Öykü

Labirent

Soluk mavi bir anaforun içinde, akışın tatlı senfonisindeki o hassas armoniyle yunmuş yıkanmıştı. Benliğinin tözünden geriye kalan bir avuç toz ise akışa kapılıp gitmişti çoktan. Renkli hayaller içerisindeydi. Hayallerin yarattığı o kekremsi tat damağından bir türlü silinip gitmiyordu. Adamın bir avuç aklı vardı, o da özgürlüğünü ilan etmişti. Uzayın belli belirsiz bir noktasında öylesine asılı kalmış ve bilinen tüm fizik kurallarının ötesinde, evrenin ve entropinin sona erdiği yerde durmaksızın kendini kaybediyordu. Mistik olanın, anlaşılamayanın göbeğinde duran kahramanımız aslında asla bulunmaması gereken bir yerde yasak olanın tatlı koynunda bulunmaktaydı. Buraya nasıl gelmişti? Ah o küçük pembe haplar… Mukaddes aşkın sırrını içeren bir zerresi insana bir ömürlük bir deneyim sunardı. Öyle bir deneyim ki aşk yolunda sizi kaf dağının zirvesine çıkarır. Bir kez bu yolda yürüyenler yolun dışına çıkamıyor ve zaten çıkmayı da istemiyordu. Aşk böyle bir şeydi işte. En tatlı ağu, en çok bağımlılık yapan enfiye…

Adam uçtu, başı göğe erene dek. Sonsuz bir maviliğin ortasında yüzüyordu. Ancak birden etrafı kapkara bulutların sardığını gördü. Ve sonra gökyüzü ağlamaya başladı. Adam sert bir düşüşe hazırladı kendini çünkü olacakları biliyordu. Orada, kapkara bulutların arasında sonsuza kadar düşerken gerçek dünyada bulunduğu yerde sertçe sarsıldı. Gözlerini sımsıkı yummuştu. Gerçekliğe dönmeye henüz hazır değildi. Bir süre oturduğu yerde kıpırtısız bir halde durdu.

-Deniz kendine geldiğin her halinden anlaşılıyor. Aç artık gözlerini.

Pes etti adam. Gürültüyle nefesini verdi ve gözlerini açtı. Karşısındaki koltukta arkadaşı Gorgona oturuyordu.

-Gorgona burada ne işin var?

-Buraya beraber geldik ya taş kafa.

Adam bulunduğu koltuktan bir hışımla ayağa fırladı ama kalkar kalkmaz baş dönmesinden kalktığı koltuğa yuvarlandı. Gözlerini kapatıp sordu:

-Ne zamandır…

-Eh bir saat oldu herhalde.

Deniz anlamsız bir homurtu çıkardı. Bir saat ona bir ömür gibi gelmişti ve biliyordu ki aynı haptan bir daha almazsa yaşayamazdı.

-Nerden aldım demiştin şu küçük pembe hapları?

-Ben almadım o beni buldu.

Adamın boş bakışları ve açık ağzı Gorgona’yı dahasını anlatmak için teşvik etti.

-Şehrin altındaki labirentte dolaşırken bir yabancı yaklaştı yanıma. İrinler akan urlarla dolu bir yüzü vardı. Yeni doğmuş bir bebek kadar kırmızı ve pürüzsüz elleriyle içinde haplar olan kutuyu uzattı. Sonrasında bir şey dedi ama pek anlamadım. Kaçığın tekiydi galiba.

Deniz şaşkınlık ve merakla arkadaşına isyan etti.

-Ne dedi ki yahu!?

-Dur bekle, retina kaydımdan bulup göstereyim.

Kadının bakışları bir süreliğine bulanıklaştı. Nihayet bakışlarına anlam geldiğinde şunları söyledi:

Dünyaya geldiler, coşup taştılar;
Güldüler, eğlendiler, anlaştılar;
Bir kadehte sızıverdiler bir gün
Ölüm uykusunda kucaklaştılar.”

Deniz’in jetonu biraz geç düşüyordu.

-Aaa Hayyam!! Labirentte Hayyam’ın veri hayaletinin dolaştığını duymuştum.

