Öykü

Üç Güzeller

Kendine geldiğinde Üç Güzellerin dibindeydi. Peri bacalarının en güzellerinin, en çok bilinenlerinin ayaklarının dibinde. Yüz yıllardır her türlü olumsuz hava koşullarına, her türlü doğal afete karşı koymuş ve birbirlerinden ayrılmamış olan bir efsanenin kucağında çömelmiş haldeydi.

Nasıl gelmiştim buraya? Kim getirmişti beni buraya, kendim mi gelmiştim? Hiç hatırlayamıyordum.

Nasıl geldiğimi hatırlayamıyordum ama neden gelmiş olabileceğimi biliyordum sanki. Üç güzelleri çok iyi hatırlıyordum mesela. Yıllar önce bir okul gezisi ile gelmiştik Kapadokya’ya. Güzel Atlar Diyar’ına… Hani sorsalardı bana, en mutlu anların, diye, bir tanesini Kapadokya gezisi olarak söylerdim. Bu muhteşem vadiye, bu masalsı coğrafya ’ya, bu gizemli ve de görkemli doğal sanat şaheserlerine hayran kalmıştım. Günlüğüme şöyle bir not düşmüştüm hemen o gece: Başka bir dünyaya, başka bir gezegene geldik bu gün.

Otelde kaldığım odanın penceresinden bir peri bacası görünüyordu. Yatağıma uzanıp, beklemiştim, bir efsanede şöyle diyordu ya, kayalarda insanlar, bacalarda ise devlere karşı insana yardım etmek için buraya yerleşen periler yaşardı, periler bacanın ucundaki küçük pencerelerden girip çıkacaklar mı acaba diye bekliyordum ben de. Gözlerim kapanırken yavaş yavaş şöyle diyordum kendimin duyabileceği bir sesle: Ben burada yaşarım, ben burada yaşarım…

Bu söz getirmiş olmalıydı beni buraya. Birçok yer gördüm sonradan ama böyle bir istek duymamıştım hiçbirine karşı.

Ama neden gelmiştim buraya, niye şimdi gelmiştim?

Hafızasını zorladıkça beyninin karanlıklarından çıkıyordu birer birer anılar, aydınlanıyordu zihni bir yandan da. Anılar çıktıkça açığa, omuzlarında biriktikçe yaşadıkları iyice küçülüyordu Üç güzellerin dibinde bedeni. Oturdu toprağa kadın, yavaş yavaş toprağa sığınıyordu. Ne yaşamıştı da şimdi buradaydı, onu arıyordu kafasında bir yerlerde, zorluyordu beynini, kapattı gözlerini, belki hatırlarım diye…

Bir plazanın en üst katında görüyordum kendimi şimdi. Topraktan çok yüksekte ve çok uzakta, gökyüzüne ve bulutlara çok yakında. Ama tam da Araf’ta. Ne ayağım yere basıyor, ne başım göğe eriyor durumdaydım.

İnsanlarla uğraşıyordum son zamanlarda, çaresiz insanlarla. Evlerinden ayrılmak istemeyen, o eski püskü, yıkık bahçe duvarlı, içi meyve ağaçlı bahçeli evlerini bırakmak istemeyen insanlarla. Oysa biz onlara çok katlı binalar yapacaktık, asansörlü evler, balkonlu evler yapacaktık. Konforlu evlere taşıyacaktık onları. Balkonlardan kafalarını uzatıp gökyüzüne bakacaklardı.

İyi ama kızım, demişti yaşlı bir teyze, domatesimi, maydanozumu yetiştirmek istiyorum ben…

Balkonda, saksıda yetiştirirsin, demiştim bir de utanmazca.

Birkaç aile sorun çıkarıyordu özellikle, çoğunluğu razı etmiştik. Bir ailenin reisi, demişti ki, burası dedemden bana kaldı, ben de çocuklarıma bırakacağım, onların bahçede, toprakta büyümesini istiyorum.

Sonra da sertleşmişti, çekin ellerinizi bu sokaktan, bir tek burası kaldı görmüyor musunuz koca şehirde, burası şehrin nefes alabileceği tek yer, diye. Kızı vardı Alis, diye, küçük kızı. Hep babasının elindeydi eli, babası bunları söylerken dikkatle dinlerdi.

Ama ben de çarkın dişlilerinden biriydim, karşıma çıkanı, engel olmaya kalkanı öğütenlerdendim.

Nereden bilecektim ki olayların buralara gelebileceğini. İleriye dönük binalar, geleceğin şehirlerini yapabilirdim de, insan denen varlık nasıl ayak uydurur bunlara aklıma bile getirmezdim.

Patronun adamları bir gece tekrar giderler Alis’in evine, babayı razı etmek üzere. Karşılıklı atışırlar, tekme tokat girişirler Alis’in babasına. Kaçarlarken de arabalarıyla hızla, görmezler Alis’in köşeden döndüğünü, çarpıp kaçarlar minik Alis’i bırakıp yerde.

Alis oldu bu ticaret merkezinin bedeli de işte. Binlerce Alis’i dolaylı yoldan yok ediyorduk zaten, ormanları yok ederek, zehir saçan fabrikalar yaparak, denizleri kirleterek, balıkları öldürerek, bu sefer bizzat yok etmiştik ellerimizle, kirletmiştik ellerimizi, kirletmiştik insanlığımızı…

Bir avuç toprak aldı yerden kadın, fırlattı sağa sola, hedefi kendisiydi aslında. Yanından bir tarla faresi geçti, arkasına bakaraktan, vicdansız kadın, Alis’i öldürdün, der gibi. İyice sokuldu Üç Güzellerin koynuna genç kadın. Alis’i unutmak istiyordu, ama gözlerinin önünden gitmiyordu küçük kız. Benim suçum değil ki dese de aklı, vicdanı onu rahat bırakmıyordu. Atamıyordu üzerinden suçluluk duygusunu, atamıyordu üzerine tırmanmaya başlayan kırmızı karıncaları.

Alis’in uzun ince parmakları vardı, babasının elini tutarken fark etmiştim, piyanist eli gibi demiştim. Alis’in kızıl saçları vardı, gün batımı kızılı gibi diye düşünmüştüm. Alis’in yüzünde bir sürü çil vardı, yıldızlar gibi dağılmış gökyüzüne, her birinin anlamı değişik…

Son hatırladığım buydu işte, bu kadarcıktı…

Şimdi buradaydı genç kadın, burada, Üç Güzellerin ayağının altında. Peri bacalarının gizemli dünyasında. İnsanlara inat şapkalarıyla görkemli bir şeklide salınan yüzyıllara meydan okuyan peri bacalarının dünyasında. O ucube binaları yapmış olmanın verdiği utançla. Binlerce Alis’in hayatına rağmen diktikleri beton tabutları inşa etmenin utancıyla buradaydı. Af diliyordu Alis’ten, af diliyordu peri bacalarından, bütün insanlıktan, doğadan… Uzandı iyice toprağın üzerine, toprak atmaya başladı bedenine. Ben burada yaşarım dediği yerdeydi. Yaşarım dediği yere yaşamını sorgulamaya gelmişti. Muhteşem eserlerle bütünleşmek ve de yok olmak istercesine avuç avuç attı toprakları ayaklarına, vücuduna, periler vücudunu taşıyıp götürene kadar bekleyecekti burada, korkularıyla, pişmanlıklarıyla, utançlarıyla BAŞBAŞA…

Üç Güzeller” için 2 Yorum Var

  1. pcd dedi ki: dedi ki:

    -tan ekine gerek yoktu, sanırım gözden kaçmış. Aynı şekilde birkaç yazım hatası var.

    Geniş zaman ve geçmiş zaman, birinci tekil ve üçüncü tekil anlatım beraber olunca açıkçası okumak biraz güçleşti. Ama bunun dışında güzel bir öyküydü. Elinize sağlık.

  2. Calypso dedi ki: dedi ki:

    Merhaba

    Farklı zaman kiplerini ve anlatımları bir arada kullanmanız okumayı biraz güçleştiriyor, hikayenin bütünlüğünü de bozuyor gibi geldi bana. Birincil tekil şahısla üçüncü tekil şahıs anlatımların farklı yazı tiplerinde olması, bu durumu biraz daha toparlıyor.

    Patronun adamları bir gece tekrar giderler Alis’in evine, babayı razı etmek üzere. Karşılıklı atışırlar, tekme tokat girişirler Alis’in babasına. Kaçarlarken de arabalarıyla hızla, görmezler Alis’in köşeden döndüğünü, çarpıp kaçarlar minik Alis’i bırakıp yerde.

    Fakat özellikle bu paragrafa geçtiğimde bir an afalladım.

    Bunun dışında beni rahatsız eden bir şey olmadı. Güzel bir hikayeydi, kaleminize sağlık. :slight_smile:

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!