Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Söz Hakkı

Bugün aklıma bir soru geldi. Önce ne yapacağımı bilemedim; ellerim şiddetli bir depremin vurduğu binalar gibi titredi, göğsümün ortasında parlayan bir ateşin ısısı tüm vücuduma doğru sızmaya başladı, en beteri boğazımdı; göremediğim ellerin gazabına uğramış nefes almak için çırpınıyordu. Gözlerim tam kararmamış ama doğru düzgün görüyor da sayılmazdı, hatırladığım bölük pörçük araları boş birkaç resim sadece… Neyse ki bu korkunç olaya yatağımda otururken denk gelmiştim de düşüp başımı bir yerlere çarpmam gibi bir tehlike olmadı.

Bir süre yatakta heykel gibi kıpırdamadan öylece durarak vücudumun kendine gelmesini bekledim. Derin derin nefes almaya çalıştım. Daha iyi hissettiğime karar verince yatağımın dibindeki sehpaya uzandım. Su şişemi alıp kafaya diktim. Sesli yutkunmalarım eşliğinde su mideme inerken zihnim toparlanmaya başladı. Bir süre önce verilen suların tadı değişmişti; daha önce içtiklerimiz kadar tatlı değildi bunlar, ağızda aynı anda hem acı hem ekşi bir tat bırakıyordu. Yine de soğuktu ve şu an tam olarak ihtiyacım olan şeydi. Nefesimi rahatça alabiliyordum. Vücuduma dolan oksijen beni kendime getirince su içmeyi bırakıp sesli bir kahkaha atmaya başladım. Eğer yakınımdaki odalarda hâlâ uyuyanlar varsa kesinlikle uyandıklarına emin olduğum kadar sesli bir kahkaha. Öyle ki yarım dakika aralıksız güldükten sonra hem boğazım hem ciğerlerim ağrımaya başladı. Ona rağmen kendimi zorlukla durdurabildim.

Ne aptal biriydim ben… Soru sormak bana yasak değildi ki! Ben öğrenciydim…

Evet, ben bir öğrenciydim. İçinde yaşadığımız ve adını hatırlamadığım bu yerde, var olan tek okulun öğrencilerinden biriydim ben. Lider bizler için partinin geleceği der. Parti içinde ülkenin teminatı dediğine göre oldukça önemli olmalıyız. Evet kesinlikle soru sormak benim için bir problem olamazdı. Soru sordum diye beni kutuya kapatacak değillerdi. Daha önce aklıma hiç soru gelmese de…

Devam etmeden önce adını hatırlamama konusuna değinmek istiyorum izninle. Orada hatalı, daha doğrusu eksik bir cümle kurdum. Adını hatırlamıyor değilim; adının şu an ne olduğunu hatırlamıyorum. Bir ara ona ‘Dünya’ deniyormuş. Sonra ‘Anavatan’ adını uygun gördüler. Bir süre ‘Kutsal Ev’ denildiğine de eminim. Tam emin değilim ama galiba birileri ‘Ölüm Doğuran Topraklar’ adını da vermişler ama eğiticiler bunu reddediyor. Daha doğrusu hepsini reddediyorlar ama buna karşı özel bir ilgileri var. Özellikle Başeğitici o kadar çok reddediyor ki bunu ağzından kaçıran bir öğrencinin ağzının diktirip çukura attırdı. Yanlış hatırlamıyorsam en son ‘Şanı Bitmez Kudreti Sönmez Yolundan Dönülmez Sonsuz Vatanımızın Yurdu’ adını uygun görmüşlerdi. İsimler uzadıkça ve kelime sayıları arttıkça akılda tutmak zorlaştığından bir süre sonra akılda tutmamaya karar verdik. Eğiticiler bunda bir sıkıntı görmediler; zaten isim her değiştiğinde adının her zaman böyle olduğunu, diğerlerinin bizim uydurmamız olduğunu söylerler. İsimlerin bu kadar sık değiştiği bir dönem de (yani her zaman) önceki isimleri bilmiyor olmamız onların işini kolaylaştırmış olmalı. Hatta bu çok hoşlarına bile gitmiş olabilir. Zaten bir süre sonra gerçekten de önceki isimlerin tamamını unutuyordunuz. Her nasılsa son günlerde ben unutmam gereken bu isimleri hatırlamaya başlamıştım; bu kötü olduğu kadar tehlikeli ve aptalca bir hareketti; çünkü eğiticiler açıkça belirtir ki vatanımızın ismini değiştirildiğini iddia edenler teröristtir. Öğrenciler gibi seçkin kesimler böyle bir hataya düşmemeliydi. Bizler partinin geleceğiydik…. Eğer eğiticilerin söyledikleri ismi reddedip adının daha farklı olduğunu iddia ederek terörist eylemlere devam ederseniz bu durumda sizi kutuya kapatmaktan başka bir seçenekleri kalmıyor. Kutu dediysem öyle ufak, dar, havasız bir yer gelmesin aklınıza. Eğiticilerin söylediğine göre çok uzaklarda teröristlerin eğitildiği büyük bir şehir orası. Oraya giden çok kişi oldu ama daha hiçbiri dönemedi. Eğer bir gün biri dönerse oranın nasıl bir yer olduğunu duymak isterim. Her neyse, asıl önemli olan buranın adı, teröristler ya da kutu değil zaten. Burada bir okul olması. Kimileri daha önce neredeyse her yerde bir okul olduğunu, toplulukların büyük bir kesiminin okuma yazma bildiğini söylüyor. Saçmalık. Daha buna inanacak kadar aptallaşmadım.

“Eğitim, partiye hizmet edecek olanlara tanınmış bir ayrıcalıktır.” der lider.

Üniformamı giyip yemekhaneye indim. Bugün kimsenin yanına oturmak istemediğim için tek başıma bir köşeye geçip kahvaltımı ettim. Hem yalnız kalırsam sorumu düşünmeye daha çok vakit ayırabilirdim. Bugün haftanın altıncı günü olduğu için servis bir saat daha geç gelecekti. Acele etmeden karnımı doyururken sorumla ilgili bir konu daha aklımı kurcalamaya başladı.

Acaba sorum uygunsuz bir soru muydu?

Evet, öğrencilerin soru sormasına izin veriliyordu. Ama soruların ‘Örnek Öğrenci Rehberi’ isimli kılavuzda belirtilen kurallara uyması lazımdı. Uymuyorsa demek ki vatan haini bir teröristsiniz. Kolumun yarısı kadar kalınlıkta olan bu oldukça iri yarı ‘kılavuz’ kitabı okumak her öğrencinin göreviydi. Haftanın yedinci günü öğrencilerin tatil günü olduğundan okula gitmek yerine odalarında oturur ve günlerinin bir kısmını bu kitabı okumaya ayırırdı. İstediğinden değil, zorunlu olduğu için. Şahsen terörist olduğumu düşünmüyordum ve kutuya gitmek niyetinde de değildim. Ama bildiğim kadarıyla daha önce kimse eğiticilere bir soru sormamıştı. Acaba sorum kılavuza uygun muydu?

Yemekhanenin saatine bakınca seyir zamanın başlamak üzere olduğunu gördüm. Üstümü başımı düzeltip ekrana döndüm. Lider her sabah tüm ülkeye seslenir ve bizlere güven konuşması yapardı. Bu konuşma herkes tarafından izlenmek zorundadır. Eğer izlemiyorsanız kutuya gidersiniz çünkü bir teröristsinizdir. Burada seyir zamanı başlamadan herkes salona gelmek zorundadır. Yetişemeyenler olursa görevliler onlara yardımcı olur. Gelen seslerden anladığım kadarıyla yine büyük bir özveri ile görevlerini yerine getiriyorlardı; merdivenlerden yuvarlanan öğrenciler, tekmeyle açılan kapılar, elektrocopun bedenleri okşarken çıkardığı tiz cızırtılar, öğrencilerden koro halinde yükselen acı çığlıklar… Görevlilerin yardımıyla bir kısmı salona doldurulurken diğerleri ağızları kapatılmış, elleri ve ayakları bağlanmış halde sürüklenerek bina dışına çıkarıldılar. Merakıma yenik düşüp kafamı uzatınca kapıya yanaşan büyük bekçi araçlarını gördüm. Araçlardan çıkan baştan sona zırhlı düzen bekçileri sürüklenen öğrencileri görevlilerin elinden alıp araçlara doldurdular. Taşıma işlemini kolaylaştırmak için olsa gerek önce birkaç tekme atarak öğrencinin direnemeyeceğinden emin oluyorlardı. Özellikle son birkaç haftadır bu olaya birkaç kez denk geldik. Öğrencilerin bazıları seyir zamanına bilerek katılmama kararı alıyorlardı. Daha önce bahsettiğim gibi bu teröristlerin yapacağı bir hareketti. Teröristlerde insan içinde değil kutuda olmak zorundalardı. Ama garip olan aldıkları öğrencilerin hiçbiri seyir zamanına katılmamış değillerdi. Bir kısmı yemekhaneye oturmuş yemeğini yiyor, diğerleri üstlerini giyinip hazırlanmış yemekhaneye doğru gidiyorlardı. Bekçilerin üstlerine koştuklarını gördüklerinde başlarına gelecek olanı tahmin etmiş gibi kaçmaya yelteniyor ama başarılı olamıyorlardı. Böyle bir şey ilk kez oluyordu.

Bir ara ortalık hareketlendi; bekçiler ve görevliler bağırmaya başladı, salon girişine yakın olan öğrenciler içeri doğru koştular, salon girişinde coplar daha hızlı ve daha sert inip kalkmaya başladı. Yakalanan öğrencilerden biri onu tutan öfkeli ellerden kurtulmuş salona doğru koşmaya başlamıştı. Gözleri efsanelerde anlatılan korkunç canavarların ateş saçan gözleri gibiydi; öfkeliydi… ama aynı zamanda hüzünlüydü, çaresiz, yorgun, ümitsiz, kırgın, kızgın, yalnız, sahipsiz ve umutsuz. Peki nereye koşuyordu böyle. Bu kadar duyguyu ne yaşatıyordu ona. Hepsini içinde biriktirip aynı anda nasıl dışa vuruyordu.

“Sen!” diye bağırdı. O sırada tanıdım onu. Bir alt sınıfımda çok zeki, çok başarılı bir öğrenciydi. “Sen!” diye tekrarladı bir öğrencinin üstüne koşarken. “Sen sattın bizi… “

Ne yazık ki bu son cümlesi oldu. Bekçiler yakalayıp yere yatırdılar. Vurdular, vurdular ve vurdular. Çocuğun bir daha asla hareket edemeyeceğini hepimiz anlamıştık ama onlar yine de vurmaya devam ettiler. Buna daha fazla katlanamadığım için üstüne koştuğu çocuğa baktım. Yan odamda kalan çocuktu. Ve diğer herkes gibi takdir eden bakışlarla bekçileri izliyordu. Ben gidip yerime oturdum. Ortada takdir edilecek bir şey göremiyordum; keskinleştirilip yontulmuş bir öfke ve düşüncesiz bir şiddetten başka…

Bilerek seyir zamanına katılmayan ve katılmasına rağmen tutuklananları düzen bekçisi götürmüş geri kalanlar vücutlarındaki morluk ve şişliklerle salona doldurulmuştu. Görevliler seyir zamanı başlamadan işlerini bitirdikleri için birbirlerini neşeyle kutluyorlardı. Biraz sonra salonun ışıkları söndü. Televizyon açıldı, ekrandaki geri sayım biter bitmez liderin yüzü ekranda belirdi.

Lider hep bu kadar uzun mu konuşuyordu? Yoksa son zamanlarda bana fazla uzun geliyordu bu konuşmalar. Önceden her bir kelimesi zihnime kazınan, beni heyecanlandıran o konuşmalar artık etkisini yitiriyordu sanki. Her gün neredeyse aynı şeyleri tekrar eden, tekrar etmediği zamanlarda önceki konuşmalarla çelişen, nefret kusan ve yalanlarla süslenmiş sıkıcı bir aktiviteydi artık seyir zamanı. Sıkıcılık bugün o kadar fazlaydı ki uykum geldi. Ağırlaşan göz kapaklarım kendini serbest bırakıyor onları ise önüme düşen başım izliyordu. Bu kesinlikle doğru ve sağlıklı bir hareket değildi. Daha önce çok çalıştığı için seyir vaktinde uyuyan bir görevli yıllardır başkalarının üstünde kullandığı elektrocopun tadına bakmak zorunda kalmıştı. Sonradan onunda terörist olduğunu öğrendik. Birkaç saat sonra kutuya doğru yola çıkmıştı bile. Eğer aynı şeyleri yaşamak istemiyorsam uyanık kalmak zorundaydım. Ara ara devriye atan görevlilerden biri beni görebilirdi. Kendime gelmek için toparlanıp, dikeldim. Ben uyumadan bitsin artık şu konuşma, diye geçirdim içimden.

“Merak etme bir kere gözlerini açtıktan sonra bir daha uyumazsın.” dedi yanımdaki adam.

O kadar korkmuştum ki neredeyse sandalyeden düşecektim. Masada yalnız olduğuma emindim. Daha önce hiç görmediğim bu adam ne zaman oturmuştu buraya. Hem seyir zamanı sırasında konuşmak yasak olmasına rağmen benimle konuşuyordu. Neyin peşindeydi? Terörist miydi yoksa?

“Lütfen kuralları çiğnemeyin.” dedim adama. Ona bakmadım bile. Gözlerim hep ekrandaydı.

“Hangi kurallar.” dedi adam gülerek. “Kendi koydukları, kendi değiştirdikleri ve kendilerinin bile uymadığı kurallar mı?”

Susacağını ümit ederek cevap vermedim.

“Sessiz kalmak işe yarıyor mu?” diye sordu. Sinir bozucu derecede ısrarcıydı. Görevlilere yakalanmayı hiç dert etmiyor rahatça konuşmaya devam ediyordu. “Arkadaşlarını dövdüklerinde, suçsuz insanlar terörist ilan edildiğinde, gözlerinin önünde bir öğrenciyi öldürdüklerinde sessiz kalmak seni güvende tutuyor değil mi? Hayatta tutuyor… Ne yazık ki bu doğru değil. Sadece sıranı erteliyorsun. Bugün başkaları için salladıkları kılıç yarın seni hedef alacak. O zaman çevrendeki kalabalıktan yardım bekleme… bugünkü sessizliğin hatırla.”

Tanımadığım adamın sözleri beni öfkelendirdi. “Terörist oldukları için götürüldüler. Hem ne yapacaktım tek başıma? Kaç kişiyi kurtarabilirdim?”

“Deneseydin bunu öğrenebilirdik. Artık sadece kaç kişiyi ölüme terk ettiğin biliyoruz.”

“Götürdükleri öğrenci sayısı sadece bir artardı. Hem ölmediler kutuya götürdüler.”

“Kimsenin görmediği, gidenin dönmediği o kutu. Gerçekten bir öğrenci olduğunu mu düşünüyorsun?”

“Tabii ki öyleyiz. Vatana…”

“Partiye.”

“Parti ülkenin…”

“Kendisine ezberletilenleri tekrarlayan biri öğrenci olamaz. Kimlerin kime ne isim verdiğimi önemli değil. Yaşı, ırkı, dini, düşüncesi fark etmeksizin öğrenmeye tutku duyan herkes öğrencidir. Söyler misin en son kendi isteğinle ne öğrendin.”

Hiçbir şey dedim içimden. Aniden öylece çıktı ağzımdan. Ruhum, zihnimden önce vermişti cevabını. Zihnimin verebileceği bir cevabı yoktu. Öğrendiğimiz her şey onların istedikleriydi; onların tarihi, onların dini, onların fikri, onların kahramanları, onların… onların… onların ve onların.

“Balık,” dedi gülerek. Ben sessiz kalınca konuşmaya devam etti. “Öğrenciye balık vermezsin, balık tutmayı öğretirsin. Her şey sizinle başladı. Sonraki nesilleri ele geçirmek için önce eğitimin kontrolünü ele geçirdiler. Kendi adamlarını başa getirip, kendi ideolojilerini enjekte ettiler. Kendi ordularını böyle kurdular. Onlara soru sorma hakkın bile yok. Hoş hakkın olsa da cesaretin yok.”

Görevlilerin beni görebileceğini umursamadan başımı ekrandan çevirip adamın suratına baktım. Neredeyse kalbim duracaktı. Az önce öldüresiye dövülen çocuk karşımda oturmuş bana gülümsüyordu. Gözlerinde bu sefer başka bir ateş vardı; mutluluk gibi, özgürlük gibi…

Bir anda tüm öğrenciler ayağa fırlayıp ellerini patlatmaya çalışır gibi birbirlerine vurmaya başladılar. Görevliler de onlara eşlik ediyor, alkışlamayanları coplarıyla alkışlıyorlardı. Ne olduğunu anlamasam da hemen ayağa fırlayıp heyecanla ellerimi birbirine vurmaya başladım. Yanıma baktığımda çocuğun orada olmadığını gördüm. Tekrar ekrana dönüp lidere kulak verince tüm bu sevincin sebebini anlamam çok zor olmadı. Lider okulu ziyarete geliyordu.

* * *

Düzen amiri gözlerini kanlı mektuptan uzaklaştırıp yatağın yanındaki sehpaya çevirdi. Neredeyse tamamı içilmiş su şişesine baktı. İçinde yanan ateşi mi söndürmeye çalışıyordu acaba? Sular her gece tazeleniyordu. Çocuğun sabah bu kadar su içip soru sormasına imkân olmadığını biliyordu. Çocuk günlerce aç ve susuz kalsa bile soru soramazdı.

Ama sordu…

Gözleri odayı taradı; elindeki kanlı mektuptan daha korkunç olan gözleri. Odanın ortasında dikilmiş kendi çevresinde döndü. Hiçbir şey dikkatini çekmedi. Bu işi o kadar uzun zamandır yapıyordu ki görmesine bile gerek yoktu; hastalıklı suratındaki iki ölü çukurdan ibaretti onlar, eğer ortada bir ihanet varsa kokusunu bile alırdı.

Ölü çukurlar aniden hayat bulup hareketlendi. İçindeki kızıl noktalar gezinmeyi bırakıp şişeye döndü. Gözleri hedefini bulmuş gibi kitlendi, ufaldı ve kısılıp iki düz çizgi haline geldi. Hayır, ateşini söndürmüyordu. Benzin döküyordu. Amir cinayet silahını bulduğunu düşündü. Eline aldığı su şişesinin ağzını kokladı. İşte burada… Küfür etti, şişeyi öfkeyle fırlatıp attı. Zeminde eğilip bükülen şişe taklalar atarak uzaklaşıp kapıdan geçip koridora çıktı. Onun çıktığı yerden içeri bir adam girdi. Bir insandan çok devi andıran vücuda sahipti. İnsan irisi bedenini ölüm kadar kara simsiyah takım elbisesiyle örtmüştü. Saygı duruşuna geçip amiri selamladı.

“Suları getiren adamı bulun.” dedi amir.

“Konuşturuldu. Terörist olduğu tespit edilip idam edildi.” Adam bir çırpıda, hızlıca ve kesin konuşuyordu. İnsandan çok bir makineye benziyordu.

“Tüm parti düşmanlarının odasındaki suları kontrol ettiniz mi?”

“Ettik efendim. Ama bu çocuk parti düşmanı değilmiş efendim. Hiçbiri onu tanımıyor.”

“Saçmalık.” dedi amir. “Yalan söylüyorlar.”

“Söylemiyorlar efendim. Eminiz. Toplantılara katılanlar dışında tanıdıkları tek kişi yan odada kalan çocuk.”

“Bize ihbarı yapan çocuk.”

“Doğrudur efendim. Suları dağıtan görevlinin odaları karıştırdığını düşünüyoruz.”

“Yandaki çocuğun ilacın etkisinde olmadığını düşünüp toplantılara götürdüler. O da onları ihbar etti. İlaçtan kurtulan çocuk ise buradaydı… Ve o da bir soru sordu.”

“Bir soruyla isyan fitili ateşlenmez efendim.”

“Onlar ateşlemedi, biz ateşledik.”

Gözleri tekrar elindeki kanlı mektuba kaydı.

* * *

Normalde okulda her zaman belirli sayıda bekçi olurdu, ama bu sayı çok fazla olmazdı. Bugün çok fazlaydı. Size en basit şekilde anlatmak istiyorum: Tüm ordu okuldaydı. Eğer yanlış saymadıysam sınıfa gidene kadar tam on sekiz kere farklı üniformalar giymiş kişiler tarafından gittikçe daha da sertleşen bir tutumla arandım. Sonunda sınıfa vardığımda bir kez daha arandım, sırama oturmak üzereyken son bir kez daha. Sırama oturduğumda bu aramalardan o kadar sıkılmıştım ki rahat bir nefes alıp derin bir oh çektim. Fazla ses çıkarmış olmalıyım ki bundan rahatsız olan bir görevli beni bir kez daha aradı. Bu sefer sessizce oturdum yerime.

Daha önce sessizliğin ne olduğunu bildiğimi sanıyordum. Ne kadar yanıldığımı anlatamam; sessizlik denilen şey şu an içinde bulunduğum sınıftı. Bu satırları yazarken ses duyulmasın diye kalemimi ne kadar yavaş hareket ettirdiğime inanamazsınız. Alınan nefesler bile rahatlıkla duyuluyordu. Ortam beni o kadar germişti ki sorumu lider gelmeden sormak istiyordum ama bugün eğitici derse başlamadı. Tüm dersler lider sınıfa geldiğinde başlayacakmış. Ne yapalım ben de sorumu o geldiğinde soracaktım artık.

Artık sıkılmaya başladığımı düşünmüştüm ki lider sonunda içeriye girdi. Yanında korumalardan çok daha fazla kamera vardı. Yaptığı her hareket, söylediği her kelime, attığı her adım durmadan etrafında fırıldak gibi dönen kameramanlar tarafından kaydediliyor, vatanın her bir noktasında canlı canlı gösteriliyordu. Adamlar görüntü alabilmek için neredeyse birbirlerini ezmeyi, ittirip kakmayı hatta zarar vermeyi bile göze alıyorlardı. Tabii deneyimli oldukları için olsa gerek dikkat çekmeden yapıyorlardı. Fazla göze batan iki kameramana kim olduğunu bilmediğim bir grup zırhlı adam kafa göz dalıp bir güzel sopa attıktan sonra salondan atınca neden dikkat çekmek istemediklerini anladım.

Şu an tüm ülke bizim sınıfımıza gelmiş olan lideri izliyordu. Bu ziyaret sırasında daha önce görmediğimiz birçok şey görüyorduk ama kesinlikle en ilginci eğiticimizin gülümsemesiydi. Birkaç dakika öncesine kadar gülümseyemediğine yemin edebileceğim o adam sanki yaşayan en mutlu varlıkmış gibi dersi anlatıyordu. Ders: Parti tarihiydi… Partinin kuruluşundan beri gerçekleşen olayları heyecanla, sanki bizzat orada bulunmuş gibi hoplayıp zıplayarak anlatıyor liderde onu gördükçe keyifleniyor, neşeyle gülümsüyordu. Bir ara heyecana kapılıp takla atınca gülmemek için kendimi çok zor tuttum. Sonunda eğitici dersi bitirince lider kalkıp adamın elini sıktı. Normalde sorunuz var mı diye sorardı ama bu sefer sormadı. Suratını yayarak liderin karşısında iki büklüm olmuş gülümsemeye devam ediyordu. Artık sorumu sorma zamanın geldi galiba. Neden bilmiyorum ama bu mektubu yazmak istedim. İlginç bir gün geçirdim ve nedense daha sona ermiş gibi hissetmiyorum

Söz almak için elimi kaldırdım. “Efendim bir soru sorabilir miyim?”

Eğiticinin gülümsemesi esen soğuk rüzgârla kayboldu. Liderin dudaklarındaki kıvrım bıçak gibi kesildi. Arkalarındaki Başeğitici aynı anda hem kızarıp hem morardı. Kameralar bana döndü. İnsanlar sustu, hayvanlar sustu, gökyüzü sustu, doğa sustu. Nefesler bile duyulmuyordu artık. Cevap gelmedi. Şimdi ayağa kalkıyorum, herkes bana bakıyor. Tam karşımda liderin dibindeki biri elini beline atıyor. Neden bilmiyorum ama sorumu sormak istiyorum, sorabilirim, hakkım.

* * *

Düzen amiri başını mektuptan kaldırıp ayak seslerinin geldiği kapıya baktı omzunun üzerinden.

“Efendim durum çok kötü!” dedi görevli heyecanla. “Lider tüm amirleri başkente çağırdı. Her yerde isyan var. Tüm halk ayaklandı. Ülkenin çoğu yerinde kamu binalarını kaybettik.”

“Ne demek kaybettik?” dedi iri adam öfkeyle. “Benim idam mangalarım…”

“Neredeyse hiçbiriyle iletişim kuramıyoruz. Kalanlara başkente çekilme emri verildi.”

“Bu mümkün mü?” diye sordu amire dönüp. Korkunç görünüşüne rağmen bu sefer korkutan değil, korkandı. “Bir isyan mı başladı.”

“Bu bir isyan değil,” dedi amir pencereden dışarı bakarak. “Bu bir ihtilal.”

* * *

Elini beline atan adam silahını çekip ateş etti. Soru sormak hakkım değilmiş. Hiçbirimizin hiçbir hakkı yokmuş aslında. Silahını çekti ve düşünmeden ateş etti. Ama ölmedim. Önümde oturan öğrenci ayağa kalktı. Beni korudu. Kanları şu an mektubumdaki mürekkebe karışıyor. “Boyun eğmeyin!” diye bağırdım. Yine ruhum zihnimden önce davranıp harekete geçmişti. “Boyun eğmeyin, görmezden gelmeyin, sessiz kalmayın!” diye bağırdım tekrardan. Sınıftaki herkes ayağa kalktı. Korkmuyorlar. Zihnimizi, bilincimizi uyutabilirler ama ruhumuz artık kontrolü ele alıyor. Lider ve yandaşları kaçtı. Peşlerinden gidip hakkımız olanı alacağız: Haklarımızı…

Mektubu tamamlamak için geri döndüm. Umuyorum bunu okuyan kişiyle soru sorabildiğimiz bir dünyada tekrardan buluşuruz…

Selahattin Başboğa