Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Ütopya Projesi 3 – Duvar’ın Ardı

NOT: Bu bölümü okumadan önce ÜTOPYA PROJESİ – YASAK CİSİM ve ÜTOPYA PROJESİ 2 – NPC TESTİ adlı öyküleri okumanız, devamlılık açısından önem arz etmektedir.


Güneş neredeyse tepeye ulaşmıştı. Öğle yemeğini manzara tadında yemeyi tercih edip, evlerine yürüyerek dönen bazı insanların dışında Yıldırım Meydanı’ndan geçen kimse yoktu. Meydanın genelde ıssız geçen günlerini bozan John, Audrey ve William ise her zamanki yerlerinde oturmuş konuşuyorlardı.

“Size birer adet bant vereceğim” dedi John, elindeki saydam bantları göstererek. “Simülasyondan istediğiniz nesneye dokunup, nesneyi kasanıza kayıt ederseniz nesne tamamen sizin oluyor.”

William artık iyice dikkatini çeken bu icat ile ilgili kafasına takılan soruları sormaya başlamıştı.

“Bir NPC veya Ütopya içinde kendimize ait bir FC alabilir miyiz mesela?”

“Elbette. Ama o dediklerin hiçbir işe yaramazlar. Yapay zeka olmadan bir FC kullanamazsın. Veya bağlantısı kopmuş bir NPC’nin cesetten farkı yoktur.”

William yüzüne geçirdiği sinsi gülümseme ile John’a sorusunu sordu.

“Ütopya içindeki evimin dekorasyonu için kullanabilirim ama, değil mi?”

“Elbette.”

“Peki ya gökdelenler? Koca bir gökdeleni de tek dokunuş ile kaydedebilir miyim?”

“Hayır. Binalar binlerce parça halinde kodlanıyorlar. Bir binaya dokunursan sadece dokunduğun duvarın bir kısmını bant içine alabiliyor. Yine de koca bir gökdelende delik duvarlar açmak gayet zevkli oluyor.”

Audrey gün geçtikçe canını sıkan bu durum ile ilgili konuşmanın vakti geldiğini düşünerek araya girdi.

“Bir saniye! Ütopya’daki Tanrıça Binası’nın ön cephesindeki deliği sen mi yaptın yoksa?”

“Evet” dedi John yüzündeki koca gülümseme ile. “O duvar ise şimdi denizaltı gezisine giden yolu kapatıyor.”

“Bu yaptığın zarar sistem tarafından fark edilmeyecek mi sanıyorsun?”

“Edilecektir. Aslında denizaltı gezisi sistem tarafından kapatıldı sanıyor insanlar. Ne zaman ki şikayetler ortaya çıkacak, o zaman sistem olanları fark edecektir.”

“Peki bizim ne yapmamızı istiyorsun? Bu bantları alıp simülasyonların içinde ne görürsek onlara dokunup kasaya mı koyalım? Veya gökdelenlere delikler mi açalım?”

“Şimdilik evet. Yeterince karışıklığa neden olursak simülasyonun sıfırlanması gerekir. Düşünsenize, on binlerce kredi harcamış insanlar, onca uğraşılarının yok olduğunu görürse ne olur? Sistem hepsinin kaydını simülasyon ile birlikte silmek zorunda kalacak, aksi halde karışıklığı düzeltemezler. Ve bu da tüm insanları isyana sürükler. Simülasyon içinde, en kötü ihtimalle tüm erişimler birkaç günlüğüne ücretsiz olacaktır. Bu da herkesin eşit olmasına yetecek bir süre.”

“Ya da sistem bizi silip karışıklığı düzeltmeye çalışacaktır. Üç kişinin yapacağı etkiyi düzeltmek çok da zor olmaz sanırım.”

“Evet. O yüzden öncelikle reklamımızı yapmalıyız. Herkese bu bantlardan vermeliyiz. Bütün simülasyonlarda dengesizliğe neden olmalı halk. Sistemi sıfırlamaya zorlamalıyız kısacası.”

Audrey kaşlarını iyice çatmıştı.

“Bunlar Duvar’ın ardını görmene nasıl yardımcı olacak?”

John bir süre sessizliğe gömülüp düşüncelere daldı. Simülasyonlarda eşitlik istemesi bir yana asıl önceliği Duvar’ın ardını aşmaktı. Önünde koca bir dünya vardı ve onun hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyordu. Tamamen özgür bir dünyada kafese kapatılmış gibi hissetmek onu tedirgin ediyordu ve Audrey’in sorusuna ne cevap vereceği konusunda emin değildi.

“Bilmiyorum” dedi John sessiz bir tonla. “Eğer simülasyonlarda bir farklılık yapabilirsek diğer tüm yasakları da kaldırabilirler belki. Her insan aynı şeyi isterse onlara bunu vermek zorunda kalırlar. İnsanların dikkatini çektikten sonra bu özgürlüğü istemelerini sağlayabiliriz.”

İyice sessizleşen ortam üçünü de germeye başlamıştı. Aralarından William ise John’un verdiği bantları kullanmak konusunda heyecanlıydı. Aldığı bant sayesinde Ütopya içinde istediği her şeye sahip olabilecekti ve bunu bir an önce kullanmak için sabırsızlanıyordu. Daha fazla konuşulacak bir şey olmadığını fark ettiğinde ise ayağa kalktı ve

“Hadi şu zımbırtıları kullanalım o zaman dostum. Ben gidiyorum” dedi.

