Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Ütopya Projesi – Yasak Cisim

“Zengin piçler.”

John, havada süzülerek hızla gözden kaybolan üç kişiyi gördüğünde düşüncelerini sesli söylediğinin farkında değildi.

“Sadece Ütopya’da kendinizi bizden üstün olarak gösterebiliyorsunuz. Ama bunu çok yakında değiştireceğim.”

Yarım saatlik yürüyüşü sırasında yaşayış sistemindeki çarpıklığa karşı olan öfkesi, üzerinde bulundurduğu nesnenin tedirginliği ile karışıyordu. Ütopya’daki tüm düzeni değiştirebilirdi artık. Işınlanan, uçan, istediği nesneyi önünde yaratabilen insanların kendini beğenmiş tavırlarından kurtulabilirlerdi. Kendi bölgelerinde hakimiyetlerini sürdürebilirlerdi. Hatta elindeki cihaz sayesinde diğerleri gibi haklara sahip olabilirdi.

Bir saat önce haber verdiği iki arkadaşı çoktan deniz kenarındaki buluşma noktasına gelmişti. Betonu yer yer otların ve çiçeklerin işgal ettiği, havanın her daim serin ve güneşli olduğu bu mekanda bulunmayı çok seviyordu. Şimdiki mutluluğunu paylaşmak için buradan daha iyi bir yer seçemezdi. Üstelik buradan denize baktığında Duvar’ı görmüyordu. Kısılıp kalmış gibi hissettiği hayatında en özgür anlarını burada yaşıyordu.

Arkadaşlarına doğru yürürken ellerini gri kot pantolonun cebine sokuşturdu. Üzerindeki siyah tişörtü ve ayakkabıları kişiliğini yansıtır şekilde özenle seçilmiş gibiydi. Ama yine de diğerleri kadar gösterişli olamazdı. İstediğini istediği zaman giyebilme özgürlüğüne sahip olsa da, çok daha fazla kredisi olan diğer insanlarınki kadar özgür olamayacaktı asla.

Arkadaşlarının yanına vardığında yüzünde istemsiz bir gülümseme oluşmuştu. Belini saran kalın siyah kemerin kenarındaki çantada bulunan şeyi göstermek için sabırsızlanıyor olduğu gözlerinden okunuyordu.

“Merhaba John. Neden çağırdın bizi?”

Audrey’in sorusu üzerine William da araya girdi.

“Hey John, evet dostum neden çağırdın bizi?”

William’ın tıpkı konuşması gibi dengesiz olan tavırları ve sürekli hareket halindeki elleri John’u bazen rahatsız ederdi. Umursamaz, düşüncesiz ve bir o kadar da bencil olan William adındaki arkadaşını çağırmanın doğru olup olmadığını sorguladı. Ancak onu çağırmasındaki asıl amacın ne olduğunu düşününce tekrar gülümsemeye başladı.

Sağ elini cebinden çıkararak belindeki çantanın fermuarını açtı. İçindeki şeye bir süre baktıktan sonra elini çantaya soktu ve gayet sakin şekilde William’a döndü.

“Senin işlerin var sanırım William. Seni daha fazla burada tutmayayım istersen.”

Cebinden çıkardığı şeyi William’a doğrultup işaret parmağını geçirdiği küçük dairesel alandaki tetiği çekti. Cisimden yükselen gürültü, içinden hızla çıkan metal parçasının gerisinde kalmıştı. Metal kurşun William’ın şaşkın gözleri arasından girip, kafatasının arkasından dışarıya aynı hızla çıktıktan sonra bir süre daha ilerleyip havada kayboldu.

William’ın katılaşan bedenine dehşetle bakan Audrey, John’dan iki adım uzaklaşmıştı. Elindeki her neyse William’ı saniyesinde öldürmüştü. Daha önce yüzlerce kez ölen insanlar gördü. Gökdelenlerden aşağıya atlayanlar, kendi boğazını kesenler, hatta bir ortama girip onlarcasını bir demir parçasıyla döverek öldürenler. Hepsini izlemesi eğlenceli bile sayılırdı. Ancak bu şeyin yaptığı etki çok hızlıydı. Karşısındaki insana savunma şansı vermiyordu. O şeyin gücü Ütopya’da bilinen her şeyden daha fazla olabilirdi.

John elindeki cismi hemen çantasına geri soktuğunda, katılaşan William saçlarından aşağıya doğru erimeye başlamıştı. Tamamen mavi kan denilen sıvıya dönüştüğünde ise, ondan geriye kalan sıvı da rüzgara karışıp yok oldu.

Audrey gözlerini kocaman açarak şahit olduğu bu sahnenin ardından sessizliğini birkaç dakika sonra bozabildi.

“John! Ne yaptın sen?”

John kendinden emin ancak bir o kadar da tedirgin bir tavırla Audrey’e cevap verdi.

“Bu şeyin gücünü size uzun uzun konuşarak göstermek istemedim. Size söylediğim gibi, bu bütün düzeni altüst edebilir. Sen de buna az önce şahit oldun.”

“O şeyi buraya nasıl soktun? Nereden buldun onu? Sen aklını mı kaçırdın? Eğer o şeyle yakalanırsan ömür boyu buradan atılırız farkında mısın?”

“Rahatla. Bizi atamazlar. Bak etrafına. Hala atılmadık. Bu şeyi içeri sokarken sistemi atlatmış olmalıyım. Yoksa şimdiye kadar…”

John’un kulağında yankılanan dijital bir kadın sesi susmasına neden olmuştu.

“William Frost sizinle görüşmek istiyor. Görüşmeyi kabul ediyor musunuz?”

John yüzünde kocaman bir gülümseme ile cevap verirken bir yandan da William’a yaptığı şeyi düşünüyordu.

“Evet.”

Birkaç dakika önce öldürdüğü William’ın yüzü hologram şeklinde tam karşısında belirmişti. Esmer teni ve saçsız kafası, birkaç dakika önceki halinden çok uzak sayılırdı.

“Lanet olsun sana John. Beni öldürdün aşağılık herif.”

“Sakin ol.

“Bana sakin ol deme. Son kredimi senin yüzünden harcadım anladın mı. Senin yüzünden tekrar başa döndüm pislik herif. Aynısını sana yapacağım!”

Audrey, John’un kendi kendine gibi görünen konuşmasının bitmesini beklerken, birkaç dakika önce yaşanan olayı aklından bir türlü atamıyordu. John ise William’ı sakinleştirmek için olabildiğince uğraşıyordu.

“William sakin ol ve buraya gel.”

“Oraya falan gelemem pislik herif. Son kredimi harcadım diyorum sana. Orası benden ne kadar uzakta biliyor musun? Yürüyerek gelmemi bekleme benden. Bana borçlusun adamım. Anladın mı? Bana bir sürü borçlandın bunu unutma…” ardından dijital kadın sesi tekrar geldi. “Görüşme sonlandırıldı.”

John’un elinde olmadan attığı kahkaha Audrey’i korkutmuştu. John arada sırada delice şeyler yapan biriydi. Ancak diğer herkes kadar. Fakat şimdiki hali John gibi görünen bir başka kişiyi anımsatıyordu. Hatta buna benzer bir olayla daha önce de karşılaşmıştı. Tanıdığı insanlara benzemeye çalışıp onu kandıran bir sürü insan görmüştü. Yine de gözünün biraz önünde, havada akan yazılarda, tam karşısındaki kişinin kimlik bilgilerini görebiliyordu ve bu kesinlikle John idi.

“O şeyi nereden bulduğunu söyleyecek misin?”

“Bu şey benimle birlikte geldi. Başka bir simülasyondan buraya kopyaladım.”

“Ne? Nasıl?”

“Sana göstermem gerekiyor. Yıldırım Meydan’ına, bizim yerimize gel. Bir saat içinde orada buluşalım.”

***

Deniz seviyesinden beş metre yukarıda bulunan Yıldırım Meydanı, çoğu zaman olduğu gibi boş sayılırdı. Şehrin nüfusu elli milyonun üzerinde olmasına rağmen sokaklar genelde boş olurdu. Hele ki denizin iki kilometre açığında rahatlıkla görülen Duvar, Yıldırım Meydanı’na olan rağbeti iyice azaltıyordu. Eskisi kadar yüksek dalgaların olmasını engellese de, Duvar’ın asıl amacı dışarıdan gelecek tehlikeleri durdurmak değil, evrenin en tehlikeli varlığı olan insanı içeride tutmaktı. Sınırsız özgürlüğün yaşandığı, antik adıyla İngiltere denilen bu adada mahsur kalmış beş yüz milyon insan yaşıyordu. Yine de her insan gibi onların da bazıları yasak olanı merak ediyorlardı. Duvar’ın içinde her şeye sahip olsalar da onun arkasında neler olduğunu canlı gözlerle görmeyi isteyen binlerce insan vardı. Tıpkı John gibi.

John buluşma noktasına yürüdüğü süre içerisinde hologram şeklinde verilen reklamlara göz atıyordu. Tıpkı her reklam gibi dikkatini çeken şimdiki reklam da Ütopya Projesi ile ilgiliydi.

“Yepyeni bir deneyime hazır olun. Ortaçağın en mistik zamanlarında, ejderhalar, büyücüler ve savaşçılarla dolu yeni Arcadia simülasyonunu denemelisiniz. Sadece yüz kredi ödeyerek bu muhteşem dünyaya adım atabilirsiniz…”

Her ne kadar giriş için yüz kredi istese de simülasyon içinde üstün özelliklere sahip olabilmek için daha fazlasını ödemeniz gerekiyordu. Bir elf olmak için elli kredi, mitril bir zırha sahip olmak için ise yüz kredi ve daha yüzlerce özellik için daha da fazlası. Üstelik bazı simülasyonlar günlük ücret isterken bazıları simülasyon içinde ölene kadar aktif kalıyordu. En düşük ücretli girişin ve tüm dünya olanaklarının, hatta çok daha fazlasını bulunduran Ütopya simülasyonun bile bazı özellikleri ücretliydi. Uçmak, ışınlanmak, görünmezlik, süper güç, eşsiz kıyafetler ve makyajlar… Sadece kredisi olanların sahip olacağı şeylerdi. Neyse ki gerçek dünyada her insan birbirinin eşitiydi. Ancak insanoğlu asla eşit olmayı kabul edemiyordu. İnsanlar dışarıya sadece kredi kazanmak için çıkıyordu. Eşsizliklerini göstermek için ise Ütopya’yı kullanıyorlardı.

John, meydana geldiğinde Audrey’i beklemeye koyuldu. Ayaklarını denize sarkıtıp oturduğu on dakika içinde üç kez denetleyiciler tarafından uyarı almıştı.

“Kenara çok yakın duruyorsunuz efendim. Lütfen geriye gidiniz.”

“Kaybol başımdan teneke kutusu.”

Denetleyici’ler insanlara hizmet eden yuvarlak, beyaz, önlerinde siyah bir mercek bulunan, uçan cihazlardı. İnsanların istediklerini onlara getirir, onların birbirlerine veya kendi kendilerine zarar vermelerini önlerlerdi. İnsanlığa hizmet eden milyonlarca Denetleyici’yi yollarda sürekli bir yerden başka yere giderken görmek mümkündü.

Audrey’in ayak sesleri yaklaştığında John’un içini heyecan kaplamaya başlamıştı. Yanına varıp oturduğunda ise kalp atışlarını tutamaz olmuştu.

Audrey boğazlı kazağını gözlerine kadar çekmiş, saçlarını da başına geçirdiği berenin içine sokuşturmuştu. Birçok insan gibi o da Ütopya dışındaki görüntüsünden nefret ediyordu. Fakat John onun gerçek halini çok daha fazla beğeniyordu.

“Burada kimse yok aç yüzünü.”

John bunu çok samimi ve içten bir şekilde söylemişti. Audrey’in tedirgin gözlerine bakarken bile içine huzur doluyordu.

“Olmaz. Sen varsın. Biliyorsun bu ben değilim.”

“Hayır bu sensin. Doğal halin. Hem defalarca seni gördüm aç yüzünü kimse yok burada.”

Audrey bir süre düşündükten sonra yüzünü açtı. Çıkardığı beresinden uzun siyah saçları etrafa saçılıp rüzgarla dalgalanmaya başladı. Yeşil gözleri, küçük burnu, esmer teni ve pembe küçük dudaklarıyla çok güzel bir kız sayılırdı. Ancak binlerce kredi harcayarak oluşturduğu Ütopya’daki görüntüsünün yanında sıradan bir kızdan öteye gidemezdi. Yine de John onun bu doğal görüntüsünü daha çok seviyordu.

“Eee buraya oturmaya gelmedik herhalde.” Derken bir an önce işini bitirip eve gitmek istediğini gösterir gibiydi. “O şeyi nasıl soktun Ütopya’ya, göster hadi.”

John dikkatlice etrafını kontrol ettikten sonra kolunu Audrey’e uzattı. Avucunu yukarıya açarak bileğini saran kazağı sıyırdı. Bileğine yapışmış saydam, üzerinde sekiz adet gümüş renkli yuvarlak bulunan değişik görünümlü banttan başka bir şey yoktu.

“Bu mu?” dedi Audrey büyük bir şaşkınlıkla.

“Evet. Bunu ben yaptım. Ütopya’ya veya bir başka simülasyona bağlanırken tüm sinir sistemi taranıyor biliyorsun. Bu bant iki yönlü çalışıyor. Tarama sırasında içindeki veriyi vücudumun bir parçasıymış gibi gösterip onu da benimle birlikte simülasyona sokuyor. Ve eğer istersem, simülasyon içindeki bir nesneyi sanki benim bir uzvummuş gibi gösterip bant içine kaydedebiliyorum.”

“Bunu sen mi yaptın? Nasıl?”

“Sana saatler sürecek bilimsel makaleler mi vermemi istiyorsun. Birkaç yıldır bunun üzerine uğraşıyordum. Ve şimdi gerçekleşti.”

Audrey hala tam olarak tatmin olmamıştı. William’ı saniyesinde öldürüp tekrar giriş yapması için on kredi harcamasına neden olan silahı nasıl Ütopya’ya soktuğunu merak ediyordu.

“Peki ya o şeyi nereden buldun? William’ı öldürdüğün o şey.”

“Zombi simülasyonundan aldım. Hem simülasyona kayıt olmak hem de bir tabanca ile başlamak için dört yüz kredi harcadım ama değdi. Artık o benim bir parçam. İstediğim zaman istediğim simülasyona onu sokabilirim.”

“Sen aklını kaçırmışsın. Denetleyiciler bunu fark ederse tüm simülasyonlara yasak konabilir. Ya da seni Duvar’ın dışına atabilirler. Eşitliği bozacak her şeyin yasak olduğunu biliyorsun.”

“Ben eşitlik istemiyorum. Neden o pis robotların işlerini yapmak zorundayız? Sırf Ütopya’da daha fazla imkanlarımız olması için veya diğer simülasyonlara erişim imkanımız olsun diye çöpçülük yapıyoruz. O robotlar bize hizmet etmek için üretildiler ama biz onlara hizmet ediyoruz. Bu saçmalığın sona ermesi gerekiyor. Tüm simülasyonlar insanlara hizmet etmek için yapıldı. Şunu izle.”

John parmağını havaya kaldırıp sesli şekilde konuşmaya başladı.

“Kakaolu bir süt.”

Sadece yirmi saniye sonra bir denetleyici içinde kakaolu süt bulunan magnetik bir bardakla göründü. Denetleyici bardağı otuz santim mesafe önünde hiçbir bağlantı olmadan taşıyordu. John’a doğru geldiğinde bardağı eline bıraktı ve aynı hızla ortamdan yok oldu.

“Görüyor musun? Onlar gerçek dünyada bize hizmet etmek için üretildiler. Her ne istersek ücretsiz alabiliyoruz. Ancak simülasyonlarda bu hakkı bize tanımıyorlar. Bu tam bir saçmalık.”

“Yanlış düşünüyorsun John. Her şeyimiz var. İstediği sufle sırf on saniye gecikti diye mızmızlanan insanlar gibi davranıyorsun şu anda.”

“Peki ya Duvar’ın ötesi? Ütopya veya burası umurumda bile değil. Duvar’ın ötesini hologram kayıtlarının dışında hiç gördün mü? Bize gerçeği gösterdiklerini nereden biliyorsun? Dünya’nın yuvarlak olduğuna inanıyor musun? Veya buranın gerçekten dünya olduğuna?”

“O elindeki şey ile mi Duvar’ı aşacaksın? Hadi ama John. Tamam, çok iyi bir icat elindeki. Dediğin gibi tüm dengeleri sarsabilir. Herhangi birinin Ütopya içinde binlerce kredi harcayıp kurduğu düzeni tek bir parmak hareketiyle elinden alabilirsin. Bu güç için sana insanlar yüzlerce kredi bile ödeyebilir. Hatta kendi bölgene bile sahip olabilirsin. Ancak gerçek dünya için yapabileceğin bir şey yok. Ütopya için bile ne kadar süreyle bu değişimi gerçekleştireceğin meçhul. Şikayetler olacaktır. O şeyi senin elinden alırlar. Veya Ütopya’ya erişimin engellenir. Lütfen bir aptallık yapmadan önce vazgeç şu isteğinden.”

John, Audrey’in söylediklerine kulak asmadı. En kapsamlı simülasyona hükmedecek gücü vardı şimdi. Ve şansı yaver giderse tüm robotlara da hükmedebilirdi. İnsanlar uzun çalışmalar sonucu kazandığı kredileri bir tek silahın ateşlenmesiyle kaybetmeyi göze alamazdı. Robotlar bu sorunun önüne geçemezlerse, tüm simülasyonlar ve eklentiler bedava olmak zorunda kalacaktı. Nasıl veya ne kadar süreceği hakkında fikri yoktu John’un. Ancak Ütopya’daki ve gerçek dünyadaki tüm dengeleri değiştirebileceğine inanıyordu.

 

DEVAM EDECEK

Ütopya Projesi – Yasak Cisim” için 8 Yorum Var

  1. Zaman ayırıp okuduğunuz ve yorum yaptığınız için asıl ben teşekkür ederim. Merak etmeyin, ilerleyen bölümlerde Ütopya hakkında kısa kısa bilgiler vereceğim. Umarım onları da beğenirsiniz 🙂

  2. Çok başarılı bir öyküydü. Eksik bir taraf göremedim bile. Zaman,olgu,mekan,duygu,düşünce , kısaca her şeye sahipti. Okurken zaman kavramını yitirdim ve zevkle, beğenerek okudum. Eline , bileğine ve aklına sağlık arkadaşım.

    1. Güzel yorumunuz için teşekkür ederim 🙂 Umarım devamını da beğenirsiniz.

  3. Az kalsın bu öyküyü hiçbir zaman görmeyecekmişim. Neyse ki Okan Akıncı bunun seçkide okuduğu en iyi öykülerden olduğunu söyleyip merak etmemi sağladı.

    İlk bölümü iki arada bir derede okumuş oldum. Kalanları güzelce okuyabilmek için şu an duruyorum; ama gerçekten çok merak ediyorum nelerle karşılaşacağımı.

    Gördüğüm kadarıyla muhteşem bir fikir, çok güzel bir işleyiş, iyi bir yazım var. Daha da ne isteyebilirim bilmiyorum zaten.

    Tüm öyküyü bitirdikten sonra uzun uzadıya yazacağım; ama şimdilik tek temennim belki yandaki yorumlarda bunun görünmesi. Böylece birilerinin bu sayfaya gelip öyküyü okuması. Aldığından daha fazla yorumu hakediyor bence.

    1. Uzun bir aradan sonra böylesine güzel yorumlar görmek çok sevindirici. Hele ki hala hatırlanıyor olması ve tavsiyeler ile duyulmuş olduğunu öğrenmenin verdiği mutluluğu anlatamam 🙂

      Güzel yorumlarınız için çok teşekkür ederim. Umarım devamını da beğenirsiniz 🙂

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *