Öykü

Ademoğlu

Birdenbire komuta kontrol odasını aydınlatan beyaz ışıklar kırmızıya döndü. Odadaki sessizliği yırtan koşar adımlar, giderek artan bir telaşla odanın tam ortasındaki koltuğa yaklaştı ve durdu. İki topuğun birbirine çarptıkları belli oluyordu. Koltuk yüz seksen derece geriye döndüğünde karşısındaki mavi üniformalı adam da daha bir dik durmaya gayret etti. Sağ elini sol omzundaki parlak sarı renkteki apoletine değdiren adam, sert bir tavır takınarak konuştu: “Komutan Entubee, sınırda bir Kod A5 durumu var.”

Koltuktaki ihtiyar, karşısındaki adama baktı. Sol omzundaki apoletin rengi, onun bir çavuş olduğunu belirtiyordu. İhtiyar koltuğundaki rahat pozisyonunu bozmamaya gayret ederek yanıtladı: “Emin miyiz Çavuş Ambuu? Durumu doğrulattınız mı? On yıllardır yeni bir Kod A5 durumu olmamıştı. İhlâl ha? Sınır ihlâli?”

Çavuşun yüzündeki sert tavır değişmemişti. Büyük bir kararlılıkla bunu sürdürdü: “Evet efendim. Yüzey tarayıcılarından ve askı sonarlarından gelen veriler birbirini teyit ediyor!”

Komutan Entubee sonunda yerinden doğruldu, koltuğunu sağ yanına çevirerek ayağa kalktı. Yirmi üç milim boyundaki bu adam, nereden baksan yüz elli yaşında vardı. Çenesine dek uzanan bembeyaz sakallarının gizleyemediği yüzündeki çizgiler, onun bu yaşını açıkça ele veriyordu. Komutan Entubee, ellerini belinde kavuşturdu ve yavaş adımlarla kontrol paneline yaklaştı. Hemen önündeki koltukta oturan gencin omzuna elini koydu ve “Alan haritasını ekrana yansıt,” dedi. Panelci er, derhâl kendisine emredileni yapmak üzere birkaç tuşa dokundu ve paneldeki ekranda bir harita belirdi. Evet, Çavuş Ambuu haklıydı. Harita üzerindeki kırmızı küçük benek, bir ihlâl hali yaşandığını gösteriyordu ve bu benek, her geçen saniye ‘Mahrem Yuva’ya daha da yaklaşıyordu! Demek yüzeyin sakinleri olan o dev adamlar bir kez daha buna cüret etmişti. Yapılacak şey belliydi. Komutan Entubee sağ elini havaya kaldırarak bağırdı: “Defee’yi hazırlayın!”

* * *

Bu gece dolunay vardı ama kabarık gri bulutlar, onun o eşsiz güzelliğini yeryüzüne göstermesine mâni oluyordu. Kıyı Deniz sakindi, pürüzsüz yüzeyi ufka dek uzanıyordu. Hava ılıktı ama sandaldaki iki adam yine de titriyordu. Kızıl saçları ensesinin hemen üzerinde sonlanan hafif tıknaz adam, diğerini dürterek: “Salih, ben korkuyorum oğlum ya. Geri dönsek mi, ne dersin?” diye seslendi. Diğeri hiddetle yanıtladı: “Saçmalama Murteza! Buraya kadar geldik, buradan geri dönüş yok!”

“Dedenin dedesinin dedesinin dedesinden kalma bir hikayeye inanarak nerelere geldik! Ben de onu diyorum ya sana. Ben korkuyorum, Allah muhafaza bir alabora olsak kim duyar bizi gecenin bu vaktinde? Kim gelir de kurtarır bizi?”

“Ben korkmuyorum, geri de dönmem! Hem, korkacak hiçbir şey yok. Güzelce gideceğiz, o mihenk kayasını bulacağız. Hemen dalıp çıkacağız. O define bizim olacak anlasana. Hayatımız kurtulacak!”

Murteza ona yanıt vermedi. Sandalın tabanına doğru iyice çömeldi, iki eliyle sol yanındaki tahta çıkıntıya tutunarak gözlerini denizin karanlık sularına daldırdı. Karanlıklar içerisinde suları usul usul yararak ilerlediler. Ne kadar gitmişlerdi Murteza hatırlamıyordu, Salih’in apansız ayağa kalkmasıyla irkildi. O denli hızla ayaklanmıştı ki sandal denizin ipeksi suları üzerine bir sağa bir sola yatmaya başlamıştı. “N’apıyorsun be gerizekalı. Zaten midem ağzımda, bak çıkartıveririm buraya,” diye çıkıştı Murteza ondan daha büyükçe gösteren Salih’e.

Salih bir anda Murteza’ya dönerek kaşlarını çattı. O karanlıkta bunu Murteza göremedi ama gözlerindeki ışıltı, gecenin bu karanlığında dahi seçilebilirdi. Salih eliyle ileriyi işaret ederek: ”Kes be! Şuna bak şuna, mihenk kayası orada! Bak işte tam orada!”

Murteza o yöne başını çevirdi. Gözlerini kısarak Salih’in gösterdiği şeyi seçmeye çalıştı. Evet, biraz ileride bir karaltı göze çarpıyordu. Elini alnına koyarak yüzünü sıvazladı ve “Ne malum bunun o kaya olduğu? Önceden gördün mü ki?” diye sordu.

“Peki sen yol boyunca başka bir kaya gördün mü?”

“Yok, görmedim.”

“Hikayede bahsedilen tek kaya var, o da bu olmalı oğlum!”

Oraya varana kadar başka bir şey konuşmadılar. Sandalın küreklerine dört koldan asılarak hızlı hızlı çektiler, suları daha bir hevesle yardılar ve sancak tarafından kayaya yanaştılar. Kayaya varınca Salih çevik bir hareketle sandaldan sıçradı ve kayaya çıktı. Elindeki ipi bağlayabileceği bir şeyler ararcasına etrafına bakıdı ama bu zifiri karanlıkta etrafı seçmek pek kolay olmuyordu. Murteza oturduğu yerden seslendi: “Bulamadın mı bir yer? Bağlasana artık şu ipi. Bir an evvel işimizi bitirip gitmek istiyorum buradan.”

Salih yanıtladı onu. Ama Murteza ne kadar sakindiyse, Salih o kadar çok bağırıyordu: “İki ayağımı bir pabuca sokma benim! Sanki her gün geldiğim yer. Önümü zor görüyorum. Küreğin tekini versene oradan.”

“N’apacaksın küreği?”

“Ver sen ver.”

Murteza gönülsüzce küreklerden birini uzattı. Salih ise alır almaz onu diziyle iki parçaya ayırdı! Artık Murteza da bağırıyordu: “N’aptın ulan sen? Nasıl geri döneceğiz şimdi?”

“Çok konuşma havuç kafa. Üç kürek de işimizi görür. Ama sandal olmazsa hiç dönemeyiz, bunu o kalın kafan almıyor mu?”

“Of, tamam tamam. Hadi bak işine.”

“İzin versen bakacağım ama…” Sözünü bitirmedi Salih. En azından Murteza öyle sanıyordu ama Salih içinden söylene söylene elindeki kürek parçalarından birini kayadaki bir yarığa soktu. Yerden aldığı bir parça taş ile bunu iyice yere çaktı ve ipi sıkıca buna bağladı. Yerinden doğrulduğunda Murteza ona bakıyordu: “Aferin ulan Salih, becerikli adamsın ha.”

“Yılışma hiç. Az evvel hiç öyle demiyordun ama. Neyse, hadi işimize bakalım. Çok vakit yitirdik.”

Tam bu sırada ikisi de duydukları ses ile irkildiler. Sanki bir şey suya batıp çıkmıştı. Murteza yine sandalın dibine doğru küçüldü: “S-sen de duydun mu?”

“Balıktır oğlum, burada balık olur.”

“Y-ya değilse? Hikayede ne diyordu unuttun mu Salih?”

“Unutur muyum hiç? Define diyordu, altın diyordu, gümüş diyordu, mücevher diyordu!”

“Onu demiyorum ulan, o şeylerden de bahsetmiyor muydu?”

“O şey ne Murteza?”

“D-deniz kızı işte, anlasana Salih!”

“Yahu yok öyle bir şey, onlar sadece hikayelerde olur.”

“Bu define de hikayede değil miydi ulan? Ona inanıyorsun ama!”

Salih gülmeye başladı ve “Defineye inanılmaz mı hiç oğlum?” dedi ve bir yandan elleriyle havada hayali bir daire çizerek konuşmasını sürdürdü: “Deniz kızlarının üzerleri çıplak oluyormuş, fena mı işte, hem görmüş oluruz.”

“Bu halde bile hınzırlık peşindesin ya, sana hayret ediyorum Salih Ağabey!”

“Murteza, ah Murteza! Çocukluk arkadaşım olmasan seni yanıma takar mıydım Murteza! Haydi oyalanma, çık şu kayaya.”

Murteza, çocukluğundan beri, sokağa adımını attığı o ilk günlerden beri ağabey bellemişti Salih’i, Kendisinden yalnızca bir yaş büyüktü Salih, bir yıl bile yoktu arada, aylar vardı ama kendisinden çok daha olgundu Salih. Sokaktaki akıl hocası o olmuştu. Yalnız sokakta değil elbet; okulda, oyunda ve de iş yerinde. Göbekleri bağlıydı sanki, hayatın hemen her anında bir arada olmuşlardı hep. Okulda aynı sırayı paylaşmışlar, mahallede aynı ağaca dalmışlar, aynı kıza aşık olmuşlar ve tersanedeki aynı atölyede paslanmışlardı. Yedikleri içtikleri ayrı gitmemişti bu güne dek. Salih onu birçok tehlikeden kurtarmış, kaç kere dayak yemeye ramak kalmışken çekip almıştı. Sözünden çıkmazdı Salih’in, hem de hiç! Bu kez de öyle olacaktı ve oldu da. Küçük ve tedbirli adımlarla sandaldan atladı Murteza.

İki adam da kayalığın üzerindeydi artık. Bu iki acemi defineci, esrarengiz bir hikayenin, hatta daha çok bir masalın peşine takılmışlar ve şimdi, gecenin bu dilsiz vaktinde, bu kör karanlıklar içerisinde, kocaman bir denizin açıklarındaki bu koca kayalığın üzerine tünemişlerdi. Neyse ki Salih yaman adamdı, en azından Murteza’nın gözünde öyleydi. Bir planı vardı elbet, hep öyle olmuştu.

“Haydi gel, kayalığa bir bakınalım önce,” dedi Salih, usulca yürümeye başlayarak. Murteza önce yere doğru bir çömelip kalktı, ardından da hiç itiraz etmeden Salih’in peşine takılıverdi. “N’aptın sen az evvel öyle?” diye sordu Salih. “Hiç,” dedi turuncu saçlı adam. Salih üsteledi: “Oğlum gördüm ya, yerden ne aldın sen?” Murteza elindeki kürek parçasını belli belirsiz göstererek “N’olur n’olmaz be ağabey, bulunsun dedim,” diye açıkladı. Yanıt vermedi Salih, hafifçe gülümsedi. İki adamın gölgeleri, gecenin karanlığında kayalığın üzerine düşe düşe, peş peşe, ağır ağır ilerledi.

Kıyı Deniz büyüktü, ama bu kaya da epeyce bir büyüktü. Etrafından dolaşmaya karar vermişlerdi ilkin. Ama git gir bitmiyordu bu kara parçası. Üzerine çıktıklarında o kadar da büyükçe durmuyordu ama işte, yürüyorlardı ama yine de sonu gelmiyordu yolun. Bir süre sonra yolun sola doğru kıvrıldığı oldu, onlar da kıvrıldı. Yol aşağıya eğildi, onlar da eğildi. Yol, onları karanlıklara doğru aldı götürdü. Bir süre sonra yol daha da aşağıya eğildi, eğildi ve sulara kavuştu.

“Sonunda,” dedi Salih. “Sonunda kayanın diğer tarafına vardık. Ben şu kıyıya bir bakıp geleyim, sen burada bekle.”

“N-nasıl bekle? Tek başıma hayatta beklemem,” diyordu ki Murteza arkadaşının çoktan onu yalnız bıraktığını fark etti. Aralarında şimdiden on-on iki adım fark vardı, çok hızlı hareket etmişti Salih. Neticeye ulaşmak için acele ettiği her halinden belliydi. Ama çok açılmadan hemen geri geldi ve Murteza’ya dönerek: “Şarkı mı mırıldanıyorsun? dedi.”

“Ne şarkısı ulan? Altıma edeceğim burada!”

“E o neydi o zaman?”

“N-ne neydi oğlum? Korkutma beni!”

Yere çömeldi Salih, Murteza da peşinden. İki adam da, gölgeleri de küçücüktüler şimdi. “Tam kıyıya varmıştım ki bir ses duydum, biri şarkı söylüyordu. Sen sandım ben de,” dedi Salih.

“Ne şarkısı Salih Ağabey? Ben şarkı falan söylemedim.”

“Hem, doğru ya. İnce bir sesti bu. Sen olamazsın hakikaten,” dedi Salih saçlarını kaşıyarak ve ekledi: “Evet bak, bu, bu bir kadın sesiydi!”

Murteza çömelmeyi bırakıp yere oturdu. Ellerini dizlerinin üzerine koydu, başını öne eğdi. Ona bir süre sessizce bakan Salih dayanamadı ve sordu: “Murteza, ağlıyor musun sen?”

Yanıt gelmedi. Az durarak Murteza hıçkırıklara boğuldu ve elleriyle yüzünü kapattı. Salih çevik bir hareketle bir elini Murteza’nın omzuna koydu, diğer ile onun kapalı yüzünü açtı.

“Bak, beni dinle. Öyle şeyler gerçek hayatta olmazlar, yoktur öyle şeyler. Diyelim ki varlar, o zaman da karşılarında beni bulurlar! Ne bana, ne sana, ne de hayalime bir şey olmasına izin vermem!”

Bu son kısmı bağırarak söylemişti Salih. Bir hışımla doğruldu ve tekrar kıyıya doğru yöneldi. Emin adımlarla karanlıkta kayboldu.

* * *

Köprünün puslu havasına tezat, etrafını parlak ışığı ile aydınlatmaya çalışan seyrüsefer ekranının önünde duran ve ekrandaki her türden işaret ve yazıyı pür dikkat incelemekte olan Çavuş Ambuu, kontrol panelinin hemen sağ tarafındaki yarıktan fırlayan ince kağıt şeridini çevik bir hareketle yırtarak eline aldı. Koyu kahverengi iri gözlerinin önüne iyice yakınlaştırıp hızla soldan sağa hareket ettirdiği şeridi çarçabuk okudu ve koşarak merdivenlerden çıktı. Köprü üzerindeki asma kata çıktığında büyük bir kararlılıkla ve her halinden belli olan telaşla yine topuklarını birbirine çarptırarak konuşmaya başladı: “Komutan Entubee, gözlem erlerinden yeni bir rapor aldık. Düşmanı halen yakın takip ediyoruz.”

“Güzel, harekatımızı bir gözden geçirelim. Seni dinliyorum Çavuş.”

“Sınır ihlalinde bulunan düşman aracı, kuzeybatı kıyısına demirledi. Gemide bulunan iki Ademoğlu, bir süre sonra kayaçlara çıktılar ve keşfe başladılar. Bir süre onları, onlara fark ettirmeden takip ettik. Ardından şu anda bulunduğumuz yerde mevzilendik ve yeni emirlerinizi bekliyoruz.”

“Peki şu anki pozisyonumuz nedir?”

“Şu anda mihenk kayaçlarının güneybatı kıyısına yakın seyrediyoruz efendim.”

“Kıyıya çıkıp burada pozisyon alacağız. Daha önceden de hep yaptığımız gibi evlat, sonopatik dalgaların yayınına başlayın! Onları burada durduracağız, tek bir Ademoğlu dahi Mahrem Yuva’ya yanaşamayacak!”

“Emredersiniz Komutan!”