John da bir an için kendini toparlayarak aynı istekle ayağa kalktı.

“Pekala, evlere dağılalım o zaman. Yarım saat içinde Ütopya’da, benim evimde buluşalım.”

Ütopya içinde kredi ile alınabilen konutlar hemen hemen bütün kullanıcıların ilk tercihiydi. Evler, simülasyona bağlanıldığında karakterlerin canlandığı yerler olmasının dışında, birçok eşya ile dekore edilebilen şahsi alanlar da olması yüzünden kullanıcıların ilgisini çekiyordu. Evi olmayan oyuncular ya kiraladıkları bir otel odasında ya da Tanrıça Binası olarak bilinen bağlantı noktalarında simülasyona giriş yapıyorlardı.

John, diğerlerinden ayrıldıktan sonra her zamanki gibi gerçek dünyadaki evine yürüyerek gidiyordu. Özgürlüğe olan düşkünlüğü ve yürümeye olan sevgisi bunu neredeyse her gün yapmasına neden oluyordu. Audrey ve William’ın çağırdığı FC araçların gözden kaybolması ile iyice sessizleşen sokakta sadece arkasından hızla yaklaşan ayak sesleri geliyordu. Kendisi gibi yürümeyi seven biriyle aynı yolda olduğunu bilmek bir nebze onu tedirgin etmişti. Özellikle bu denli hızlı ve gürültülü yürüyen birisi yüzünden John da adımlarını hızlandırmıştı.

Sokaklarda pek fazla insan olmaması John’un arkasından gelen ayak seslerini gerilimli bir hale sokuyordu. Yine de John, sürekli etrafta uçarak gezinen Denetleyici’lerin varlığı ile bir nebze rahatlamıştı. Bir sorun olması durumunda Denetleyici’ler şehrin güvenlik kameraları gibi işliyorlardı. Bela çıkaran birini gören Denetleyici’lerin olduğu yere güvenlik robotlarının ulaşması ise sadece saniyeler alıyordu.

John’un arkasından yaklaşan ayak sesinin sahibi neredeyse ensesine kadar gelmişti. Omzunda hissettiği elin ağırlığı ile irkilen John, vakit kaybetmeden arkasına dönerek şaşkın gözlerle, onu durduran adama baktı ve haykırdı.

“Ne istiyorsun?”

Adamın sürekli tedirgin bir hali vardı. Derince aldığı nefesler sıktığı dişleri yüzünden burun deliklerinden dışarıya, fırtınalı bir gün gibi gürültüyle çıkıyorlardı.

“Sizi konuşurken duydum. Gerçekten Duvar’ın ardını görmek istiyor musun?” dedi adam.

John neler olup bittiğini anlamadan bir süre adama baktı. Bir şekilde ona tanıdık gelen bu yüz ile daha fazla muhatap olmak istemese de Duvar’ın ardı hakkında neler bildiğini merak ediyordu.

“Bizi duydun mu? Nasıl?”

“Bu dünyada tek güzel icatları sen yapmıyorsun evlat.” Adam kulağındaki yuvarlak nesneyi göstererek devam etti. “Baktığım yerdeki her şeyi duyabilmem bana bir arkadaşımın hediyesi. Ama asıl önemli olan benim duyduklarım değil. Sen gerçekten Duvar’ın arkasını görmek istiyor musun?”

“Evet” dedi John hiç düşünmeden.

“Güzel. Sana oraya nasıl gidebileceğini söyleyebilirim. Ancak benim için bir iyilik yapman gerekecek.”

Gittikçe gerginleşen bedenini rahatlatmak için yutkunan John, karşısındaki adama sorusunu sordu.

“Nasıl bir iyilik?”

O sırada sokağın diğer tarafından geçen Denetleyici durarak John ve gizemli adama döndü. Merceğini ikisi arasında gezdirdikten sonra John’u tam karşısına aldı ve

“Efendim, bu beyefendi sizi rahatsız mı ediyor?” dedi. “Şu anda algılayıcılarım korkmuş olduğunuzu gösteriyor.”

John bir şey söylemeden adama bakarken, adam John’un kulağına eğilip fısıldamaya başlamıştı.

“Sana zarar vermeyeceğim. Ama robotların bu konuşmayı bilmemesi gerekiyor. Onu buradan gönder.”

John bir süre düşündükten sonra Denetleyici’ye döndü ve “Hayır bir sorun yok, gidebilirsin” dedi. Adamın teklifine olan merakının yanı ona olan korkusu da bedenini sarıyordu. Diğer yandan, acil bir durumda “Yardım” diye bağırması ile bir sürü güvenlik robotu ve Denetleyici’nin etrafında biteceğini bilmek ise onu rahatlatıyordu.

Denetleyici hızla ortamdan uzaklaşınca John sorusunu yenilemek zorunda hissetmişti kendini.

“Nasıl bir iyilik yapmamı istiyorsun?”

Adam elini uzatarak John’u bileğinden tuttu ve elini sıktı. Adamın avucundaki şey ikisinin eli birbirine yapışında hışırtılı bir ses çıkarmıştı.

