Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Slain Dehlizi’ndeki Beklenilmeyen

NOT: Bu öykü 51. Ayda yayınlanan UÇAN HALI BENİ DE ALACAK adlı öykünün devamı niteliğindedir.


“var olabilene,

saklıyorum tüm sırları…

orada; seni bekliyor,

zamanın kadim sırları;

seni kavrayıp sarıyor.

beklemen yanlış; orada;

gözlerin ve kalbinde;

anla… anla… anla…”

Uzak sayılmazdı oralar… Düşüncelerin kuytu yerlerinden kopup gelmiş bir yer olması orayı uzak yapmazdı. Dağlar uzanırken boylu boyunca ve küçük akarsu yatakları, büyük nehirler ile birleşirken; orası her şeyden daha canlı olurdu. Orada belli ki bir şey olmalıydı; Ne dersin? Mutluluk denebilir miydi buna? Peki ya güç? Ya da inanç? Nasıl anlatılması gerektiğini bilmediğin şeyler olur ya bazen… Burası; düşüncenin parçası, aklın amacı ve ruhun yok oluşunun temsiliydi. Burası orasıydı işte. Sadece orası. Onun en önemli yerinin bir köşesi.

O bir göçebeydi. Her şeyden önce diğerlerinin yapmaya yeltenmeye çalışmadığı şeyi yapardı. Düşünürdü. Düşünceleri arasında; beynini ve onun sınırları sürekli zorlarken; seyahat eder; insanlığa düşünmenin önemi anlatırdı. Onun insanı; dağlardı, dağlardaki böcek ve yere usulca düşen yapraktı. İnsan; dünyada yaşamayı göze almış her şeydi onun için. Anlatırdı; anlaşılmasa da. Bağırırdı; duyan olmasa da. Aklı onu özgür kılarken diğerleri neden; özgürleşmek istemiyordu… Onlar akıllı olamazlardı. Deli derlerdi ona. Neden? Düşündüğü için olmalıydı.

Yirmi İki yaşındaydı; 1754 yılında: beyni çoktan asırlık olmuşken… Yazıyordu ve diğerlerinden saklanıyordu. Yalnız kalmak ve düşünmek daha sonra ise yazmak. Hayatın anlamı bu olmalıydı.

Ötede… Yakın olmayan var ya hani; işte orada. Slain mağarasındaydı; bu sefer. İçinde büyük bir dehliz olan Slain çok önceleri terk edilmiş bir bölgenin tek heybetli doğal yapısıydı ve çevresinde alabildiğince uzanan; yaşlı çamlardan başka bir şey yoktu. Ve yine yazıyordu; beyninin o köşesi yine zorluyordu onu. İlk başlarda güncesine kendisinin bile anlamakta güçlü çektiği satırlar yazarken;

“Olacakların yarısından daha azına tahammül etmeye niyeti olmayan sizlere sesleniyorum!

Bizler… Sizler… Benler ve Onlar için gösterilen sabrın yarısından daha azına tahammül etmeyenler; anlayın ki artık: o uyandı. Yapılacak olanların; anlatıldığı: anlaşılmaz bölgenin insanları: Uyandı. Geldiler…

Gösterilecek olanın yarından daha azı olmasa da bir kısım çeyreğini yaşamış olanlar artık geldiler. Ah! Ah! Acıyorum sizlere… Onlar geldi: dağların arkasında bir su damlası olarak toprağa düşüyorlar. Yakınlaştılar. Anlayın… Ah! Anlayın. Onu yaşamış ve yarısından daha büyük güce sahip olmasa da gücünü; büyük ekseriyette kullananlar: büyük bir gücün yarısı kadar: toplanılmış bir güç ve akılla geliyorlar. Kaçın! KAÇIN! Yapılanlar; uyandırdı onları: bir gece uykularında ve düşündüler bizi uyandıran nedir? Soğuk gibiler: acılarında… Kan gibiler: kılıçların da ve Ölüm gibiler: duygularında… Beklemeyin kaçın. Durmayın sizi aptallar!

Tümünden daha fazlası duygularını çeyreği kadar kovalarken: yarısı kadar tümü anladı ve koştu: oralara. Anladılar sonraları yarısının yaptığı kötülüğü ve gittiler oraya. Bizi anlayan: yarısı kadar olabilecek güçlerin sonraları çeyreğin yarısı kadar ancak olabildiler ve koştular her adımda bir azalarak ve geldiklerinde sadece onlardan kalan; ayak izleriydi.

Ben… Sen… Biz olarak onlar ve yarısından daha çok olanlar için!

Var olarak; beklenilen ve durulan bu varlık içinde… Olmayışın ve olmaya değer olanların yarısından daha az olanlar için yollar azaldı ve bir durum; daha az olan için pek çok anlamı beraberinde getirdi…

Oluşan bu durumlar; olmayışın yarısı kadar olmasa da bile diğerinin yarısından çeyreği kadar fazla olduğu için; bağlılık; onun ve onlarındır.”

Pek zaman geçmeden güzel bir kaç şiir yazıyordu;

“Esiyor rüzgârlar;

dumanı tüterken acıların…

Düşüyor yapraklar;

kadim ağaçlardan; usulca…

Anlıyorlar yine; gitmemiş; sonbahar.

Terk etmemiş bizi; geziyormuş kışla…

Hatırlamış bizi… Ah! Hatırlamış…

Gel! Gel de yine üzüntüye; bürü bizi.