Geldiği gibi koşarak asma katı terk eden Çavuş Ambuu, büyük adımlarla merdivenleri hızla indi ve köprüdeki erlerin yanında durdu. Boynunun her iki yanındaki damarları belli edercesine bağırdı: “Derhal harekete geçiyoruz. Kıyıya çıkılacak ve sonopatik yayına başlanacak! Haydi, çabuk olun!”

Bu emir üzerine kumanda panelinin başında bulunan iki er, önlerindeki tuşlara bastılar ve koltuklarının yanlarındaki kolları çekip ittiler. Önce biraz şiddetli olarak hissedilen sarsıntı giderek hafifledi ve sonunda durdu. Defee şimdi kıyıdaydı ve şarkısına başlayabilirdi. Erlerden biri kırmızı bir tuşa bastı ve tuşun rengi yeşile döndü, Defee ciğerlerini şişirdi ve vokal telleri titreşti. Gecenin sessizliği, onun güzel sesi ile sona erdi:

 Gel bana sen

Beni sarmala hemen

Ne var beni sevsen?

Hemen bana gelsen…

* * *

Salih kıyıya tekrar ulaştı. Denizin suları karanlık ve sakindi. Ortalıkta denizin kıyıya vuran dalgaları dışında hiç ses seda yoktu. “Heyecandan olmayan sesler duyuyorum galiba,” diyerek homurdandı. O da biraz korkuyordu ama bundan çok daha fazlaca kararlıydı. Korkmamalıydı, çünkü o defineyi çok istiyordu. Korkmamalıydı çünkü Murteza’yı başka türlü burada tutamazdı. Korksa bile, bunu hiç kimselere belli etmemeliydi, hele de çocukluk arkadaşına, hele de yoldaşına. Bir süre gözlerini kapadı, derin derin soluk alıp verdi, dalgaların sesini dinledi. Dinledi dinlemesine ama, kulağına birden bir başka bir ses daha çalındı! Evet, bir şarkıydı bu! Yine duyuyordu işte, yine olmuştu! Kafasına bir iki tokat indirdi. “Saçmalama Salih, işine bak,” dedi içinden ama bir yandan da yürümeye başladı. İçindeki merak, korkusuna galip geldi, sese doğru gitmeye karar verdi. Daha doğrusu o sese gitmiyordu, ses onu çağırıyordu sanki. Yürüdü, yürüdü ve onu gördü. Bulutları aşıp yere ulaşabilen dolunayın parlak ışıkları, onun pürüzsüz cildinden kendisine yansıyordu! Simsiyah upuzun saçları vardı. Ufak burnunun ve çıkık elmacık kemiklerinin iyice belirginleştirdiği iri gözleri, ışıldıyor, gecenin karanlığını yararak ona ulaşıyordu. Evet, o karşısındaydı ve o güzel gözleriyle kendisine bakıyordu. Ona yaklaştıkça şarkı daha da güzelleşiyordu. Sözcükler, heceler, harfler… Her biri cennetvari bir tınıyla kafasının içinde yankılanıyordu. Salih kendisini bu sesin büyüsünden alamıyor, ona karşı koyamıyordu. Giderek daha da büyüyen adımlarda, adeta havada süzülürcesine ona doğru yaklaşıyordu. Giderek yaklaştı, yaklaştı ve sonunda aradaki mesafeyi bir kol mesafesine dek indirdi. Karşısındaki bu güzel yüzü süzmekten onun belden aşağısını tamamen kaplayan parlak metalik renkteki pullarını ve eni en az iki metreyi bulan dev kuyruğunu fark etmedi. Daha az evvel büyük bir cesaretle Murteza’ya nutuklar savuran bu adam, şimdi bu deniz kızının karşısında kekeleyerek konuşuyordu: “Merhaba, b-ben Salih. S-sen kimsin?”

Yanıt gelmedi. Karşısındaki güzellik, sorusunu es geçmiş, tüm işvesi ile şarkısını sürdürüyordu. Salih ise, şarkı hiç bitmesin istiyordu. “Onun kim olduğunun ne önemi var? Yanındayım ya, bu kadarı bile kâfi,” diye iç geçirdi ve onun havaya kalkan sağ elini fark etmedi.

* * *

Komutan Entubee rahat koltuğundan kalkıp körüye inmişti. Harekatın bu en önemli anını o da kaçırmak istemiyordu şüphesiz. Defee’nin mürettebatı şimdi tam kadro ekran başında, vizörlerden aktarılan görüntüleri izlemekteydi. Karşılarındaki Ademoğlu, büyülenmiş gözlerle onlara bakıyor ve her şeyden habersiz o malum sonu bekliyordu! Komutan söze girdi: “Çavuş, burada bir Ademoğlu var. Diğeri nerede?”

“Onunla temâsı kaybettik efendim. Defee’nin yayınına sadece o yanıt verdi ve işte şimdi karşımızda.”

“Diğerinin de burada olması gerekirdi çavuş! Hiçbir erkek Ademoğlu, Defee’nin sonopatik yayınına kayıtsız kalamaz. Yoksa, yoksa o bir dişi miydi?”

“Hayır efendim, önceden de size rapor ettiğim gibi o da bir erkek Ademoğluydu. Daha ilk temâsımızda bunu doğrulatmıştık.”

“O halde, nasıl olur?”

Sesi giderek hiddetlenen komutan köprüde bir o yana, bir bu yana volta altmaya başlamıştı. Komutan gidip geldi, köprüdeki tüm bakışlar da onunla birlikte. Bir süre sonra komutan durdu ve çavuşa dönerek: “Yapacak bir şey yok evlat. Madem öyle, bir düşman bir düşmandır. Ne yapacağınızı biliyorsunuz, indirin onu!”

Bu emir üzerine panelin önündeki erlerden biri sol yanındaki kola uzandı ve onu sıkıca kavradı. Çavuşuna baktı, o da komutanına. Komutanın yüzündeki kararlı ifade, her ikisini de ikna etti ve er tüm kuvveti ile kola asıldı. Kontrol koluyla beraber, Defee’nin havaya kalkmış olan kolu da aşağıya indi. Uzun ve parlak tırnaklar, gecenin puslu havasını yararak ilerledi. Tam bu sırada, havayı yararak ilerleyen başka bir şey daha vardı; ucu kırık ama bir o kadar da keskin bir tahta parçası, olanca hızıyla deniz kızının göğsünü deldi ve kalbinin ortasına saplandı! Deniz kızı, Salih ve Murteza ayrı yanlara düştüler.

Deniz kızının şarkısı sustu, tahtanın göğsüne saplandığı yerden dumanlar yükseldi. Köprüdeki ekran karardı, ışıklar birer birer sönmeye başladı. Komutan Entubee öfkeyle haykırdı: “Neler oluyor çavuş?”

“İsabet aldık efendim. Plazmotik güç ünitesi hasarlandı, hızla güç kaybediyoruz. Defee’deki iç basınç düşmeye başladı! Kahretsin, nasıl, ama nasıl olur efendim?”

Komutan, çavuşunun sorusunu yanıtlamadı. Artık iyiden iyiye sarsılmaya başlayan gemide sallanarak usul adımlarla yürüyerek bir koltuğa oturdu. Dirseklerini dizlerine yerleştirdi, çenesini de ellerine. Sakallarını kaşıyarak çavuşa baktı: “Cesaret evlat, cesaret…”

“Anlamadım efendim.”

“Defee’nin sonopatik yayını Ademoğlu’nun duygularına hitap eder ve onlara hükmeder. İhtiras, güç, korku, cinsellik… Birçok duyguya… Defee, yani deniz kızı ile ilgili Ademoğlu dünyasında anlatılagelen öyküler onlarda merak yaratır. Merak, kaygı, ihtiras ve dahası korku. Evet korku! Tüm bunlar, onların beyin dalgalarında bizim Defee ile hükmedebileceğimiz frekansları sağlar. Ama bir şey, tek bir şey…”

Gemideki sarsıntı konuşmasına devam etmesine izin vermedi. Her yerden çıkan kıvılcımlar ve dumanlar durumu iyice içinden çıkılmaz bir hale getiriyordu. Basınç iyice düşmüştü ve solunabilir hava neredeyse tümüyle yitirilmek üzereydi. Son sarsıntıyla koltuğundan yere yuvarlanan Entubee ağır ağır doğrulmaya çalışırken sözlerini tamamladı: “Cesaret, Ambuu. Cesaret varlığında Defee işe yaramaz,” dedi ve ortalığı kaplayan koyu renki dumanla birlikte komutan da sessizliğe büründü.

Gökyüzündeki bulutlar dağılmış, dolunay tüm ihtişamıyla arz-ı endam etmişti. Kendine gelen Murteza, sürünerek Salih’in yanına geldi ve hafifçe doğrularak onu omuzlarından sarstı: “Salih Ağabey, iyi misin?”

Salih yüzünü ekşiterek olduğu yerden güç bela doğrulmaya çabaladı ama bunu kısmen başarabildi. Murteza’ya yönelerek hafifçe yanıtladı: “İyiyim Murteza Ağabey, iyiyim. Haydi buradan gidelim.”

Yasin Yıldız

Eskişehir doğumlu. Mesleği hekimlik olsa da, hemen her konuda ama daha çok bilimkurgu türünde öyküler yazmakla meşgul. Ayrıca polisiye ve bilimkurguya dair külliyatın içerisinde kaybolmaya hevesli, henüz yolun başında bir Asimov okuru.

Ademoğlu” için 4 Yorum Var

  1. Öykü gayet akıcıydı, sıkılmadan okudum, birkaç yerde küçük kelime hatası vardı ama önemli sayılmaz, öyküde benim görebildiğim kusur buydu bunun haricinde zevkle okudum betimlemeler öykünün atmosferini hissettirdi, zevkli bir öyküydü, gelecek seçkilerde görüşmek üzere selametle…

  2. Güzel yorumunuz için çok teşekkür ederim. Bahsettiğiniz hatalarımı sonrakilerde telafiye çalışacağım.
    Keyif almanızı sağlayabildiysem ne mutlu bana :slight_smile:

  3. yzkbicak dedi ki: dedi ki:

    Merhabalar,

    Hikayenin arkasındaki fikri çok beğendim. Okurken not ettiğim bir kaç ufak meseleyi kısa kısa paylaşayım sizle.

    Hikaye böyle başlıyor:

    “Birdenbire komuta kontrol odasını aydınlatan beyaz ışıklar kırmızıya döndü.”

    Bence daha değişik bir başlangıç okuyucuyu alıştırmak için daha iyi olacaktır. Beynimiz hikayede tutunacak bir yer ararken ışığın dönmesini ve alarm durumuna geçişi ilk cümlede anlamak zor oluyor. Zaten henüz kimseyi tanımadığımız için pek umurumuzda da olmuyor bu tehlike hali.

    Yirmi üç milim boyundaki bu adam, nereden baksan yüz elli yaşında vardı.

    Burada beni bir okuyucu olarak kazandınız :slight_smile: Hikaye bu paragrafın ilk kısımları ile başlasaydı daha iyi olabilirdi. Hem ilgiyi çekmiş olurdunuz, ki çok ilgi çekici bu kısım, hem de karakterlerle bir bağ kurmuş olurduk. Alarm durumuna geçmek okuyucuyu da alarm durumuna geçirirdi.

    Madem öyle, bir düşman bir düşmandır.

    Bu cümle biraz yabancı geldi bana. İngilizce (an enemy is an enemy) ya da Fransızca gibi. Bence Türkçe’de “Düşman, düşmandır” derdik biz.

    Geçen ay da başka birinden bir hazine bulma hikayesi okumuştum. Türk insanı, muhtemelen binlerce yıllık bir tarihin üstünde oturduğumuzdan, hazine hikayelerini çok seviyor sanırım…

    Neyse, dediğim gibi fikri çok beğendim ben. Ellerinize sağlık!

  4. nyphe dedi ki: dedi ki:

    İyi öykü, yaşayan öyküdür. Özellikle Ademoğulları’nın yolculuğu tabir-i caizse nefes alıyor. Kaleminize sağlık…

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!