“Seni Duvar’ın arkasında gönderdiğim yere gideceksin. Orada bir adam olacak. Ona, kimsenin bilmediği ülkenin adını bulduğunu söyle. Ve sana verdiğim kağıdı oku. Ama sakın” daha sert bir ses tonuyla “SAKIN, oraya gitmeden bu kağıdı okuma veya açma” dedi adam.

John kağıdı cebine sıkıştırdığında hala kafasında bir sürü soru ile boğuşuyordu.

“Kağıt mı? Kağıdı nereden buldun? Neden dijital baskı değil…”

“Kapa çeneni” diyerek sert çıkıştı adam. “Anlamıyor musun. Bu kağıtta yazan şey önemli. Tüm dijital yazılar denetlenir. Kağıtlar güvenlidir. Onları açmadığın sürece robotlar tarafından bilinmezler. Sakın onu açma.”

“Peki ya duvarın arkası? Oraya nasıl gideceğim?”

Adam etrafını iyice kontrol ettikten sonra tekrar John’un kulağına eğildi ve fısıldamaya başladı.

“Bir FC’ye bin ve Simon Gilbert ile görüşme talebinde bulun. Bu kağıdı götüreceğin kişi o.”

“Neden sen yapmıyorsun?”

“Çünkü ben onun birinci dereceden ortağıyım. Beni asla onun yanına götürmezler.”

Adam geriye çekilip etrafını yine kontrol etmeye başlayınca, konuşma sırası John’a gelmişti.

“Seni hatırlıyorum. Sen Günah Şehri simülasyonunda insanları uyarmaya çalışan delisin. Ama tıpkı avatarına benziyorsun.”

Tüm simülasyonlardaki avatarlar Ütopya’da oluşturulan avatarlardan kopyalanmaktaydı. Ütopya’ya ilk defa giriş yapan veya Ütopya içinde ölen bir karakter, gerçek hayattaki görüntüsünün aynı olan bir avatar ile simülasyona giriş yapıyordu. Ancak neredeyse hiç kimse gerçek hayattaki görüntüsüyle devam etmiyordu. Görünüşünü kredi harcayarak değiştiren insanlar, Ütopya içinde en çok dikkat çeken kişi olmak için yarışıyorlardı. Her çeşit yüz nakli ve vücut yapısı satın almanın yanı sıra, hareketli dövmeler, ışıldayan ten, uçmak ve bunlar gibi çok yüksek kredili yüzlerce eklenti de simülasyonda mevcuttu. Eklentilerin çoğu sadece Ütopya içinde kullanılabilir olsa da, dış görünüşü oluşturan tüm yapılandırmalar diğer simülasyonlara aynen naklediliyordu.

Adam, John’a cevap verirken yüzündeki gerginlik iyice artmıştı.

“Beni daha önce görmüş olman mümkün. Sana simülasyonların bağımlılık yapan etkileri hakkında ders verecek vaktim de yok. Eğer Duvar’ın ardını görmek istiyorsan bu tek şansın. Dediğimi yap. Kağıdı ona götür.”

Adam geldiği gibi arkasını dönerek yankılı sesler çıkaran adımlarıyla hızla ortamdan uzaklaşmıştı.

John bir süre olduğu yerde ne yapması gerektiğini düşünerek bekledi. Hiç tanımadığı bir adamın durduk yere ona hayatının fırsatını sunması içini tedirgin etmişti. Safari simülasyonunda defalarca Duvar’ın arkasını görme fırsatı bulmuştu. Ancak hiçbirinin gerçekliğine inanmıyordu. Duvar’ın arkasında binlerce hayvan ve alabildiğince yeşil bitkiler ile kaplıydı gördüğü simülasyon ve hologram kayıtlarında. Peki neden oraya gitmelerine izin verilmiyordu? Neden robotların insanlara karşı Duvar’ın ardıyla ilgili bu kadar katı kuralları vardı? Kafasını daha da kurcalayan şey ise, bu tabuyu az önceki adamın söylediği şekilde, sadece bir FC aracına binerek kırabilir miydi?

Daha fazla düşünmek yerine neler olacağını görmeye karar verdi. Elini havaya kaldırıp biraz sesli bir şekilde “FC” dedi. Sadece birkaç saniye içinde tam önüne bir FC araç yukarıdan iniş yaptı. John’un araca binmesiyle aracın zemininden iki silindir yükseldi. Silindirlerin ortası saydam plastik ile kaplıydı ve birisi diğerinden daha yükseğe çıkmıştı. Silindirlerin arasında kalan plastik ise John’un oturabilmesi için hafif engebeli duruyordu.

John, kendi için hazırlanan yere kurulduğunda, FC’nin üstü uzunlamasına bir kubbe biçimini alacak şekilde kapandı. Ardından ise FC’lerin her yolcuya yaptığı ses kaydı başlamıştı.

“Hoş geldiniz. Sizi nereye götürmemi istersiniz?”

John, adamın söylediği ismi bir süre düşündü. FC’lere bir isim veya mekan adını vermek, yolcuyu nereye götürmesi gerektiğini söylemeye yetiyordu.

“Simon Gilbert” dedi John biraz tedirgin bir ifadeyle.

“5 adet Simon Gilbert bulunmakta.” FC’nin saydam kubbesinin üzerinde ortaya çıkan dijital harita, Nenurc üzerindeki bütün Simon Gilbert’lerin yerlerini kırmızı noktalar ile gösteriyordu.

“Lütfen gitmek istediğiniz yer hakkında daha fazla bilgi veriniz veya harita üzerinden seçiminizi yapınız.”

John haritada işaretli her yerin Nenurc içinde olmasından dolayı aradığı Simon’ların bunlardan biri olmadığını anlamıştı. Duvar’ın ardına onu götürecek bir Simon arıyordu ve bu yüzden cevabını yeniledi.

“Simon Gilbert ile görüşme talep ediyorum.”

FC araç John’un konuşmasının ardından hiçbir işlem yapmadan bekledi. Aradan birkaç saniye geçince ise bunun normal bir şey olmadığını anlamıştı John. FC’lerin, hatta hiçbir robotun bu kadar uzun süre işlem yaptığını görmemişti daha önce. Şimdi yaptığı şeyin doğru olup olmadığını yargılıyordu artık. Ona bir kağıt verip Duvar’ın ardına nasıl gidileceğini söyleyen bir adama güvenmenin doğru bir fikir olmadığına inanmaya başlamıştı. Eğer iyi bir fikir olsaydı FC bu kadar uzun süre beklememeliydi.

Gergin bekleyiş birkaç saniye sonra sona ermişti. FC’nin ses kaydını duyduğunda John kulaklarına inanamamıştı.

“Simon Gilbert ile görüşmeniz kabul edildi. Safari gezisi aktifleştirildi. Lütfen koltuğunuza kurulun ve gezinin tadını çıkarın.”

John kalbinin atışının sesini duyar gibiydi. FC gökyüzüne doğru havalanırken neler olacağını merakla bekliyordu. FC’nin hızla hareket etmesi ve birkaç dakika sonra Duvar’ın üzerine doğru gitmesiyle ise heyecanına iyice yenik düşmüştü. Duvar’ın üstünden geçip denizi aştığında ise hayatında görüp görebileceği en inanılmaz manzara ile karşılaşmıştı. Safari simülasyonu veya hologram kayıtlarından çok daha güzel bir dünya vardı altında. Yeşilin bütün tonlarını içeren binlerce bitki ve gökyüzünde özgürce uçan rengarenk kuşlar John’u büyülemişti adeta. Daha önce hiç görmediği robotlar ise bir yerden başka bir yere sürekli uçuyorlardı. Denetleyici’lere benzeyen ancak siyah renkte olan kürelerin dışında, arkasında artı şeklindeki bir pervaneden etrafa sıvı fışkırtan beyaz, ince uçaklar ve geniş gövdeli, uçan, kapalı gri kutuları her yerde görmek mümkündü.

Manzaranın tadını olabildiğince çıkarırken, FC’nin aniden yükselen sesi bir an için John’un ürkmesine neden olmuştu.

“Audrey Ryan sizinle görüşmek istiyor. Görüşmeyi kabul ediyor musunuz?”

John büyük bir heyecanla “Evet” dedi. Audrey’e şu anda neler olduğunu anlatmak için sabırsızlanıyordu. Audrey’in görüntüsü FC’nin saydam kubbesi üzerinde belirmişti. Gerçek hayattaki haline benzemeyen bu görüntü, Audrey’in şu anda Ütopya içinden onu aradığını gösteriyordu.

Simülasyon koltuğuna bağlanmayan bazı insanlar için geliştirilmiş bu sistem, her an her yerden sadece bir ekran ile Ütopya içini görmelerine fırsat veriyordu. Daha sonra bu sistemin iletişim amacıyla da kullanılmasıyla gerçek dünya ile simülasyonlar arasında bir bağ oluşmuştu. Hatta “Gerçeklik Kaybı” adı verilen bir tür hastalık son zamanların en yaygın sorunuydu. İnsanlar gerçek hayat ile simülasyonu birbirine karıştırmaya başlıyorlardı. Uçma eklentisi olduğunu zanneden birkaç kişinin gerçek dünyada kendini apartmandan aşağıya atıp ölmesi dijital haberlerde bir süre gösterilmişti.

“Neredesin? Seni bekliyoruz.” diye sert çıkıştı Audrey’in görüntüsü.

“Şu anda nerede olduğuma inanamayacaksın. Duvar’ın arkasındayım.”

“Ne?” dedi Audrey büyük bir şaşkınlıkla. “Şaka mı yapıyorsun? Nasıl?”

“Ciddiyim. Siz gittikten sonra bir adam geldi. Onun sayesinde çıktım. Dönünce size her şeyi ayrıntısıyla anlatacağım” derken dönüp dönemeyeceği konusunda endişelerini yansıtmamaya çalışıyordu. “Şimdi kapatmam gerekiyor.”

Audrey’in yüzü düşmüştü. Korktuğu her halinden belli oluyordu.

“Pekala. Lütfen dikkatli ol.”

Görüşmeyi sonlandırdığında John iyice korkmaya başlamıştı. Duvar’ın ardına bırakılıp bir daha asla Nenurc’a dönememe ihtimali vardı. Yaptığı şey belki de büyük bir suçtu ve bunun bedelini ödemek için şu anda Duvar’ın ardına taşınıyordu. Ama artık çok geçti. Merakına yenik düştüğü bir yola koyulmuştu ve bundan geriye dönmeye hiç niyeti yoktu.

FC hızını yavaşlattığı sırada ise antik bir şehrin kalıntılarının üzerinden geçtiğini anlamıştı John. Bitkiler, binaları neredeyse görünmeyecek kadar kaplamıştı. Göze çarpan birkaç gökdelenin dışında neredeyse her yapı hasar görmüştü. Özellikle ise geniş alanın tam ortasında, bitkilerin arasından kendini gösteren demir yığını dikkatini çekmişti.

“Eski medeniyetler” dedi John tuhaf bir mutlulukla ve “FC” diyerek devam etti cümlesine. “Neden tüm medeniyetler Nenurc’ta toplandı? Neden buraları terk ettiler?”

FC bir süre sessiz kaldıktan sonra cevap verdi.

“Lütfen gezinizin keyfini çıkarın.”

“Şu anda üzerinden geçtiğimiz yerin adı ne?”

Ne sorarsa sorsun FC’den aldığı cevap değişmiyordu.

“Lütfen gezinizin keyfini çıkarın.”

Antik şehri geçtikten beş dakika kadar sonra FC iyice yavaşlamıştı. Ardından durarak yavaşça yere inmeye başladı ve zemine neredeyse değecek kadar alçaldı.

“İstenilen noktaya varmış bulunmaktayız. Güvenliğiniz için Simon Gilbert ile görüşmeniz kayıt altına alınacaktır. Aracı terk etmeniz veya görüşme talebindeki kişinin araca üç metreden fazla yaklaşması yasaktır. İyi sohbetler dileriz.”

John neler olduğunu anlamaya çalışırken etrafına dikkatli gözlerle bakıyordu. Dört bir yanı ağaçlarla kaplı bu alanda bir mağaranın tam önünde durmuşlardı. İki metre yüksekliği olan mağaranın önünden sarmaşıklar sarkıyordu. Ağaçların arasından süzülen güneş ışınları yeşil bitkileri yer yer aydınlatıyordu. Etrafta, ağaçlarda gezinen sincaplardan başka bir canlı görünmüyordu ancak FC onu tam buraya, hiçliğin ortasına getirmişti.

Bir süre sonra ise siyah Denetleyici’lerden birisi mağaradan içeriye girdi ve bir dakika sonra aynı hızla dışarıya çıktı. John gittikçe daha fazla korkmaya başlamıştı. Hayatının deneyimini yaşamasının verdiği keyif bir yana, Nenurc’un en katı kuralını bu şekilde çiğnemiş olmanın verdiği heyecan ve korku daha ağır basıyordu.

Mağaranın içinden gelen ses ile tüm dikkatini oraya verdi. İçerinde çıkan adamın kim olduğunu tahmin etmek zor olmamıştı ancak gördüğü kişi daha önce hiç görmedikleri kadar bakımsız ve kirliydi. Adamın yüzünü kaplayan sakalları sadece yorgun düşmüş gözlerini açıkta bırakmıştı. Uzun, karmakarışık saçları bir süredir yıkanmadığını gösterir nitelikteydi.

Adam mağaradan dışarıya tamamen çıktıktan sonra eliyle gözlerini siper etti. Dikkatlice John’a baktıktan sonra konuşmaya başlamıştı.

“Sen de kimsin?”

John bir süre ne diyeceğini bilemeden bekledi. Hala kağıdın içinde yazanı okumanın doğru bir karar olup olmadığını sorguluyordu. Ancak merakı daha ağır basmıştı.

“Benim adım John” dedi önce. Kağıt ile ilgili şeyleri, burasıyla ilgili her şeyi öğrendikten sonra söylemeye karar vermişti. O yüzden sohbeti olabildiğince ağırdan almaya başladı. “Sen Simon musun?”

“Evet. Adımı nereden biliyorsun? Buraya nasıl geldin?” dedi adam sinirli bir ifadeyle.

“Beni bir adam gönderdi. Sana iletmemi istediği bir mesaj var.”

Simon kocaman bir gülümseme ile karşılık verirken elini indirip bir adım daha yaklaşmıştı John’a.

“Aaah Joey. Demek onu buraya getirmiyorlar. Peki sana söylediği mesaj ne?”

“Dedi ki, kimsenin bilmediği ülkenin adını bulmuş.”

Simon’un gözleri iyice açılmıştı. FC araca doğru hızla birkaç adım atarken “Ne dedin?” diyerek heyecanını dile getirmişti resmen.

Tam o sırada ise FC araç sesli bir uyarı verdi.

“Lütfen uzak durunuz. Aksi halde hücre cezasına çarptırılacaksınız.”

Simon hemen olduğu yerde durarak bir adım geriye gitti. Duymak istediği şeyi böylece kaybetmek istemiyordu.

“Sana o ülkenin ismini söyledi mi” dedi büyük bir merakla.

“Hayır. Ama bir kağıt verdi. Onda yazıyormuş.”

“Oku o zaman kağıdı. Ne yazıyor.”

“Hayır” dedi John. “Önce benim sorularıma cevap vereceksin.”

Simon bir süre dikkatli gözlerle John’u süzdükten sonra gülümsedi. Bu konuşmanın uzun süreceğini anlamıştı. Karşısındaki gencin kim olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu ancak Joey, buraya göndermek için onu seçmişti. Bu da Simon’un John hakkında birkaç fikir edinmesine yetmişti. Tam olduğu yere oturup konuşmaya başladığında yüzünde hafif bir gülümseme vardı.

“Benim gibisin” dedi Simon. “Seni buraya getiren de merakın oldu değil mi? Peki o zaman. Seni dinliyorum.”

“Öncelikle sen kimsin?”

“Ben de tıpkı senin gibi Nenurc’ta yaşayan biriydim.”

“Peki neden buradasın? Ne suç işledin?”

“Merak” dedi Simon. “Fazla meraklıydım.”

“Ne demek istiyorsun?”

“Öğrenmemen gereken şeyler öğrendim. İnsanları uyarmaya çalıştım.”

“Ne gibi şeyler?”

Simon kendinden son derece emin şekilde cevap vermişti bu soruya.

“Eğer sana söylersem bu görüşmeyi bitirirler. Şu anda, tıpkı her zaman olduğu gibi dinleniyoruz.”

John robotları kastederek “Anlamayacakları şekilde söylemeyi dene. Biz genelde öyle yapıyoruz” diye karşılık verdi.

Simon tekrar gülerek kafasını salladı.

“Peki öyle olsun. Öncelikle bilmen gereken şeyler var. Seni buraya getirdiler. Demek ki sen de izleniyorsun. Kaderin çok farklı olmayacaktır. Neyse. Zamanla öğreneceksin bunları ancak çok geç olacak. Sana bildiklerim arasından şu kadarını söyleyebilirim. Gerçek dünyada en son ne zaman bir bebek gördün? Ya da evli bir çift. Daha fazlasını sorma veya konuşma. Sen o kağıdı okumadan buradan götürülmeni istemiyorum çünkü.”

John bir süre adamın dediklerini düşündü. Ne demek istediğini merak etse de tıpkı onun dediği gibi daha fazla bu konunun üzerine gitmemeye karar verdi. Söylediklerini Nenurc’a döndükten sonra araştırabilirdi. Tabi geri döneceği konusunda hala kuşkular taşıyordu. Sırf elindeki kağıdı bu adama okuması için buraya getirilmiş olabileceğini, ardından ise dünyanın en ıssız köşelerinden birine bırakılabileceğinin endişesini yaşıyordu.

Düşüncelerine ara verdikten sonra ise sorularını sormaya devam etti.

“Pekala. Ne demek istediğini araştıracağım. Ama sormak istediğim başka şeyler var. Mesela neden bu mağarada yaşıyorsun?”

“Mağarada yaşamıyorum. Ben bir suçluyum. Suçlulara sadece yemek ve acil durumlarda ısınma hakkı tanınır. Yemekler ise iki çeşit olurlar. Çorba ve bir et yemeği. Sürekli aynı şeyleri yemenin ne demek olduğunu tahmin bile edemezsin. Hele Nenurc’ta onlarca yıl lüks içinde yaşadıktan sonra… O yüzden suçlular sürekli gezerler. Yeni yerler keşfetmek, yeni yiyecekler bulmak, ağaçtan düşen meyveleri toplamak için gezeriz. Ben de yakındaki bir köye gitmiştim. Oradan, ilerideki şehirde yaşadığım eve dönüyordum. Sadece bu geceyi burada geçirdim anlayacağın.” Adam garip bir gülümseme ile başını öne eğdi ve devam etti. “Ne kadar ironik. Eskiden suç işleyenleri dört duvar ardına kapatırlarmış. Şimdi ise suçlular dünyada özgürce dolaşırken, suçsuz insanlar Duvar’ın ardında lüks içinde yaşıyor. Neyse. Başka merak ettiğin bir şey var mı?”

“Evet. Neden tek başınasın?”

“Robotlar tüm suçluları dünyanın farklı bir yerine koyarlar. Hem birlik olup onlara zarar vermememiz, hem cezamızı çekmemiz, hem de birbirimize zarar vermememiz için.”

Tam o sırada John’un gözü yanlarından geçen bir robota takılmıştı. Elips şeklindeki robotun önünde iki adet mercek vardı ve hem üstünden hem de altından çıkan ikişer adet mekanik kol bulunuyordu. Altından çıkan kollar yerdeki bazı otları kopararak arkasındaki bölmeye yerleştiriyordu. Robot bu işlemi hızla yapıp ortamdan uzaklaştığında ise John konuştu.

“Daha önce hiç görmediğim robotlar var burada. Ne yapıyor bunlar?”

“Az önce gördüğün robotun adı Sachluph. Zararlı ot ve böcekleri toplayıp küçük bitkiler ile ilgilenirler. Gökyüzünde dolanan Afbri’leri görmüşsündür. Ağaçları ve bitkileri sular, gübreler ve ilaçlarlar. Büyük kutu şeklinde olanlar ise Achaiah. Ölmek üzere olan hayvanları yırtıcılara, ölenleri leşçilere taşırlar. Hasta olan veya nesli tükenen hayvanların da nakil işlemlerini yürütürler. Bir de Maktiel’ler görünürler arada. Ağaçları budar, yaşlı ağaçları keser ve yeni ağaçlar dikerler. Anlayacağın kusursuz bir ekosistem için çalışan milyonlarca robot var. Ve emin ol daha görmediğin bir o kadarı mevcut.”

“Peki ya siyah Denetleyici’ler?”

Simon büyük bir kahkaha attı.

“Denetleyici ha. Onlara o ismi söylediğimiz zamanları hatırlıyorum. Nenurc’ta Esme’ler, senin deyiminle Denetleyici’ler, genelde naziktir. Burada gördüğün siyahlara Karoz diyoruz. Tıpkı Esme’ler gibi işlev görürler. Doğaya zarar verenler varsa onları rapor ederler ve sürekli etrafı gözetlerler. Bir de bizlere arada yemek getirip bilgi vermek için uğrarlar. Bunun dışında insanlara veya hayvanlara asla yardımcı olmazlar.”

Simon olduğu yerde biraz doğrulduktan sonra daha ciddi bakmaya başladı. Görüşmelerin bir süresi vardı ve çoğunu şimdiden harcamışlardı. Süre bitmeden önce kendi merak ettiği konuları sormanın vakti geldiğini düşünüyordu.

“Şimdi sıra bende” dedi Simon. “Joey neden seni gönderdi? Onu nereden tanıyorsun?”

“Bizi kulağındaki bir cihazla dinlemiş. Duvar’ın ardını görmek istediğimi duymuş sadece.”

“Bu kadarı değildir. Seni buraya getirdiler sonuçta. Joey seni seçtiyse eğer sende daha fazlası olmalı.”

John, meydanda daha başka ne hakkında konuştuklarını ve Joey dediği adamın neler duymuş olabileceğini düşündükten sonra cevabını biraz daha genişletti.

“Aslında ben de bir mucidim. Simülasyonlara etki edebilen bir cihaz ürettim. Onun hakkındaki konuşmalarımızı duymuş olabilir.”

“Anlamıştım.” Simon son derece kendinden emindi. “Kaderin farklı olmayacak.”

“Bunu yine söylemiştin. Ne demek istiyorsun?”

“Cevaplayamayacağım soruları sorma. Robotlar mecazları anlamazlar. Sana şu kadarını söyleyeyim, sen bir kitapsın, büyük melekler ise okuyucu. Ne kadar çok kitap okursan, o kadar çok öğrenirsin. Eğer bunu çözebilirsen ne demek istediğimi anlarsın.”

John bu söylenenleri de Nenurc’a döndükten sonra araştırması gerektiğine inanarak daha fazla üstelemedi. Konuyu daha fazla uzatmanın bir anlamı kalmadığını düşünüyordu. Buraya gelmek için verdiği sözü tutmanın vakti yaklaşmıştı. Ama hala nedenini anlayamadığı bir soruyu sormaktan kendini alıkoyamıyordu.

“Sana bu kağıtta yazan yerin adını vermem neyi değiştirecek? Hangi dilde yazıldığını ve nereyi kastettiğini nasıl bulacaksın? Ya da oraya nasıl gideceksin? Gitsen bile orada ne yapacaksın? Kısacası, bu yer senin için neden bu kadar önemli?”

“Merak” derken, Simon’un yüzüne garip bir sinsilik yansımıştı. “Sadece merak. Eskiden gerçek kitapların olduğu kütüphaneler vardı. İlerideki şehir dünya kültürlerinin en önde gelen yerlerinden biriymiş zamanında. Oradaki kütüphanelerden, hala sağlam kalan kitaplar arasından, tamir ettiğim bir Dina kullanarak o yerin tam olarak neresi olduğunu bulabilirim. Sonrasını hiç düşünmedim. Zaten o yüzden buradayım. Düşünmeden hareket ettiğim ve fazla meraklı olduğum için.”

“Dina mı? O da ne?”

“Sanırım ona çevirici dersek daha doğru olur. Antik bütün dilleri birbirine çevirebilen eski bir robot.”

John anladım der gibi kafasını salladıktan sonra devam etti.

“Sana kağıdı okuyacağım. Ama okuduktan sonra bana bir şey olmayacağını nereden bileceğim.”

“Bir kitabı sonuna kadar okumadan asla çöpe atmazlar. Seninle işleri henüz bitmedi.”

John’un içini saran gerginlik gittikçe artıyordu. Simon denilen adamın bu denli gizemli konuşmaları onu daha fazla korkutuyordu. Yanlış bir yolda olduğunu fark etmişti ama geri dönmeye de niyeti yoktu. Cebinden buruşmuş kağıdı çıkarıp Simon’a gösterdi. Kağıdın katlı olan kısmını tuttuğunda ise Simon yerinden kalkarak haykırdı.

“Bekle. Kağıdı aç ve hemen bana çevir. Bilmediğimiz bir alfabe ile yazılmış olabilir. Sembolleri görmem gerekiyor.”

John denileni yapmak için kağıdı ona doğrulttu. Hala kafasını kurcalayan yüzlerce şey vardı. Bu kağıtta yazan yerin neden bu kadar önemli olduğunu ve robotlar için ise neden bu kadar gizli tutulduğuna anlam veremiyordu. Kağıdı, yutkunduktan sonra hızla açarak FC’nin saydam kubbesine yapıştırdı. Simon’un dikkatle baktığı kağıdın üzerinde ne yazdığını görmüyordu ancak Simon’un yüzündeki şaşkınlık onun da anlamadığını gösteriyordu.

Birkaç saniye sonra ise FC’nin saydam kubbesi simsiyah olmuştu. Hafif bir sarsıntı ile John, FC’nin yükseldiğini anlamıştı. Yaptığı şey yüzünden cezalandırılmak üzere götürüldüğünü düşünüyordu artık. FC’nin kubbeleri bazı müşterilerin isteği üzerine ve özel nakliyatlar sırasında siyah olurdu. Bu durumlarda bu araçların ne içini ne de içinden dışarısını görmek mümkün olmazdı.

John artık her şeyin böylece biteceğine inanıyordu. Onu dünyanın bir köşesinde terk edecekler ve sonu tıpkı az önceki adam gibi olacaktı. Yalnız başına uzun yıllar geçirmeyi istemiyordu. Hele ki Audrey’den uzakta bir hayatı asla kabullenemezdi. Yaptığı bu şey yüzünden suçlu olarak ilan edilecekse eğer hiç olmazsa bunu hak etmesi gerektiğine inanıyordu. Elindeki kağıdı kendine doğru çevirip üzerinde ne yazdığını görerek, bu gizli bilgiyi öğrendiği için suçlu konumuna düşmek ve bunun cezasını çekmek ona daha mantıklı gelmişti.

Kağıdı çevirip baktığında ise çok ilginç bir şey ile karşılaşacağını bekliyordu. Fakat kağıtta yazan kelime hakkında en ufak bir fikri yoktu.

“HAPON”

Kağıtta yazana olan merakı gitmişti ama artık Nenurc’ta neler döndüğüne dair çok daha fazla bir merak içindeydi.

Onlarca dakikalık gergin uçuşun ardından FC yavaşlamış ve durmuştu. John’un, kubbenin açılmasını beklediği birkaç saniye içinde aklından yüzlerce korku dolu senaryo geçmişti. Hatta şimdiden, eğer ıssız bir yere bırakılırsa nasıl barınak bulacağını kurmaya başlamıştı.

Kubbenin açılmasıyla korkunun yerini şaşkınlığa bırakmıştı. FC, evinin açılmış olan büyük penceresinin önüne gelmişti.

“Burası benim evim mi?” diye düşünürken içini iyice kontrol etti. Nenurc’taki her ev standart dizayn edilse de içi kişiye özel farklılıklar taşıyordu. Duvarlardaki dijital manzara resmi ve çalışma masasının üzerindeki, bantları yapmak için kullandığı çeşitli nesneler kesinlikle kendi evinde olduğunu anlamasına yetmişti.

Evine doğru birkaç adım attıktan sonra hızla uzaklaşan FC’nin ardından bir Denetleyici gelerek John’a seslendi.

“Efendim, lütfen elinizi açar mısınız?”

John bir süre şaşkın gözlerle küre şeklindeki robota baktı.

“Efendim, elinizde zararlı bir cisim belirlendi. Lütfen elinizi açar mısınız?”

John hemen denileni yaptı. Titreyen elini açarak içindeki kağıdı Denetleyici’ye gösterdi. Denetleyici, yanından açılan bir kapaktan çıkan, sokaktaki tozları temizlemek için kullandığı hortum ile kağıdı vakumlayarak içine aldı. Ardından kapak tekrar kapanarak Denetleyici küre şekline geri döndü.

“Teşekkürler” dedikten sonra ise hızla gözden kaybolmuştu.

Evin girişi olarak kullanılan büyük pencere kapanırken ise John donakalmış bekliyordu. Yaşadığı korku ve gerginlik aynı zamanda merakı ile savaşıyordu. Neler olmuştu ve neler olacağı hakkında en ufak bir fikri yoktu. Yine de Simon’un dediğine hak vermeye başlamıştı. Kendisi de tıpkı onun gibiydi ve merak ediyordu. Bütün sorulara bir cevap bulmadan da asla pes etmeye niyeti yoktu.

 

DEVAM EDECEK

Ütopya Projesi 3 – Duvar’ın Ardı” için 4 Yorum Var

  1. Her bölümde bir öncekinden daha çok meraka kapılıyor insan. Bu bölümde bize daha detaylı anlatımlar vermeniz çok güzel oldu. Ama bir yandan da yeni meraklar uyandırdığı için bir sonraki öykü için sabırsızlık yarattı. 🙂 Teşekkür ederim. Merakla diğer bölümü bekliyorum.

    1. Her bölümü yorumlarınız ile renklendirmeniz inanın beni çok mutlu ediyor. Umarım ben de yazdıklarım ile size güzel bir okuma keyfi yaşatıyorumdur. Yorumunuz ve beğeninizi dile getirişiniz için çok teşekkür ederim.

  2. Yine harika bir devam hikayesi ile kalbimi fethetti bu satırlar. Ayrıca robot isimleri de çok hoşuma gitti 🙂 Şimdiden sıradaki öykü için sabırsızlanmaya başladım bile ve doğruca ona yöneliyorum 🙂
    Teşekkürler paylaşımınız için.

    1. Yorumlarınız ve beğeniniz için tekrar teşekkür ederim. Sonraki bölümde robot isimlerinin nereden geldiği açıklanıyor ve olaylar daha da karışıyor 🙂 Uzun süren bir seriydi bu ve yazarken çok keyif almıştım. Sizin okumanızla da emeğimin karşılığını, hatta yorumlarınız ve beğeninizi dile getirişiniz ile çok daha fazlasını aldığımı düşünüyorum. Tekrar teşekkürler.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *