalakaldım. Asker belinde silahların yanından beyaz uzun bir alet çıkardı ve boynumu taramaya başladı. Sanırım etraftan gelen dedikodular doğruydu. Hasta olanları 782 yıl önceki gibi öldürmeye başlamışlardı. Asker siyah giyimli kişiye baktı ve “Hasta efendim! Boynunda bir boşluk tespit ettim.” dedi. Tek bir kelime edemedim. Çünkü inkar edeceğim hiçbir şey yoktu. Her şey ortadaydı. Çaresizce siyah giyimli adama doğru baktım. Adam, “Vurun!” diye bağırıp arkasını dönüp giderken son diyebildiğim şey, “Lütfen! Bileğime bakın. Hastalığımı tedavi ettirip yeni deri rhioundumu almama 256 panam kaldı. Lütfen bana biraz zaman verin.” diye bağırmaya başladım ki bir silah sesi…

Sessizlik” için 4 Yorum Var

  1. Aremas dedi ki: dedi ki:

    Farklı bir deneme olmuş. Siberpunk gibi başlayan öykünüz yavaş yavaş değişiyor.

    Bunu daha önce farklı şekilde metne yerleştirebilirsiniz diye düşünüyorum. Sırrını açıklamamak için vakit kazanmaya çalışan bir karakter gibi değil de ser verip sır vermeyen bir karakter görsek daha ilgi çekici olabilir. Bu şekilde gazete haberi okuyormuş hissine kapılıyorum. :)) Ayrıca karakteriniz biraz fazla mekanik geldi bana. Tabii yansıtmaya çalıştığınız şeyle de alakalı olabilir, bilmiyorum.

    Bize anlatmak istediklerinize bakılırsa, bazı cümleleriniz gereğinden uzun anlatımlara ve kelime sayılarına sahip. Metnin üzerinden tekrar ve tekrar geçerek daha sade yazmayı deneyebilirsiniz. Bu haliyle kötü değil ancak öz bir anlatım, okuyucuyu da daha derli toplu tutar. Öte yandan metni bu kadar çok matematiğe boğmanız okurun takibini zorlaştıran bir unsur.

    Kurgunuz kötü değil, sadece çok daha iyisini yazabileceğinizi düşünüyorum. Teşekkürler.

  2. nkurucu dedi ki: dedi ki:

    Merhabalar. Öykünüzü beğendim. Bize dünyanızı anlatmaya çalışırken biraz karmaşa oldu o kadar. Ama bir şey kafama takıldı.

    Adamın konuşmasına yarayan alet şarjda değil miydi? Diğeri de mi konuşmaya yarıyordu?
    Elinize sağlık.

  3. Senaa dedi ki: dedi ki:

    Merhaba @sametoz,

    Öykünüzün ismi dikkatimi çekti. Ses tellerine zarar veren bir virüsün dünyayı ele geçirmesi düşüncesi bile korkunç. Güzel bir kurgu yaratmışsınız. Elinize sağlık.

    Ben sayıların rakam ile yazılması kısmında yorum yapmak istiyorum. Yazı ile yazmanız gerekiyor edebi eserlerde ancak bana göre de sayısal veriler çok fazla ve bir yerden sonra okumadan geçtim, “kaçsa kaç artık Sena, boş ver” diyerek. :slight_smile:

    Bir de yazının üzerinden tekrar geçmediğiniz hissine kapıldım. Bazı cümleler uzun, çok bağlaçlı ve sorunlu gibi, tekrar tekrar okursanız sizin de göreceğinize eminim.

    Emeğinize sağlık,

    Sena