Öykü

İkinci Şans

Otele ulaştığında gün henüz yeni ağarıyordu. Mete resepsiyondaki evrak işlerini bitirip odasına çıktı. Klasik otel odası soğukluğunda döşenmiş, tek kişilik bir yatak ihtiva eden dört duvardan mütevellit bir odaydı burası. “Tek kişilik yatak ha?” dedi kendi kendine, yüzü asıldı. Dünkü hali geldi gözlerinin önüne. Daha dün sabah uyanır uyanmaz karşısındaydı. Evet, son dört yıldır olduğu gibi Neşe karşısındaydı. Koca yeşil gözleri ve güleç yüzüyle otuz yıllık ömrünün son dört yılını çekilebilir kılan tek şeydi Neşe. Neden olmuş, nasıl olmuşsa o son tartışmaları her zamanki gibi sonlanmamış ve Neşe kapıyı çarpıp gitmişti.

Daha önceden de tartışmaları olur, hatta bazıları oldukça şiddetli geçer ama bir şekilde mutlu sona varırdı bu gergin dakikalar. Bu seferki ise böyle olmamıştı. Ne dediyse onu ikna edememişti. Aynı şiirlerdeki gibi, Neşe ceketini almış ve gitmişti. Onunla birlikte, Mete’nin tüm neşesi de yitip gitmişti. O da duramamıştı evde, peşinden sırt çantasını alıp çıkmış ama ona “Dur, gitme!” demeye cesaret edememişti. Otogara gitmiş, ilk gördüğü otobüse atlamış ve işte, kendini bu otelde bulmuştu.

Mete saatine baktı, kahvaltı devam ediyor olmalıydı ama birkaç lokma da olsa yiyebilecek iştahı bulamadı kendinde. Resepsiyona indi ve bir taksi istedi. Arka koltuğa geçtiğinde bir süre duraksadı ve hemen ardından “Peri bacalarına lütfen,” diye seslendi şoföre. Taksi ağır ağır yol alırken de gözleri camda akıp gidenlere takıldı, uzaklara daldı. Keşke böyle olmasaydı, keşke o sözler dökülmeseydi dudaklarından da Neşe çekip gitmeseydi. O kadar da kötü değildi evli olma düşünce ama işte, kendisine dahi izah edemediği bir korku duyuyordu bu konuda. “Olmaz,” demişti Neşe’ye, “Asla evlenemeyiz.”

Taksiden indi, başını kaldırıp karşısındaki yükseltiye baktı. Boyu on, hatta on beş metre kadar vardı. Tepesindeki şapkası ayrı bir hava katıyor, bütün ihtişamı ile peri bacası tam karşısında duruyordu. Hemen önündeki kalabalığa hitap eden rehbere kulak verdi.

“…Peri bacalarını oluşturan gövde kısmı tüfit, volkan külü ve tüften oluşurken gövdenin üstündeki şapka şekli ise ignimbirit ve lahar gibi sert kayaçlardan meydana gelmiştir. Şapka kısmının sert ve dayanıklı kayaçlardan oluşmasından dolayı…”

Rehberin açıklamaları pek ilgisini çekmedi. Kafasını dağıtmaya gelmişti, yeni bilgilerle doldurmaya değil. Aslında neden burada olduğunu da bilmiyordu. Rastgele bir otobüs seçmiş ve tüm koltukları tıka basa dolu o külüstür otobüs onu buralara kadar getirmişti. Alana doğru yavaş adımlarla yürümeye başladı. Rehberin sesi artık duyulmayacak kadar geride kaldığında, karşısına dikilen peri bacası dikkatini çekti. Diğerlerine göre daha koyu renkli olan bu bacanın çapı oldukça fazlaydı. Buna karşın sadece tek bir penceresi vardı. Mete, içeriye girme konusunda karşı koyamadığı bir istek hissetti ve gereğini yaptı. Bacanın tek deliğinden biraz zor olsa da, iri yarı bedenini sığdırabildi ve kendini içeriye attı.

İlerledikçe, ortamı aydınlatan ikindi güneşinin etkisi giderek azaldı ve Mete bastığı yeri güçlükle seçebilir hale geldi. Telefonunun feneri yardımıyla ağır ve dikkatli adımlarla bir hole ulaştı. Üçgen şeklindeki bu holün karşı duvarında, seçebildiği kimi yazılar dikkatini çekti. Bildiği türden şeyler değildi bunlar, daha çok kitaplarda gördüğü çivi yazılarına benziyordu. Daha yakından incelemek istedi, elini uzattı. Duvara dokunmaya yeltendiğinde dokunamadığını fark etti. Evet, eli duvarın üstünde hatta içindeydi ama hâlâ havadaydı. İçi ürperdi ve hızla elini geri çekti. Korkuyordu, endişeliydi ama içini saran o adı konulamaz istek giderek artmış ve yerini meraka bırakmıştı. Belki de geceden beri bir şeyler yememiş olmanın verdiği bir halüsinasyondan öte bir his değildi az evvel yaşadıkları. Bir kez daha denemeye karar verdi. Elini uzattı ama yine dokunamadı.
Eli bileğine dek duvarın içindeydi. Bu kez geri durmadı, ileriye doğru gözlerini kapatıp birkaç adım attı. Serindi, ürperdi. Gözlerini açtığında kendini bir koridorun başında buldu. Daha fazla gitmek istemedi, gerisin geriye attı adımlarını bu kez ama sırtına yaslanan duvar buna engel oldu.
Az evvel onu içeriye alan o garip yazılı duvar şimdi ise geri dönmesine müsaade etmiyordu.
Başında bulunduğu koridora bu kez dikkatlice baktı. Her iki yanında eşit aralıklarla duvara sabitlenmiş meşalelerin bulunduğu, başından sonu seçilemeyen bir koridordu burası. Telefonun fenerine artık gerek yoktu, kapattı. Göz ucuyla ekranın sol üst köşesine baktı, telefonu çekmiyordu. “Telefon yok, geri dönüş yok… Yapacak bir şey yok, sonuna kadar gideceğiz,” diye söylendi. Otogarda ilk kez aldığı sigara paketini cebinden çıkardı ve bir tane yaktı. Öksürük seslerinin yankılandığı koridorda ilerlemeye başladı.

Başta düz seyreden koridor, giderek aşağıya doğru eğimli bir hal almaya başlamıştı. Koridorun sonunda neyle karşılacağına dair büyük bir merak duyan Mete yürümeyi çoktan bırakmış, koca adımlarla koşar hale gelmişti. Ne kadar koşmuş, kaç meşaleyi geride bırakmıştı bilmiyordu ama bu yolu tamamlaması gerektiğinden son derece emindi.

Mete, nefesinin kesildiği bir anda duraksadı, ellerini dizlerine dayayarak soluklandı. “Aç karnına bu kadar da koşulmaz be oğlum, ne yapıyorsun sen?” dedi ama durmak da istemiyordu. Başını kaldırıp ileriye baktı, az ileride nihayet koridorun sona erdiğini fark etti. Doğruldu ve ileriye atıldı. Az bir süre sonra o uzun koridoru arkasında bıraktı. Etrafına bakındı, genişçe sayılabilecek bir holdeydi şimdi. Adımını attı ve birden irkildi. Holün zemini tamamen suyla kaplıydı ve neredeyse ayak bileklerine kadar geliyordu. Suyu yararcasına ilerlemeye başladığında duyduğu sesle donup kaldı.

“Hoş geldin evlat.”

Mete sesin geldiği yana döndü. Duvarın dibinde biri vardı. Hasır bir tabureye oturmuş ihtiyar bir adam, ona bakıyordu.

“S-sen de kimsin?” diye sordu Mete, titrek bir sesle.

“Ben kapıcıyım.”

“Ne kapıcısı?”

“Baca kapıcısı.”

“B-ben, bakın ben hiçbir şey anlayamıyorum. Kafam durdu adeta. Burası neresi?”

“Sakin ol evlat. Korkmana gerek yok. Hele buraya kadar gelebildiysen, hiç korkma.” dedi yaşlı adam ve konuşmasını sürdürdü: “Şu anda bacaların temelindesin. Dışarıda görmüş olduğun o tüm bacalar buraya kavuşur. Siz dışarıdakiler onlara ‘peri bacası’ derken biz sadece ‘baca’ deriz.”

Mete hareket edemez hale gelmişti. Çok şey sormak, çok şey söylemek istiyordu ama kelimeler bir türlü dilinden dökülemiyordu. Adeta nutku tutulmuştu. Nasıl bir şeydi bu yaşadıkları? Nereye gelmişti, karşısındaki bu adam kimdi? Neler söylüyordu? Mete’nin bu hali karşısında ihtiyar adam ise hiç de şaşırmış görünmüyordu ve “Şaşırdığını ve korktuğunu biliyorum evlat. Bak sana şöyle anlatayım. Bacalar, gelişi güzel inşa edilmiş yapılar değildir. Bu evrendeki her şey gibi, bir amaca hizmet ederler. Bu yaşamda hiç bir şey, ama hiç bir şey tesadüf değildir. Tıpkı senin buraya kadar gelişin gibi,” dedi.

Mete yanıt vermek için tüm gücünü topladı ama söyleyebildiği tek şey şu oldu: “Neden?” İhtiyar gülümsedi ve devam etti: “Bacalar aslında dev bir makinenin bacaları evlat. Bir zaman makinesi… Zamana açılan bir kapı… Ama yalnızca geçmişe açılabilen bir kapı… Tarihin çok eski çağlarından beri insanlar, kendi zamanlarında kaybolmuş kişiler, bulundukları andan memnun olmadıklarında eski zamanlara geri dönmeyi dilerler. Her dileyen de bunu başaramaz. Sadece ama sadece bunu gönülden isteyenler, gerçek anlamıyla büyük pişmanlık duyanlar, senin de az evvel geçtiğin duvardan geçip o koridora varabilirler. Koridora varan herkes de tünelin sonuna ulaşamaz. Ulaşabilenlerin tümü de beni bulamaz. Sen, evet sen evlat. Bu aşamaların tümünü geçip geldin ve işte, karşımdasın. Uzun süredir gelen olmamıştı. Neyse, hadi işimize bakalım.”

“Ne yani, geçmişe geri dönebilecek miyim? İstediğim zamana hem de… Bakın ben, ben gerçekten çok pişmanım. Ben..” Yaşlı adam Mete’nin sözlerini kesti: “Nedenlerle ilgilenmem ben evlat. Ben yalnızca bir kapıcıyım. Haydi gel, içeri gir.”

Yaşlı adam taburesinden ağır hareketlerle kalktı, yana doğru bir kaç adım attı. Elindeki tebeşir benzeri bir taş ile duvara yanaştı ve bazı çizgiler çizmeye başladı. İşini bitirdiğinde Mete karşısındaki çizime baktı, evet, bu bir dikdörtgendi. Kapıcı ona dönerek: “Dediğim gibi ben bir kapıcıyım evlat. İşte bu da kapı. İçinden geçtiğinde bacaların kalbine varacaksın. Ortadaki taşa çık, gözlerini kapat ve olmak istediğin anı düşün. Makine çalışacak, dumanlar tütecek ve arzın çekirdeği tam tersi yönde dönecek. Güneşler doğudan batacak, mevsimler geriye gidecek ve sen, gözlerini açtığında, tam da olmak istediğin anda bulacaksın kendini. İkinci bir şans elde edeceksin, gerisi sana kalmış. Haydi, içeri gir.”

Mete az evvel kapıcının çizdiği kapıya yöneldi. Önceki duvardan geçebildiği için duvara toslamak gibi bir çekincesi yoktu. Adımını attı ve işte, içerideydi. Arkasına baktı, yekpare bir taş duvar vardı. “Sanırım yine geriye dönüş yok,” dedi ve ileri doğru yürüdü. Etrafına baktı, daire şeklinde bir odadaydı. Tam ortada kapıcının dediği gibi ortada biraz yüksekçe, üzeri düz bir taş vardı. Çevik bir hareketle üzerine çıktı. Gözlerini kapadı. Önce bir sürtünme sesi duydu, sanki iki taş birbirine sürtüyordu. Sesler giderek arttı, odanın duvarları saat yönünün tersi yönde hızla dönmeye başladı. Tam bu sırada, yüzeydeki onlarca peri bacasının pencerelerinden siyah dumanlar yükseldi. Güneş geldiği yerden battı, mevsimler geriye sardı. Sesler kesildi, Mete gözlerini açtı. O taş odada değildi artık, evinin banyosundaydı. Aynada kendisine baktı, gözlerine. Tüm bunların bir rüya olduğunu düşündü. Kapıyı açıp koridordan geçti ve salona girdi. Neşe salonda oturuyor, bir yandan eşyalarını topluyor bir yanda da söyleniyordu: “Ne demek olmaz, bunca senenin sonunda evlenemeyiz de ne demek?”

Mete gülümsedi, kapıcının kastettiği ikinci şans bu olmalıydı. Adımlarını hızlandırarak Neşe’ye arkadan yaklaştı ve ona sıkıca sarıldı. “Benimle evlenir misin?”

Yasin Yıldız

Eskişehir doğumlu. Mesleği hekimlik olsa da, hemen her konuda ama daha çok bilimkurgu türünde öyküler yazmakla meşgul. Ayrıca polisiye ve bilimkurguya dair külliyatın içerisinde kaybolmaya hevesli, henüz yolun başında bir Asimov okuru.

İkinci Şans” için 7 Yorum Var

  1. Seçkide yer alan ilk öyküm, ne kadar mutlu oldum anlatamam :slight_smile:

  2. Merhaba. Seçkiye hoşgeldiniz. :slight_smile: Öykünüzü beğendim. Gerçekliğin ve fantastiğin birbirine karıştığı hoş bir öykü olmuş. Lakin bu öykü konusu itibariyle sanki daha uzun olabilirdi. Mete’nin iç hesaplaşmalarını, neden evlilikten korktuğunu, bu korkunun altındaki sebebi, Neşe’nin karakterini vs bilsek sanki biz okurlar için daha aydınlatıcı mı olurdu? Çünkü konu bu ayrıntıları vermeye gerçekten müsait. Bir de her şey çok hızlı oldu gibi geldi bana okurken. Sanki acilen sona yetişmemiz gerekiyormuş gibi. Tüm bunların dışında cümle kuruşunuzu çok sevdim. Farklı kelimeler görmek hoşuma gidiyor her zaman. Kaleminiz daim olsun. Seçkinin ileri sayılarında da görüşmek üzere. Not: Peri bacalarının zaman yolculuğu için kullanılması kısmını ayrıca sevdim. :star_struck:. Sevgiler. Merve Aydın.

  3. Nazik yorumlarınız için çok teşekkür ederim ve evet, hoşbulduk :slight_smile:
    Eleştirilerinizde haklısınız. Öykü uzatılabilir, derinlik katılabilirdi. Bu yönünü düşüneceğim.
    Sanırım şimdi benim de o kapıcıyı bularak ikinci bir şans elde etmem gerekiyor, öyle değil mi?

  4. Selam, seçkiye hoşgeldin Yasin.
    Sevimli, keyifli bir öyküydü. Zevkle okudum. Yazdıkça geliştirilecek yerler olacaktır tabi, zaten hepimiz birnevi yaza yaza gelişmeye çalışıyoruz.

    Yalnız bir noktaya takıldım. Kızlar adlı adınca söyleyerek “Benimle evlenmezsen seninle ayrılalım” demezler pek. Evet bu sebeple ilişkiyi bitirebilirler ama bunu söylerler mi? Doğrusu emin değilim. Mete de sağlam dursun biraz, ilişkisini düzeltmek için illa da zaman yolculuğuna gerek yok :slight_smile:

    Eline sağlık

  5. Merhaba,
    Oyku icin ellerinize saglik. Diger arkadaslarin tekrari gibi olacak ama NIcin bir cicek yuzuk alip kiz arkadasinin yanina gitmiyor sorusunun cevabi yok. Hani Mete yillarca pisman olsa, Nese baska biriyle evlense veya olse tamam ama dun edilen kavga icin zamanda geri gitme konusu bana biraz abarti gibi geldi. Ote yandan hikayeniz gayet rahat okunuyor.
    Elinize saglik,

    Murat