Anlamsızca bakma sırası Gorgonadaydı. Ama Deniz’in uzun uzun anlatacak hali yoktu. Sehpanın üzerindeki sigara tabakasından bir sigara çıkartıp yaktı. Sigaranın ucundan düşen kıvılcımın sehpanın üzerine konup can vermesini izledi bir süre. O kısacık anda insan ömrünün kıvılcımın akibetindeki yansımasını gördü.

-Hapları ne kadara verirsin?

-Vermem, ve anlaşma söz konusu olamaz.

-Ne demeye denettin o zaman be kadın!?

-Sen ısrar ettin hatırlarsan, dedi Gorgona dudaklarını büzerek.

Hatırlamıyordu ama böyle bir şeyi yapmış olabilirdi. Sigarasından bir nefes daha çekip havaya üfledi. Duman yayılarak tüm odaya yayıldı. Bir nefes daha… Zehir havada dolaşıyordu. Ne anlamı vardı yaşamanın hayattan tat almadıkça. Deniz aniden kararını verdi.

-Hooop nereye?

Gorgona bakakalırken adam odadan çıkmıştı bile. Üstünde kadife işlemeli deri üniforması, elinde sigarası virane apartmanın kapısından sokağa fırlamıştı. Dalgındı. Üzerindeki üniformayı görenler önünden çekilip ona yol veriyordu. Savaşın ortasındaki Lepistes şehrinin insanları arasında akvaryumdaki köpek balığı gibiydi. Normalde olsa onların yüzlerindeki dehşet dolu ifade içini utançla doldururdu. Şimdi ise sadece tek bir hedefe odaklanmıştı: Labirent’e.

Topyekûn savaşın icat edildiği günden beri, uzun sürmesinin etkisiyle anlamını kaybeden savaşlarda yeterince güçlü olmayanlar sirenlerin büyüsüne kapılır. Dünya’dan çok uzakta,ama yeterince uzak değil, yıllardır sürmekte olan tiranların savaşı askerleri uçurumun kıyısına itmişti. Irk, din ve dava kavramının kalmadığı bir savaşta sadece iki taraf vardı: Kazanan ve kaybeden. Bu en basit ikilem bile içinde bulundukları gezegenin fizik kuralları içinde karmaşık bir denklem halini alıyordu. Hiç bitmeyen bir savaşta Labirent savaştan kaçıştı, labirent yeraltına açılan kapıydı. Labirent’in yeraltına çıkardığı yolu henüz bulabilen olmamıştı. Askerler yıllardır peynire ulaşmaya çalışan fareler gibi didinip duruyordu.

Deniz bu sefer farklı bir amaçla gidiyordu Labirent’in içine; Ömer Hayyam’ı bulacak, yeni çıkmış bu haplardan bir kutu da kendine alacaktı.

Labirent’in gösterişsiz kapısına geldiğinde duraksamadan içeriye daldı. Spiral şeklinde bir koridor karşıladı onu. Koridor dönüp duruyordu. Adam sakince ilerlemeye başladı. Yolda pek çok şeyle karşılaştı. Pamuk şekerden yapılma bir koridorun sonundaki tavşan kulaklı kız bunlardan en sıradanıydı. Hiçbiri ilgisini çekmedi. Dünyevi zevklere olan ilgisi azalmıştı. Tek düşünebildiği o haptı, onu kendine çeken hap.

* * *

Ne demişti Ömer Hayyam?

“Dünya ne verdi sana? Hep dert, hep dert!
Güzel canın da bir gün elbet.
Toprağında yeşillikler bitmeden
Uzan yeşilliğe, gününü gün et.”

Zihninde durmadan bu sözler yankılanıyordu. Ne kadar zaman geçmiş bilmiyordu ama en son yatağında sızmış kalmıştı. Labirent’ten ancak gün doğarken çıkabildiğini hatırlıyordu. Gün aynı zamanda bir değişime de gebe idi. Deniz henüz bunun farkında değildi.

Çöle düşmüş ve çöl rüzgarına karışmıştı. İçine düştüğü hayaller anaforundan sahneler zihninde bir belirip bir kayboluyordu. Bir deniz kızı görmüştü. Okyanusun en derin çukurunun zifiri karanlığında göz kamaştıran parlaklıkta zehir yeşili kuyruğu ile bir deniz kızıydı o. Envai çeşit garip yaratıklar etrafını sarmıştı. Deniz kendini zorlukla bu anaforun içinden çıkardı. Durdu, dinledi, fark etti. Sirenler çalıyordu. Kulakları sağır edici cinsten o sinir bozucu ses Lepistes şehrinin sokaklarında yankılanırken yattığı yerden hışımla kalktı. Ceketini giyip palas pandıras sokağa indi. İnsanlar panik halinde sığınaklara koşuyordu. Yere düşenler için hayat zordu. Adam cebindeki enfiye kutusunu sıkı sıkıya avucunun içinde tutarak karakola koşmaya başladı.

Karakol dedikleri yer, derme çatma bir yapıydı. Sonu gelmeyen bombardımanlar yüzünden kalıcı bir tane inşa etmek gereksizdi. Karakolun içine adımını atar atmaz etrafı insanlarla çevrildi. Askerlerin hep bir ağızdan konuşmasından çıkan kakafoniden anladığına göre bir siber saldırı sonucu güvenlik sistemleri çökmüştü. Neyse ki iletişim ağları hâlâ şifreliydi. Hemen komşu kolonilerle iletişime geçilmesi emrini verdi. Devriye sayısını arttırdı ve acil durumlarda kullanılan, gezegenin güvenlik duvarının çalışır hale gelmesi için gerekli talimatı verdi. Güvenlik açığını onarmak için emrindeki en iyi bilişimcilerden birkaçını görevlendirdiğinde işi bitmişti. Karakoldaki küçük odasına çekildi. Cebindeki enfiye kutusunu çıkartıp masaya koydu. Yaklaşık beş saniye sonra haplardan biri elindeydi ve ondan sonrasında içinde bulunduğu oda giderek uzaklaşmaya başladı.

Bir süre sadece kendi nefes alışverişini duydu. Kalbi göğsünde büyük bir hızla atıyordu. Duyuları inanılmaz bir şekilde hassaslaşmış, vücudu atan bir damar gibi kıpır kıpırdı. Yeniden o anaforun içerisine düştü. Dibe batıyordu, okyanusun dibine. Etrafını saran envai çeşit deniz yaratıkları bir görünüp bir kayboluyordu. Mavinin tonları ışık azaldıkça koyulaşmış ve nihayetinde yerini karanlığa bırakmıştı. Kalbi kulaklarında atıyordu. Neon renkli yüzgeçleri karanlıkta parıldayan korkunç görünümlü bir balık gelip yüz hizasında durdu. Balığın anormal büyüklükte bir kafası, ağzından fırlayan sivri dişleri ve kafasının üzerinde salınan duyargaları vardı. En sonunda balık konuştu.

“Kim görmüş o cenneti, cehennemi?
Kim gitmiş de getirmiş haberini?
Kimselerin bilmediği bir dünya
Özlenmeye, korkulmaya değer mi?”

-Hayyam?

Adamın ağzından çıkan baloncukla söylediği söz sessizlikte patlamıştı. Balık süratle yüzerek uzaklaştı. Adam peşinden gitmeye çalıştı ama basınç çok fazlaydı.

-Deniz kızına ulaşmak için labirente git, yer altına inen çıkışı bulduğunda aşkına da kavuşacaksın.

Zihninde yankılanan sözler ise bunlardı.

* * *

Devasa bir sekiz köşeli kasketi andıran uzay gemisinin içinde gerginlik git gide büyüyordu. Ekranların her birinde Eko3666 gezegeninin içinden yapılan canlı yayın gösteriliyordu. İnsanların Lepistes şehrinin altında bulunan “Labirent” adlı sanal gerçeklik programına akın akın gidişleri, geminin güvertesinde paniğe neden olmuştu. Askerlerin hiçbirinin beyin çiplerine ulaşılamıyordu. Güvenlik kodları bilinmeyen bir kullanıcı tarafından kırılmış ve zihinleri ele geçirilmişti. Saldırının kaynağının henüz belli olmaması ise büyük bir endişe kaynağıydı.

-Bu nedir anam babam, yahu adamlar içimize kadar sızmış da kimdir nedir bilmiyoruz!?

-Bilişim departmanımız olayla ilgileniyorlar efendim, merak etmeyin.

Galaksinin tüm ordularını yöneten adam bir metre altmış santimlik boyuyla seyir güvertesinden Eko3666’a bakıyordu. Çekik gözlerinden bir duygu emaresi göstermiyordu. Yanında ezilip büzülen kişi ise gezegenin silahlı kuvvetlerinin komutanıydı.

-Yahu sadece bilişimle olur mu bu iş, derhal özel timi gönderelim.

Komutan Toprak Yeşilırmak bu önemli kişinin cahilliğine hayret etti.

-Olur mu öyle şey efendim. Askerimizi birbirine mi kırdıracağız? Siber saldırı bu.

Bir süre sessizlik oldu. Kalın camın ardından Eko3666’nın pembeye çalan atmosferi seçiliyordu. Uzayın sessizliğinin uğultusuna kapılıp giden nice yiğitler can vermişti bu gezegenin ele geçirilmesinde. Sonrasında diplomasi gelip yiğitliklerin, zaferlerin, kayıpların ve acıların üstünü kalın bir kalemle çizmişti. Nihayet galaksinin şanlı kumandanı konuştu.

-Sana üç saat mühlet, yoksa ekibim aşağıya inecek.

Kumandan parmağını Toprak Yeşilırmak’a sallayıp ağır adımlarla uzaklaştı. Kadın ise sessiz küfürler ederek bilişim departmanının yanına doğru yol aldı. Bilişim departmanı her taraftan bilgisayarların ve kabloların fırladığı soğuk bir odadan ibaretti. Ekranların mavi ışığında parlayan beti benzi atmış suratlar ona doğru döndü.

-Ee ne yaptınız çocuklar?

Bilişim ekibinin iflah olmaz sosyal fobili elemanlarından en içe kapanık olmayanı konuştu.

-Düzeltmemiz zaman aldı ama artık askerlerin beyin çiplerinden veri alabiliyoruz. Hepsi kitleler halinde Labirent’e gidip kendilerini sanal gerçekliğe bağlıyorlar. Hack işlemini yapan kişi, ya da şeye gelirsek, Labirenti kontrol eden yapay zekanın işi olduğunu gördük. Bu işi yaparken Hayyam adlı bir arayüzü kullanmış.

Toprak’ın kaşları çatıldı. Elemanın dediğinin doğruluğuna inanmak zordu

-Yapay zeka böyle bir şey yapmak için kandırılmış olamaz mı?

-Mümkün ama eğer olsaydı mutlaka izine rastlardık, ve ayrıca elimizde bu görüntü de var.

Bunu demesiyle birlikte odanın ortasındaki holozonik sütunda görüntüler akmaya başladı. Yüzlerce askerin retina kayıtlarından alınan Hayyam’ın görüntüleri ve konuşmaları bir film şeridi gibi geçiyordu.

-Ve tabii bir de bu var.

En nihayetinde akan görüntü durdu ve koyu mavi bir arkaplanın önünde konuşan Hayyam’ın görüntüsü kaldı sadece. Takılmış plak gibi tek bir şey söylüyordu.

“Gözünüaçgözünüaçgözünüaçgözünüaç…”

Toprak bu kukuletalı cüzzamlı suratlı adamın büyülenmiş gibi duran gözlerine bakakaldı. Yapay zekayı yoldan çıkartan şey neydi? Çıldıran yapay zekalara dair bazı makaleler okuduğunu hatırlıyordu. Ama bu kadar büyük bir kaosa sebep olan bir vaka bilmiyordu.

* * *

Deniz uğultulu ve akışkan bir sıvının içerisinde hissediyordu kendisini. Labirentin koridorlarında sürüklenirken, beraberinde sürüklenen çeşitli deniz yaratıklarını hayal meyal görmüştü. Kendisini bedensizleşmiş hissediyordu. Önünde süzülmekte olan elektrikli yılan balığı, berisinde yüzen devasa vatoz ve zaman zaman bedenine çarpan minik sardalyaları duyumsamıştı ama bu gerçekliğin içinde gizlenmiş olan o bariz yanlışı bir türlü fark edememişti. Hissettiği tek şey bütün vücudunu etkisi altına alan o kesif mutluluk duygusuydu. Kavuşacağı için seviniyordu.

Seviniyordu ama niçin? Bir anlığına duraksadı. Neredeydi? Burada işi neydi? Gerçekliğin çözülür gibi olduğunu sezdi. Yoğun sıvının üzerinde hissettirdiği basınç azalıyordu. Bu sırada zihninin içinde o tanıdık ses yankılandı.

“Açılmaz kapıları açmanız mı gerek?
Dünyada insanca yaşamanız mı gerek?
Bırak öyleyse iki dünyayı birden:
Ey ölü canlılar, canlar uyanık gerek!”

Yeniden akışın içerisine girdi. Hedefini hatırlamıştı. Zehir yeşili kuyruğu olan güzel deniz kızını bulması gerekiyordu. Çetin bir yoldu. Her ihtiyacı olduğunda Hayyam ona fısıldayıp yola geri dönmesini sağlıyordu. Aşka giden yol böyledir. Kimi zaman delilikle kavuşur kimi zaman kavrayışın dışına çıkar.

Deniz yeniden yüzüyordu. Okyanusun dipsiz karanlıklarına doğru yüzen yüzlerce balıktan bir tanesiydi. Yoldan vazgeçen balıklar akıntıya kapılıp gitmişti. Sayıları üçer beşer azalıyordu. Okyanusun dibine doğru indikçe artan basınç ve soğuk akıntılar balık bedenini almış askerler için caydırıcıydı. Çevrelerini saran çeşitli deniz yaratıkları ise korkutucu varlıklarıyla onlara eşlik ediyordu.

Basıncın en dayanılmaz halini aldığı, soğuğun adeta ısırmaya başladığı anda balıklar bir girdapa kapıldı. Uğultu kulakları sağır edecek cinstendi. Bu esnada da pek çok balık akıştan kopup gitti. Girdabın debisi giderek arttı. Balıklar kendilerini yeniden insan bulduğunda girdap yok olmuş yerini dipsiz bir karanlığa ve sessizliğe bırakmıştı.

Karanlığın içinden onlara doğru yaklaşmakta olan deniz kızı cazibesiyle herkesi büyülemişti. Kimi umudu görüyordu karşısında, kimi sevgiliyi, kimi yaşam enerjisini… Deniz kızının kuyruğundaki yeşil pulların her biri göz kamaştıran parlaklığıyla askerlerin aklını alıyordu. Yanılsamalar içinde yüzmekte olduklarını fark etmişlerdi nihayet. Tek gerçek karşılarında vücut bulmuştu. Hayatın ta kendisi önlerinde uzanıyordu.

Deniz içinden yükselen mutluluğun dalga dalga yayıldığını gördü. Çevresini saran arkadaşlarıyla aynı durumdaydı. Beraberce gerçeğin büyüsüne kapıldılar.

* * *

Bilişim departmanını panik sarmıştı. Toprak oradan oraya koşturuyordu. Kendisine verilen üç saatlik sürenin sonuna gelmişlerdi ve durum hiç iyi gözükmüyordu. Sayıları iki yüzü bulan asker sanal gerçeklik platformuna bilincini naklettirmişti. Artık bedenen bu dünyada bulunmuyorlardı. Pek çok asker ise bu işlem gerçekleşirken ölmüştü. Toprak dört bir yandan yükselen seslerin arasında kurtarıcısının sesini duydu.

-Efendim Hayyam’ı hacklemeyi başardık!

Toprak hışımla kendisine seslenen askere döndü. Devam et dercesine ellerini salladı.

-Yapay zekayı kontrol altına aldık. Ama sorun şu ki yapay zekayı şu anda kapatırsak askerlerin hepsi hiçliğe karışacaktır. Belleğinden çıkan verileri ise incelemek birkaç günümüzü alabilir.

-Birkaç günlük vaktimiz yok, bana bir açıklama lazım!

Asker bunu sen istedin der gibi içini çekti. İskelet zayıflığındaki parmaklarıyla saçını düzeltip ayağa kalktı. Uzun zamandır kıpırdamadığından bütün vücudu titriyordu.

-Şimdi biliyorsunuz Labirent savaş zamanında askerlerin moralini yüksek tutmanın yanında akıl sağlıklarını da korumak için oluşturulmuş bir platform. Sanırım yapay zeka platforma bağlanan askerlerin zamanla mekanikleşerek gerçeklikten uzaklaştıklarını ve depresyona kapıldıklarını tespit etmiş. Bu duruma bir çözüm olarak ise Hayyam adlı arayüzü oluşturmuş. İşin çığırından çıkmaya başladığı nokta burası. Hayyam ile birlikte askerlerin kapıldığını düşündüğü hastalığa çare olarak pembe bir hap dağıtmaya başlamış. Ancak hapın yeterli olmadığını gördüğünde askerleri “rehabilite” etmesi gerektiğini düşünmüş olmalı. Tabii rehabilite işlemi için yüksek birimlerden izin alamadığı için güvenlik sistemlerini hacklemiş.

-Hastalığa ne ad vermiş peki?

Asker buruk bir şekilde gülümsedi.

-Düş kırıklığı.

Labirent” için 4 Yorum Var

  1. Öncelikle Seçki’ye hoşgeldiniz. Güzel bir mistik bilimkurgu öyküsü olmuş. Bilimkurgu’da fikir olarak tam da ilgilendiğim konuda yazmışsınız. Bu yüzden öykünüz kendini okuttu. Diliniz akıcı ve zengin. Aynı zamanda anlamlı beslenmelerle yazılan bir öykü olmuş. Aralardaki mistisizm güzel bir edebi üslup ile yazılmış. Birkaç farklı mekânda farklı karakterler ile geçmesi güzel. Fikirler çok güzel. Beğendim. :+1:

    Yaptığım incelemeyi lütfen kendi bilişsel süzgecinizden geçirin. Bir okur olarak izlenimlerimi aktarmak istedim;

    Özet

    Bu öykünün sizi zorladığını hissettim. Bazı yerler çabuk geçilmişti, bazı yerlere gereğinden az yüklenilmişti. Bilerek mı kısa tuttunuz bilmiyorum ancak bu öykünün 5000 sınırını zorlaması lazımdı bence. Geniş bir konu, birden çok karakterle birlikte anlatılmış ama aceleye gelmiş izlenimi bırakıyor. Fikirlerin ve gidişatın potansiyeli çok yüksek ama bu kısalıkta tam anlaşılamıyor. Yerinizde olsam bu öyküyü bir kez daha, daha uzun yazardım. Diliniz bunu kaldıracak akıcılıkta. Bir okur olarak olayların içinde hissedemedim kendimi.

    Karakterlerin bakış açılarından anlatılan bölümler başta sekteye uğramış. Deniz-Toprak-Deniz diye gidecekken başta iki Deniz bir Toprak olmuş. :sweat_smile: Bu benim Toprak’la olan iletişimimi zedeledi. Daha anlaşılabilir bir karakter olabilecekken geri plana düştü ve iskelet asimetrik oldu. (Benzer bir sıkıntıyı bu ayki öykümde ben de yaşadım.)

    Karakter tahliline gelirsek, Deniz’in karakteri çok çabuk şekilleniyor. Motivasyonu hızlı değişti gibi geldi. Belli ki Hayyam’ın hapı felaket güçlü bir uyuşturucu ancak bunların hepsinin bir anda olması inandırıcılığı azaltan unsurlar oldu gözümde. Buna çözüm olarak, Deniz’in daha önceden süregelen bağımlılığı motivasyon alınsa ve yolculuğu o şekilde anlatılsa daha inandırıcı olurdu.

    Deniz ve Toprak’ın anlamlı isim seçimleri hoşuma gitti ama beklentilerim havada kaldı. Eğer bir kez daha yazarsanız Deniz ve Toprak bir sahilde buluşabilir. Bir şekilde kavuşabilirler. Aklıma gelen bir düşünce sadece. :sweat_smile:

    Öykünün sonuna geldiğimizde bütün bu birikim çok çabuk sonlanıyor. Benim içimde kaldı. Çünkü çok kısaydı ve sonu sanki bitsin diye bağlanmıştı. İnşa edilen şeyler çabuk çözüldü, yeterince tatmin etmedi.

    Bazı aklıma takılan yerler;

    Şöyle olabilir miydi? “Devasa, sekiz köşeli bir kasket” ya da “Sekiz köşeli, devasa bir kasket” Bu biraz öznel bir soru oldu. Ama alıntı yaptığım yer çeviri gibi görünüyor.

    Bu ve üstteki cümle çeviri kokan iki cümle olmuş.

    Aslında o uyuşturucu da bir nevi dünyevi zevk değil mi? Burada sanal bir anlam da kastedilmiş olabilir. Hayyam ile birleşmesinden bahsetmiyorum.

    Ve son olarak öyküde en beğendiğim cümle ile bitireyim. Kaleminize sağlık. Potansiyel yüksek gördüğüm ve beğendiğim için detaylı bir inceleme yazdım. Umarım yardımcı olabilmişimdir. Görüşmek dileğiyle… :pray:

  2. TinHinan dedi ki: dedi ki:

    Öncelikle vaktinizi ayırıp detaylıca incelediğiniz için teşekkür ederim. Yazma serüvenine yeni başlamış biri olarak eleştiriler benim için çok önemli. Öykümü birkaç kez göz gezdirmeme rağmen fark etmediğim hataları bulmamı sağladınız. Çeviri gibi gözüken yerler hakkında kesinlikle haklısınız. Bu tarz kalıpları kullanmamaya çalışıyorum normalde ancak düzeltirken gözümden kaçmış. Denizin karakterinin çabuk şekillenmesi ise savaştan dolayı içine düştüğü boşluk ve uyuşturucunun fazla etkili olması ile alakalı. Bu boşluğa düşme durumunun askerler arasında yaygın olduğundan ve Deniz’in durumundan bahsetmemişim. Son olarak öykünün sonunun aceleci olduğu konusunda da haklısınız. Benim için öykü oldukça zorlayıcı bir tür ve henüz bu türün inceliklerine vakıf değilim. Bu nedenle sanırım okuyucuyu sıkmamaya çalışırken kendimi biraz kısıtladım. Yorumunuzu gözden geçirerek tekrar üzerine eğileceğim ve yazmaya devam edeceğim. Tekrar teşekkür ederim :relieved:

  3. Okurken çok eğlendim, şaşırdım, soyutluğun somut formlara girebilişine bayıldım ve heyecanlandım. Seçkiye hoş geldiniz! Böylesi bir zihinden çıkacak yeni öyküleri okumak için sabırsızlanıyorum. Öncelikle kelime seçimlerinizi sevdim. Yunmuş yıkanmış kelime grubunu ve kekremsi kelimesini uzun zamandır duymamışım sanırım. Yeniden duymak iyi geldi. Hayyam dörtlükleri üzerinden kurulan bir bilim kurgu metni, konuşan pul pul balıkların (Kim bilir belki de balık denilen ama okuyanın istediği formda hayal edebileceği başka bir varlık) metnin ortasında Hayyam şiiri okuyup mesajlar vermesini çok sevdim. Savaş kavramının üzerinde artık daha fazla düşünmeyen ve savaşın her şeyin üzerinde ırk, din, dil değil de kazanan ve kaybeden mücadelesi olduğunu net ve yormayan bir dille anlatışınız, beki de yıllarca savaşıp neden savaştığından haberi olmayan askerlerin, yani görünmez umutların peşinde koşanların hastalığını düş kırıklığı diye isimlendirmeniz ince detaylardı. Deniz kızını herkesin kendi umudu olarak görmesini ise bugünümüze benzettim. Herkesin umudu ayrı ayrı formlarda algıladığını düşünürüz fakat belki de hepimizin umudu üst akıl tarafından aynı şeye mi bağlandı? Belki de hepimiz Hayyam’ın o emin olmadığı ve kimsenin görmediği dünyanın büyüsüne bağlı yaşıyoruz. Umarım pembe hap almak gibi durumlar bize uzak olur. Öykü için de öykünün yaptırdığı sorgulama ve beyin fırtınası için de ayrıca teşekkür ediyorum. Kaleminiz, ilhamınız daim olsun.

  4. TinHinan dedi ki: dedi ki:

    Güzel övgüleriniz için çok teşekkür ederim. Yazdığım metnin okunduğu, sevildiğini bir de üstüne düşündürdüğünü görmek hoş bir duygu.
    Savaşın doğası hakkındaki düşüncelerimi ise Tao Te Ching’ten aldığım ilhama borçluyum, okumanızı tavsiye ederim.
    Hayyamın dünyası bana göre modern yaşam tarzına karşın doğal olanı anlatıyor. Zira hepimiz hayat rutinin tantanasına kapılmışken durup küçük şeylerden zevk almayı unutuyoruz.
    Güzel yorumunuz için tekrar teşekkür ederim, esen kalın.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!