Yine sıcak yüreklerimizi; dondur.

Yine ayır bizi; duygularımızdan…

ürperti ver yüreğimize ve mutlu ol, yine.”

“Orada; sonunda; kalbimin içinde…

Daha da daralıyor; Gel gör ve hisset.

Anla! Geliyorlar; uzaktan…

Öylece… Öylece…

Söylüyorlar; kadim sırların,

şarkılarını… Biliyorlar.

Pek çokları demişti; onlara,

sadece ölüm var burada.

Kurtar onları; Efendi;

Kurtar onları; hükmeden…

Gözlerinde ki karanlık;

yüreğimize ışık saçarken,

hisset bizi; Efendi. Hisset.

Ah! Söndür yüreğimizin; ateşini.

Bize gül. Bizi anla!

Efendi! Efendi!

Seni bekler iken; ışıltılı suların;

dondurucu soğuğunda;

türküler yaktık; hazin gecelerce…

Ah! Efendi… Ah!

Vaktimizin zamanı;

Geleceğimizin geçmişi; Efendi.

Bırakma; gel artık;

gürültülü yüreğin ve

gülen yüzünle.”
“Sen!” dedi uzaktan bir ses, dalmış olan Deli ürkekçe mağaranın çevresine bakındı. Beyninin bir oyunu olmalıydı ki tekrardan; güncesine döndü.

“Sen! Seçilmiş olan” dedi yine aynı ses. Deli korkmuştu ama nezaket kuralları ışığında bir karşılık vermenin iyi olacağını düşündü ve “Bayım, ne istiyorsunuz ve siz kimsiniz?” dedi. Bir süre sessizlikten sonra O tekrardan konuştu ve “Ben, Sen’im! Seçilmiş olan! Düşünen! Beni hak eden! Beni dinle ve kurtuluşa er. Erdir”, dedi.

“Kim olduğunuz hakkında bir fikrim yok Bayım, lütfen kendinizi gösterin ki sizin bir insan olduğunuz idrak edebileyim” dedi Deli ve mağarayı iyice süzdü.

“Ben, Işık getirenim,” dedi O ve Deli aynı anda mağaranın içinin büyük bir ışık huzmesine büründüğü gördü ve hemen sonra kayboldu.

“Ben, Ateş’im” dedi O ve sonra mağara ateşler içinde kaldı ama Deli bir zarar görmeden yine yok oldu. Ve daha sonra “Ben, Her şeyim. Soluduğun hava. Hissettiğin üzüntü ve Yaşadığın anın; ta kendisiyim” dedi bilinmeyen varlık.

“Benden ne istiyorsunuz?” dedi Deli öyle bir korkmuştu ki titriyordu. Mağarada gördüğü şeyler ömrü boyunca kimsenin görmediği ve göremeyeceği şeylerdi ama o görmüştü ve kesinlikle aklını kaçırdığı düşüyordu. Bilinmeyen varlık yine konuşmaya başlayınca sustu ve onu dinledi.

“Seçilmiş olan; beni iyi dinle ve sonra aldığın sorumluluğu yerine getir,” dedi Şeytan ve sonra gür bir sesle “Ben; Beelzebub ve Albız, Yeraltı ve Üstünün Hükümdarı ve Işık getirenim. Ben, Zorlamayan Tanrı’yım ve Zevk Veren’ im. Yaşam Getiren ve Götüren’im.

Ben, siz olmazken den beri Var Olan ve Var Olacak’ım! Seçilmiş olan!

Ben, Gerçek Tanrıyım ve Sen, Seçilmiş olansın! Sen kutsandın ve Yükseldin. Anla ve Anlat! Kudretli Mürit!

Ben, Ayet Getiren’ im! Seçilmiş olan! Düşünen! Gerçekleri bulan! Uyandıran!

Ben, Ateş’im; Hiç Sönmeden Yanacak olan ve Ben, Sevgiyim; Hiç Bitmeden Artacak olan!

Üzüntüyü Bitiren ve Zenginliği Eşitleyen de benim!

Ben, Karanlık Öğretiyim ve Işığın Yaratıcısıyım. Ben, Sudaki Yansımayım! Var Eden ve Seven.

Ben, Karanlık Krallıkların Hükümdarıyım. Ben, İlk Gelen’ im! SEÇİLMİŞ OLAN!

Ben, Bilim Öğreten’ im! Ben, İçinde Saklı Kalmış Duygu’yum! Kutlu Mürit! Ben, Aydınlatan Tanrı’yım.

Ben, Herkes’ im!” dedi Şeytan ve Slain mağarasının içindeki dehlizde bir ışık huzmesi olarak kayboldu.

Deli öyle bir şaşırmıştı ki; neredeyse aklını kaçırmak üzeriydi. Gülünç bir şekilde “bana boşuna Deli demiyorlar” diye düşündü ve muhtemelen kendini şeytan olarak tanıtan bu kötü varlığın dehliz girişine bıraktığı kitabı: görmedi…

Slain Dehlizi’ndeki Beklenilmeyen” için 1 Yorum Var

  1. Devamını okumak istiyorum bunun. Bazı sözcükleri yarım bırakmışsın sadece. Onun dışında eleştireceğim bir şey yok. Şiirler, ilki idare eder. İkincisi güzeldi. İlk şiirde bir sözcüğü tekrarlamışsın, sadece ona bozuldum biraz. Neyse, yazmaya devam et. Yazıyorsun.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *