Öykü

Telafi

13 Ocak 2015/02:13

Uzun ve yorgun geçen iki gecenin ardından evime döndüm. Ağlamamak için kendimi zor tutunca, aynı zamanda da zoraki gülümsemeye çalışınca 48 saat ne kadar da uzun geliyormuş insana meğer. Benimki biraz buruk bir sevinçti, ya da “Neden, neden, neden?” diye sayıkladığım pişmanlıklarla dolu bir hüzünle karışık sevinç diyebilirim. Arkadaşım, bir nevi ablam olan Buket için oldukça mutluyum elbet.

Yine karmaşık düşüncelerin esiri oldu aklım. Biraz zihnimi toparlamalıyım..

05:42

Yorgunluğumu atmam için uyumam gerek. Aklımı karıncalandıran sorulardan ve keşkelerden kurtulmam için uyumam gerek. Uyuyamıyorum. İçimi kemiren acı bedenimi ele geçirmiş gibi. Pişmanlıklarım uzun zamandır peşimi bırakmıyorlar.

Fotoğraflara baktım uzun, uzun.. Ne de güzel oldu benim arkadaşım, maviler nasıl da yakıştı ona. Ablama gerçekten benziyor mu, yoksa ben mi ablasızlığın özlemiyle onu Melike’ye benzetiyorum bilmiyorum. Ablam yaşasaydı o da böyle güzelliklerin en güzeli olurdu. Nişanlıklar, o yüzükler ona da böylesine yakışırdı. Onun nişan tepsisini Buket’te olduğu gibi kimselere bırakmazdım, gururla yanı başında ben tutardım.

Buket ve Aslan’ın nişan töreninin ardından kalan bu yorgunluk az bile.Tanışmalarına da ben vesile olmuştum yıllar önce. Sürekli yakınıp durdular birbirlerinden ama bu gece nişanlandılar sonunda. Çoğu zaman; “Keşke..” dedi Buket.. Bir de beni suçladı.

Keşke Menekşe, keşke lisede sen o salak kızla kavga etmeseydin de ben sizin gruptaki Aslan’ı görmeseydim, tanımasaydım! Aşık olmasaydım ona, bu kadar acı çekmezdim!” Yani diyor ki; senin yüzünden şu an acı çekiyorum, üzülüyorum. Kavgaya ne diye Aslan’ı getirdin, hadi getirdin ne diye benimle tanıştırdın, hep senin yüzünden üzülüyorum diyor, üstü kapalı.

Sevgili oldukları yılların çoğu zamanını bu sözleri bana ima ederek geçirdi. Hemen hemen her seferinde onları tanıştırdığım için bana kızdı, bazen aşağıladı. Ama bu pişmanlıklarla geçen yıllara rağmen bu gece evliliğe ilk adımlarını attılar. Şimdilerde “İyi ki..” diyor mu onların tanışmalarına vesile olduğum için? Bilmiyorum.

Neyse, mutluluğu gözlerinden okunuyordu bu gece. Dahası beni artık ilgilendirmiyor ki, nasıl isterlerse o yöne gidecekler işte.

Buket’i ablamın vefatından sonra gerçek bir abla gibi benimsedim. Ablamın en yakın arkadaşı olması, yani ablamdan kalan tek dost olması ve hiçbir zaman ablamın ölümünden dolayı beni suçlamaması geçerli bir sebepti ona saygı duymam için. Yapabileceğim her şeyi yaptım ona. Çoğu zaman kullandı beni tabi, eziyet ettiği de oldu. Olsun. O benim için Melike’nin yerini dolduracak en doğru insandı ya da Melike’nin beni affetmesi için her türlü eziyete katlanmam gereken kişi Buket’ti, demek daha doğru olur.

06:48

Artık uyumalıyım. Gözlerim ağırlaştı, düşünmekte zorlanıyorum. Yeni gün bana güzellikleri getirsin. Baş ucumdaki ablamın resmini öpüp, rüyamda onu görmeyi diliyorum Meryem Anadan, artık uyuyorum.

10 Ocak 1998/06:48

Ahh tavan bir garip.. Led ışıklardan yapılmış gökyüzü resmi.. Hmm pırıl pırıl. Güneş daha doğmamış, karanlık odama ayrı bir renk katmış bu ışıklar.

“Biri bana sürpriz mi yapıyor? Bugün benim doğum günüm mü acaba?” Annem miydi o kapıdan geçen. Ne kadar da zayıf göründü. Uyku sersemliğini üzerimden atmalıyım.

Sucuk kokusu geliyor mutfaktan. Annem, ablamla bana ne çok yapardı sucuklu ekmekten. Okula gitmeden yerdik sabahın köründe, sucuk kokusu içimize işlerdi. Ne kadar rahatsız edici olduğunu düşünmezdik.

Annem ne zaman geldi ki buraya? Dış kapıya yakın olan odamdan kapının açılıp kapandığını duymamam imkansız. İki gün boyunca uyumuş olamam sanırım. Saatim nerede? Eşyaların yerleri değişmiş. Bu işte bir gariplik var. Bu pembe oda benim olamaz. Dün gece içkiyi fazla kaçırıp, olduğum yere sızdım da biri beni buraya mı getirdi? Evime mi geldim sanıyordum? … Neler oluyor?

07:00

“Menekşeeee! Kalk haydi anneciğim geç kalacaksın!”

Nereye geç kalıyorum. Bugün için tek programım öğlene kadar uyumaktı diye hatırlıyorum.

Annem, minik mavi bir önlükle odama girdi. Işıldayan gözleri botokslu olamayacak kadar genç görünüyor.

“Anne.”

Bu tiz ses.. Nasıl? Nasıl!

“Anne, sen.”

Koşup hemen aynaya bakmalıyım. Bedenimin ufaklığını hissediyorum. Koşuyorum. Etrafıma bakınca çocukluğumun geçtiği müstakil evimizde olduğumu görüyorum. Banyoyu bulmakta zorlanmıyorum. Adımlarım bile ufak, pembe pijamalarım üstümde bir de. Emin olmak için aynaya bakmalıyım.

Ben bu hale nasıl geldim! Rüyadayım. Kesinlikle bu bir rüya! Gözlerimi ovuşturup tekrar bakıyorum aynaya. Gördüğüm gerçek! En fazla sekiz yaşımdaki halime dönüşmüşüm. Bu nasıl olabiliyor? Ben bu yaşlardayken annem çok daha genç olmalıydı. Ama o, benim on beş, bilemedin on iki yaşımdaki halinde şu an.

Kafayı yemek üzereyim. Banyonun kapısını biri tekmeliyor.

“Haydiii! Çirkin ördek! Altına mı işedin yine yoksa, ahaha! Çık artık, yoksa bütün sucukları ben yiyeceğim!”

Bu sabah bana çok tanıdık. Bu ses ise yanılmıyorsam ablamın sesi. Ablam on yedi sene önce melek oldu.. Şimdi ben kaç yaşındayım ve neden buradayım?

Aptal bir rüyada isem hemen uyanmalıyım. Hıçkırıklara boğulmuş gözyaşlarım, boğazımdan dışarı çıkmak için isyan ediyor. Yutkundum, yüzümü yıkayıp uyanmak için küçük ellerimi birleştirdim, dua ettim.

O Ii_soús Christós diati_roún to myaló mou..”(Yüce Tanrım aklımı koru..)

Sımsıkı kapattığım gözlerimi tekrar açtım. Okuldayım.

11 Ocak 1998/09:15

2/A şubesinin kapısında, Osman Faruk Verimer İlköğretim Okulu’nun zemin katında bekliyorum.

Çocukluğumun güzel okulu burası, güzel bahçesi. Çam ağaçlarından görünmeyen sokak biraz karanlık sanki. Okulun üzerine ayrı bir Güneş doğmuş gibi. Bahçeye inen merdivenlerden tanıdık bir yüz gülümseyerek, hatta yanındaki erkeklere kur yaparak ağır adımlarla çıkıyor. Yüzünü tam görsem hiç fena olmayacak. Ortaokul arkadaşım Merve, bu o! Saçları o zamanki gibi, sapsarı ve küt kesilmiş. Ama biz onunla ilkokul beşinci sınıfta tanıştık. Ben şu an ikinci sınıftaysam, o nasıl ortaokulda oluyor?

Ortaokulda annesi onun başını zorla kapatmış, İmam Hatip Lisesine göndermek için özel Kur’an dersleri aldırmaya başlatmıştı. Böylelikle birbirimizden kopmuştuk. Ağlayarak sarılmıştık …

Keşke, keşke ben de senden olsaydım da ayrılmasaydık!” diye haykırmıştı defalarca, ağlayarak boynuma sarılmıştı. Ayrılık acısını, sadece dinlerimiz ayrı olduğu için o zamanlarda tatmıştım. Annesi beni istememekte haklı mıydı bilemem.

Şimdi yüzüme bile bakmadan yanımdan geçip üst kata çıktı yanındaki erkeklerle. Beni tanımıyor. Aslında ben bile şu an kendimi tanımıyorum.

Ahh!! Bu rüya, hatta kabus canımı fazlasıyla sıkmaya başladı. Ne kadar kötü hatıram varsa bir bir karşıma çıkıyor..

O da kim! Koray değil mi o. Liseden Koray Seven. Yıl 2006. Elindeki sigarayla okul bahçesinde, lise formasıyla başını öne eğmiş, bir elini de cebine sokmuş oracıkta, bahçenin en dip köşesinde duruyor..

Delirmeme az kaldı. Düşüncelerim kendi içinde savaşıyor. Yüce Tanrı aklımı koru!

Koray’ın annesi Hristiyan, babası Müslüman. Babasına Müslümancılık, annesine de Hristiyancılık oynamak zorunda kalan bir arkadaşımdı. Çoğu zaman biraraya gelip konuşurduk. Bir sürü dileği vardı. Ya da keşkeleri… Annesinin ölmesi, babasının cehenneme kadar yol alması, başka bir ailenin özgür çocuğu olmak gibi. Bir baskı bir çocuğu ancak bu hale getirebilir!. Hiçbir şeye inanmayacak kadar köreltmişlerdi ruhunu. Tanrı seni affetsin. Şimdi mutluluğu gerçek anlamda buldun mu sen bilemiyorum ama yüzün gülüyor bir şeyler değişmiş olmalı ileri geri yaşarken.

Şu anki haliyle on yedi yaşında olmalı, yani şu anki benden dokuz yaş büyük.

Aklımda parçalar tam anlamıyla oturmaya başladı şimdi, düşündükçe şaşkınlığım artıyor ve bir o kadar da sakinleşiyorum. Bu bir rüya olsa şimdiye uyanmam gerekiyordu. Zaman hızlı geçiyor, bir o kadar da yavaş, karmaşık. Bir yandan da hakim olamadığım çocuk yanım beni başka taraflara çekiyor. Ruhen sekiz yaşında olmalıyım. Sürekli yön değiştiren bir girdabın içinde sıkışmış gibiyim. Madem artık bu karmaşık geçişin içinde yaşamak zorundayım, bir şeyleri değiştirme vakti gelmiş olmalı.

12 Ocak 1998/13:34

Zil çaldı. Sınıfa girdim. Yanıma kıvırcık saçlı bir kız oturdu. Kimseye benzetemedim. Tanımıyordum onu. Belki de elli yaşında bir kadındı gerçek zamanda. “Haydi yaz, yaz.” deyip duruyor.

“Neyi yazayım, niye yazayım ki? Ben zaten okumayı yazmayı biliyorum!”

“Ben de biliyorum. Sen yenisin sanırım burada.” deyip gülümsedi. Bu da ne demek oluyor şimdi?

Bu lanet olası saçmalıktan kurtulmam gerekiyor! Çocuk yüreğim ağır basıyor, gözüm sürekli yan sırada oturan erkek öğrencilerin sıra altında oynadığı bilye oyunlarına takılıyor. İçim içimi yiyor, onlara katılıp haylazlık yapmak istiyorum. Aklım yirmi beş yaşında, geldiğim yerdeki gibi. Ama içime dur diyemiyorum. Bu kıvırcık kıza olan biteni anlatsam anlar herhalde, belli ki o da bir geçiş kurbanı benim gibi, sen yenisin dediğine göre..

Gelecekten kalma bir şeyler olsa yanımda keşke. Çantamı kurcaladım. Telefonumu buldum. Dün çektiğim fotoğraflar içinde mi diye baktım. Evet hepsi yerindeler. Yanımda oturan ufak kızı dürttüm.

“Bak, ben buydum. Bak ben bu yaştayım aslında.”

Gülümseyerek baktı yüzüme.

“Ablan mı o, elbisesi çok güzelmiş.” dedi.

15:48

O an hıçkırıklarımı serbest bıraktım ve boğulana kadar ağladım. Lisedeki tarih hocam Nihat yanıma geldi, lisede bıraktığım yaştaydı o, ama ilkokul ikinci sınıflara ders veriyordu.

Lisede hep ilkokul öğretmeni olmak istediğinden, yaptığı yanlış seçimler yüzünden lise öğretmeni olmak zorunda kaldığından bahsederdi. Bu konudaki keşkeleri hiç bitmezdi. Sırtımı sıvazladı, bir bardak suyu bana verdi, küçük ellerimin kavrayamadığı bardağı düşürüp üstümü ıslattım. O gülümsedi. Ben umursamadım. Bunca çıkmaz içinde bir de üzerime dökülen bir bardak suyu düşünmek, çocuk aklımın kaldıracağı şeyler değil.

16:02

Okul bahçesinde tanıdığım sesler yakan top oynuyorlar. Tanıdık bir andayım, tanıdık bir saat. Can atsam da gitmek için oturmalıyım olduğum yerde. Madem bu andayım. Ablamın ölümüne sebep olacak şeylerden kaçınmalıyım. Belki sırama yatıp uyumalıyım. Şu deli saçması kabustan kurtulurum o zaman.

Burnum akıyoooor. Ha-ha-haapşuu!

17:18

Boğazım yanıyor, midem bulanıyor. Gözlerimi açamıyorum. Yanaklarımdan alevler çıkıyor. Ablamın sesini duyuyorum. Sanırım evimdeyim, yatağımdayım.

Zaman, dengesiz zaman dilimlerine ayrılmış gibi.

“Menekşeee.. Duyuyor musun beni?”

Duyuyorum, duyuyorum ama konuşamıyorum.

Merak etme bu haç seni koruyacak. Onu öp ve bekle. Ben ilaçlarını alıp geleceğim hemen.”

17:45

Bu günü çok net hatırlıyorum. Melike annemin bize öğrettiği gibi sirkeli su koydu ateşli alnıma sürekli. On yedi sene önce bugün, okulda top oynarken suya düşüp üstümü ıslatmıştım. Gecesine de ateşim yükselmişti. En çok Melike üzülmüştü halime, biraz da kızmıştı. Çünkü top peşinde kendimi kaybetmiş bir şekilde koşarken “koşma, düşeceksin!” diye defalarca uyarmıştı beni.

En büyük keşkem bu olmuştu o gün ve o günden sonraki her gün. Keşke o lanet olasıca topu oynamasaydım, hasta olmasaydım!”demiştim bağırarak, ağlayarak ablamın cansız bedenine sımsıkı sarılırken.

19:07

Gitme. Gitmee!! Abla gitme! Biliyorum geri dönemeyeceksin. Abla! Melike! Ne olur… Gitme. inliyorum, çıkmıyor sesim.

Melike avcuma haçını bıraktı, kapıyı vurup çıktı. Ağır bedenimi yatağımdan zoraki kaldırıp peşine düşmeliydim ki onu kurtarayım. Bana verilen ikinci şansı kullanmalıyım. Alev alev yanan yüzüme inat çıplak ayaklarımla attım kendimi sokağa.

Minik adımlarımla koşmaya başlıyorum. İnce ince yağan yağmur bedenime iğne gibi saplanıyor. Cılız bacaklarım gittikçe yavaşlıyor. Melike az uzağımda, aslında sesleniyorum arkasından ama duymuyorki.

Gözlerimi Melike’den ayırmamalıyım. Belki herşey değişir. Bütün Dünya’ya verilen son pişmanlıkların telafisi, bu gün amacına ulaşır belki de.

19:15

Ve karanlık bir çığlık, acı bir fren sesi duydum yamacımda. Gözlerim kapalı, lastiklerdeki çamura bulanmış kan kokusu ciğerlerime kadar işliyor. Avuçlarımı kanatan haçı boynuma takıp diz çöküp oturdum aynı keşkenin kucağına. Kalan son göz yaşlarımla kafamı kaldırıp ablama bakıyorum.

Kalabalık etrafını sarmış. Kuru gürültü yükseliyor oluşturdukları çemberden. Çığlıklarla, acıyan gözlerle bakıyorlar ona. Yine çaresiz, yine pişmanlıkla bakıyorum ağlayarak..

Paramparça olmuş bedeni etrafa savrulmuştu 1998 yılının çamurlu kışının akşamında. Küçücük yüreğim o görüntüyü o zamanlar nasıl kaldırmış bilmiyorum. Gitsem şu yaşımda yanına onu öyle görmeye dayanamam, parça parça olabilirim ben de o an.

Cansız bedenine sarılamadım bu kez olduğum yere diz çöktüm kaldım, değişen tek şey bu olmuştu belki de. Cesaret edemiyorum baş ucuna gidip onu kanlar içinde paramparça tekrar tekrar görmeye.

13 Ocak 2015/02:13

Anlıyorum ki, son pişmanlıkların telafisi yapılmıyor.

Anlıyorum ki, giden hiç kimse geri dönmüyor. Son yolculuk, bitiş çizgisi…

Anlıyorum ki; çocukluk hataları, çocuklukta kalan bir dizi olay ve değişmez kaderin kollarında gelişen çaresiz keşkelerden ibaret.

İşe yaramayan denklemi çözmek, çocuklukta yapılan hataları telafi etmeye çalışmak; bu son perdeyi çaresizlikle tekrar yaşamaktan ibaret.

Elden hiçbir şey gelmediğini bilerek kaybetmenin acısını o çocuk yürekte tekrar hissetmek ne acı.

Yüce İsa seni korusun. Abla yüreğin yüreğime düşsün. Ve yine yeniden hoşçakal Melike.”

Telafi” için 1 Yorum Var

  1. Gittikçe gelişen, güzelleşen, daha derine inen anlatımın var aşkım. Her yazıda biraz daha iyi oluyor yazdıkların 🙂

    Eline, emeğine, yüreğine sağlık 🙂

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *