Öykü

İki Köy

Gözlerin Köyü ve Dudakların Köyünün temelleri, şimdiki sakinleri tarafından bu büyülü coğrafyaya ulaşmalarından sanki hemen bir saniye sonra atılmıştı. Sakinler, göçebeliği bırakıp yerleşik hayata geçme dürtüsünü tetikleyen bu teni görünce, sakinliklerini yitirmişler ve hemen kolları sıvayıp yepyeni bir başlangıç için birbirlerine şans dilemişlerdi. İki Köyün arasında kalan yeşilden daha yeşil çimenlerle bezenmiş alana yerleşmeyi birbirlerine yasaklamışlar, burayı festival alanı olarak koruma kararını oybirliği ile vermişlerdi. Eğlenmek için bahaneye ihtiyaçları olmayan, her an yastıklarının altında güzel bir neden ile uyuyup, mükemmel bir fikir ile uyanan köy sakinleri, hemen hemen her gün bu çimenlik alanda toplanıp, komşuluklarını, hayatı, oksijeni, aşkı ve köylerinin güzelliklerini kutlarlardı. Böyle büyülü bir coğrafyada, bu kadar mutlu olmalarına şaşırmadan, üzerinde durdukları bu Ten-Ana’ya her zaman şükrederlerdi.

Gözlerin Köyünün en büyük mutluluk kaynaklarından biri balıkçılık ile uğraşmaktı. Yakaladıkları balıkları yanaklarından öpüp öpüp, gıdılarını serçe parmakları marifetiyle sevip okşayıp tekrar göle bırakmaları, onlar için günün en önemli ibadetlerinden biriydi. Gözpınarı Şelalesi’nden sızıntı halinde doldurulan, yer yer yeşil yosunların içerisinde bale yaptığı bu kahverengi gölde, her biri kendi salının üzerinde, uzun çubuktan pipolarını tüttüre tüttüre, ellerinde ateş suyu, birbirleri ile şakalaşıp çeşitli dünyevi komiklikler yaparak hayatın ve bu güzel köyün tadını çıkarırlardı. En zevk aldıkları an ise, sallarında hafif bir yel ile sallanırken, güzeller güzeli Ay’ın saçlarını açmış bir halde onlara bakıp iç geçirmesiydi. Bu karşılıklı iç geçirişler en çok yeli sevindirir, estiği günler için hep şükrederdi. Ay, Yeryüzünden fırlatıldığı günden beri Gözlerin Köyü kadar sevgisini ve ışığını ayaklarına sunacak başka bir köy daha görmemişti. Ay halinden memnun, yukarılardan bakıp gülümsedikçe gülümserdi.

Dudakların Köyünün yüksek dağlarında yaşayan yerliler, kuşların göç yolları üzerinde kaldıklarından dolayı, yapımını atalarından öğrendikleri kuş kucakları yardımıyla, başlarında rüzgâr, dillerinde uzun saçlı türküler eşliğinde, irili ufaklı kuşları yakalar, onları kucaklayıp kucaklayıp bırakarak, yeni gittikleri diyarlarda mutluluklar dilerlerdi. Güneş, Yeryüzünü göğüs kafesinden sonsuz boşluğa fırlattığı günden beri, Dudakların Köyü kadar ısıtmaya değer başka bir köy görmemişti. Yerküre döndükçe, Dudakların Köyünü bir an önce görebilmek için yirmi dört saatin hemen geçmesini beklerdi. Vakit yaklaşıp köy ufukta görününce, Güneş’in gülümsemesi daha da artar, ayağa kalkıp saçlarını hızlıca tarardı. Sevinci tüm Samanyolu’nda fark edilip dillere düşerdi.

İşte gerçek sevgi böyle bir şeydi. Yakalanan balıklar ve kuşlar, gitmek istedikleri yoldan alı konulmadan yanaklarından öpülüp, kucaklanıp güzel dileklerle uğurlanırken, Ay ve Güneş, sevileni görmek için boşlukta büyük bir sabır ve mutlulukla döner de dönerdi. Boşlukta sığınabilecekleri hiçbir yer yoktu ve her şey apaçık ortadaydı.

Anne tarafından Gözlerin, baba tarafından Dudakların Köyünden olan Merp, iki aslanı ile bu iki köy arasında kalan Sol Yanakların yöresinin Peri Bacaları bölgesinde yaşardı. Bölgeye hâkim en yüksek iki peri bacasının arasında ilk görüşte aklından ve ruhundan vurularak kurduğu yerleşkesinde, köylülerin mutluluk kahkahalarını duydukça keyiflenir, hamağında iki aslanının başını okşaya okşaya gülümserdi. Merp, bu cennet diyarı her ne pahasına olursa olsun korumak için görevliydi. Bu görevi kendisine yine kendisi vermişti. Bu köylere, bu Ten-Ana’ya bağlılığı ona göre yaratılış sebebiydi. Ten-Ana’ya gölge düşmemesi için, kadim dostu Fiona nam peri kraliçesi ve tüm kavmi, Merp’in yerleşkesini kurduğu peri bacalarının içinde yaşayıp, belirli aralıklarla köylerin üzerinde köylülere hissettirmeden uçup, olası bir tehlikenin varlığı halinde Merp’e bilgi verirdi.

Her güzelliği takip eden bir sinsilik olduğu gibi, arada bu köylere de musallat olan iki yaratık yaşamaktaydı. Mevcudiyetlerinin nedeni bu tenin altından gizliydi ve belirli şartlar beraber sağlanınca ortaya çıkabilmekteydi. Hüüz-Ün isimli yaratık, kadim duman ruhunun bir parçası olarak derinden ama etkili bir şekilde Gözlerin Köyüne ansızın duman duman hücum eder, sağa sola kaçışan köylüleri sisten oluşan elleriyle bacaklarından yakaladığı gibi havada sallayıp göle fırlatır, Gözpınarı Şelalesi’nin akış şiddetini arttırıp, her iki köye de su basmasına sebep olurdu. Göle düşen köylülerin yardımına, yanaklarından öpülen her bir balık yetişir, minik gövdelerini yan yana birleştirip bir sal görevi görüp, onları köyün en sevilen mahallesi olan Kaz Ayakları bölgesinde karaya çıkartırdı. Hüüz-Ün, köyün sisten belli bir süre gözükmemesine sebep olurken, köylüler birbirlerini el yordamıyla bulup, Hüüz-Ün’ün bir an önce geçip gitmesini ümit ederken, üzerinde durdukları tene sırt üzeri yatarak, el ele verip köyün koruyucusu Merp’i beklerlerdi.

Benzer şekilde, Dudakların Köyüne dadanan yaratık Keed-Er, Hüüz-Ün’ün sisli görüntüsünün aksine yeşil dev ayaklardan ibaretti. Her biri köylülerin yirmi iki katı büyüklüğündeki yedi dev ayak, Dudakların Köyünün hemen altında çok derinlerde bulunan Boğazın Madenlerinden aniden fırlayıp, tüm gücü ile Ten-Ana’nın çimenlerine basıp basıp, Dudakların Köyünde depremlere neden olurdu. Sarsılmanın şiddetiyle aşağı bükülen dudak kenarlarındaki yerliler düşme tehlikesi ile karşı karşıya kalırken, kucaklanıp bırakılan göçebe kuşlar, kanatlarını sonuna kadar açıp, düşmekte olana yetişerek gagaları ile yakalar, her bir köylünün hayatını kurtarırdı. Hele bir de Hüüz-Ün, Gözlerin Köyüne saldırdığı sırada, Keed-Er de Dudakların Köyüne saldırırsa, Gözpınarları Şelalesi iyice çağlayıp, Dudakların Köyünün kenarlarında birikip, köylüleri boğulma tehlikesi ile karşı karşıya bırakabilirdi. Geçmişte bunların yaşanmadığını kimse söyleyemezdi. Hüüz-Ün, Gözlerin’e çökerken, Keed-Er Dudakların’ı bükmemiş miydi? Adına şarkılar söylenen, destanlar yazılan bu coğrafya, bu Ten-Ana sel ve depremler ile titrememiş miydi?

O gün, her şey ansızın gelişmişti. Merp, hamağında uykuya dalmış, olup olmayacağı belirsiz rüyaları ile uğraşırken, iki aslanı peri bacalarının biraz ötesinde birbirleri ile oynayıp, bulutlardan uzatılan ipleri yakalamaya çalışıyordu. Kendi kendilerine fırlatıp yakalamaya çalışırken, kâh yere yuvarlanıyorlar kâh birbirlerinin enselerinden güçlü çeneleri ile yakalayıp tekrar bırakıyorlardı. Sonuçta aslanlar da kediydi ve tüm kediler gibi aklımızın ipleri ile oynamayı severlerdi. Bulutlardan uzatılan ipler aniden geldikleri yere geri çekilirken, Fiona borusunu öttürerek tüm kavmi ile az önce iplerin sarkıtıldığı bulutlardan aslanların üzerine doğru pike yaparak gelmeye başladı. Boru sesi öyle kuvvetliydi ki, bu minik perinin ciğerleri nasıl böyle güçlü olabilir diye insan hayrete düşürebilirdi. Fiona’nın ciğerleri ne yangınlar söndürmüş ne sellerin önüne baraj olmuştu. Sonuçta kendisi perilerin kraliçesiydi ve kraliçe olmak bunu gerektirirdi. Borunun sesi ve peri kavminin kanat çırpışlarının çıkardığı ses, Merp’i aniden uyandırmış ve hamaktan düşmesine sebep olmuştu. Yıllardır böyle sıçradığını hatırlamıyordu. Fiona üzerine doğru gelirken durumun ne kadar ciddi olduğunu anladı. Dediğine göre dış âlemde bilinemeyecek şeyler olmuştu. Hüüz-Ün ve Keed-Er hiç olmadıkları kuvvette köylerin üzerine harekete geçmişti. Hüüz-Ün tüm gücünü aldığı kadim duman tanrılarını bir çatı altında birleştirmiş ve en yoğun hali ile Gözlerin’e acımasızca nüfuz etmeye başlamıştı. Dev ayak Keed-Er, koşarak zıplamayı öğrenmiş ve Dudakların’a tüm gücü ile hücum etmişti. Merp’in hemen harekete geçmesine rağmen, Gözpınarı Şelalesi’nden akan ve havayı yararak ilerleyen sel şimdiden Dudakların’a varmış, acımasızca tepinen dev ayakların altından akıp, dudak kenarlarından Boynun Vadisine doğru ilerlemişti. Boynun Vadisindeki tek peri bacasındaki periler, çoktan Fiona’nın kavmine katıldıkları için tek bir tanesi bile zarar görmemişti. Bu kadar olumsuz koşula rağmen Merp oldukça kararlıydı. Gözlerin’i ve Dudakların’ı tekrar güldürmek onun dini, varoluş sebebiydi. Hamağının hemen altında korkmuş tenin altına gizlediği kendi boyundaki kalemini bir hamlede çıkarttığı gibi iki aslanının üzerine binip, Kulakların Kanyonuna doğru ışık hızında yola koyuldu. Bu hikâye bu kalem ile baştan yazılmalıydı. Fiona tüm kavmi ile onu takip ederken, ona Saçların Tepesine gitmesini ve papatyalar ile orda beklemesini söyledi. Hüüz-Ün ve Keed-Er, aslanlar şaşırsın da yollarından sapsın ve Merp’i üzerlerinden atsın diye bulutlardan uçlarında ziller bulunan ipler sarkıttılar. Aslanlar iplere bakmadı bile ve daha da hızlandılar. Sel sularını Merp’i alsın götürsün diye ayağına yolladı; Merp kalemi ile seli yardı ve geçti. Dev ayaklar hiç zıplamadıkları kadar yükseğe zıplayıp tüm güçleri ile Ten-Ana’ya düştü. Düşmenin etkisi ile ten çatladı, can acıdı. Ayağının altındaki zemin yırtıldı ama aslanları ile sıçradığı gibi yoluna devam etti. Hiçbir musibet onu Kulakların Kanyonu’na varmaktan alı koyamadı. Kulakların’a varınca, aslanlarının üzerinden yavaşça indi. Gürültü yapıp Kulakların’ı rahatsız etmek istemezdi ama bu coğrafyayı Hüüz-Ün ve Keed-Er’den kurtarmak için ağzından çıkarması gereken kelimeler, kurup Kulakların’a sunması gereken cümleler vardı. Kulakların, duyduğu her şeye inanmazdı ama inandığı zaman Kalbin Denizi söylenene güvenirdi. O yüzden usulca Kulakların’a yanaştı. Tam o sırada, Küpelerin salıncağında sallanan yolunu kaybetmiş bir peri ile göz göze geldi. Peri şaşkın şaşkın bakarken, sessiz olması için işaret edip, Fiona’nın yanına Saçların Tepesine gitmesini istedi. Şaşkın peri, Küpelerin salıncağında bir kez daha sallandı. Havada taklasını attı ve tepeye doğru uçmaya başladı. Merp, yavaşça Kulakların Kanyonunun içerisine doğru ilerledi. Her adım atışında Kalbin Denizinin atışını hissediyor ve heyecandan dizleri titriyordu. Uzun süredir bu coğrafyada yaşıyordu. Gözlerin’in ve Dudakların’ın koruyuculuğunu üstlense de Kulakların Kanyonundan geçip ilk defa Kalbin Denizine bu kadar yaklaşmıştı. Başının döndüğünü ve ağzının kuruduğunu hissediyordu ancak yolundan dönemezdi. Söylemesi gerekenleri söyleyecek ve bu büyülü coğrafyayı Hüüz-Ün ve Keed-Er’den kurtaracaktı. Bunu yapabilirdi. Adımları yavaşladı ve Kalbin Denizinin çarpışını en temiz duyabileceği ve onun da kendisini en iyi hissedebileceği mesafeye gelmişti. Kulakların’da bir mum yaktı. Bu mum onun şimdisi ve geleceği idi. Burada ya sönecekti ya da yanmaya devam edecekti. Usulca dedi ki:

“Seni ilk gördüğümde, ne güzel bir coğrafya burası dedim. Gözlerin’i ziyaret ettim ve gölünde kendimi gördüm. Yavaş yavaş yüzdüm sularında, yüzdükçe yüzümü güldürdün. Dudakların gülsün diye köyün meydanına çıktım ve sakinlerini güldürdüm. O kadar güldürdüm ki yine en çok kendime güldüm. Her geldiğimde beni o kadar mutlu ettin ki, evime sıcaklığınla döndüm. Şimdi diyorum ki sana, bizi Hüüz-Ün ve Keed-Er’e teslim etme. Tüm perilerim ile geldim sana, yuvamızda yaşayıp hayata seninle kahkahalar atmaya geldim. Duy beni; duy ki Hüüz-Ün ve Keed-Er’e teslim etme evimizi.”

Kalbin Denizinin daha kuvvetli atışını Merp ayaklarının altında ve soluduğu havada hissedebiliyordu; yaktığı mum sönmedi, yanmaya devam etti.

Kanyon’dan dışarı doğru çıktığında aslanları gökyüzüne bakıyordu. Gökyüzünde bulutlar dağılmış, Güneş ve Ay aynı anda gülümsüyordu. Aslanlarına bindiği gibi Şakakların Ovasından hızlıca geçip kendisini Saçların Tepesinde bekleyen Fiona ve kavmine katıldı. Saçların Tepesi her yerinden papatyalar fışkırmış bir halde pırıl pırıl parıldıyordu. Kavimdeki her bir peri, ellerinde birer papatya demeti ile Saçların Tepesinden aşağı, Gözlerin ve Dudakların Köyüne bakıyordu. Gözlerin’in üzerindeki Hüüz-Ün, Kirpiklerin Yamaçlarından yavaş yavaş dağılıyor, Ay Dolunay’a dönüşüp gölün üzerinde parlıyordu. Dolunay’ı gören köylüler ve balıklar birbirlerini öperek bu güzel günü kutluyordu. Daha aşağıda, Dudakların Köyün ’de kuşlar, sevinçten zıplayan köylülerin üzerinde uçarken, tüm sıcaklığı ile Dudakların’ı ısıtıp, kenarlarını Kulakların Kanyonuna doğru büken Güneş’i selamlıyordu. Merp ve tüm perileri, bu görüntü karşısında birer damla göz yaşı döktüler ve papatya demetlerini ellerinden aşağı doğru bıraktılar. Mutluluk gözyaşları, Saçların Tepesinin pırıl pırıllığını kendisine katıp, papatyalar ile Kirpiklerin Yamaçlarına döküldü. Periler tüm tepeyi ele geçirmiş, el ele mutluluk şarkıları söylerken, Merp ve Fiona göz göze geldiler. İkisi de Merp’in yapması gereken son bir şey olduğunu biliyordu. Merp gözlerini kapattı ve hiç tereddüt etmeden kendisini Saçların Tepesinden aşağı bıraktı. Düşerken, Alnın Yaylasını öptü. Nihayet Kirpiklerin Yamaçlarına ulaştığında, mutluluk gözyaşları ve papatyalar arasında aşağı kaydıkça kaydı. Kirpiklerin Yamaçları bebeğini yeni kucağına almış genç bir anne gibi Merp’i sarıp sarmaladı ve uçlarına kadar taşıdı. Altında yamaçlar sona erdiğinde Merp havada süzüldü ve Gözlerin ile göz göze geldi. İçinde yüz bin güneş ile Gözlerin’e bakıyordu. Gözlerin, iki büyük gölüne akan Gözpınarı Şelalesi ile çevreye mutluluk saçıyordu. Merp’i gördüğünde Gözlerin ‘in göllerinden turuncu balıklar havaya sıçradı. Bir tanesi, düşmekte olan Merp’e kadar ulaştı ve onu yanaklarından öptü. Dudakların’dan geçerken kenarları Kulakların Kanyonuna kadar uzanmış olan köy iyice aralandı. Bu gülümsemenin yanında, yarıktan bir kahkaha sökün etti. Merp kahkahayı havada yakaladı ve kalbinin üzerine bastırdı. Bunun yapar yapmaz, bir anda sırtından iki kanat, her iki yana açıldıkça açıldı. Merp şaşkınlık içinde kanatlarını çırpmaya başladı. Yarıktan bir kahkaha daha sökün etti. Merp, bunu da yakalayıp tekrar kalbinin üzerine bastırdı. Bir anda göğüs kafesinden kurtulan parlak bir ışık çevreyi aydınlattı. Bunu gören Güneş ve Ay’ın gözleri kamaştı. Anlamıştı ki, Hüüz-Ün ve Keed-Er bir daha ayak basmamak üzere bu coğrafyadan sonsuza dek gitmişti çünkü gelmek isteseler bile artık gelemeyeceklerdi. Merp, Boynun Vadisinden geçerken bölgedeki tek peri bacasını da selamladı. Kendisi için her şey bir sona ve bir başlangıca varmak üzereydi. Yavaş yavaş, gözlerini Gözlerin ’den ayırmadan, Avuçiçin Tarlasına iniş yaptı. Bu pamuk tarlasında, bembeyaz bir diyar içinde tekrar havaya baktı. Saçların Tepesinin üzerinde Güneş ve Ay ona bakıp gülümserken, Gözlerin sevgi dolu bir şekilde bakıyordu. Saçların Tepesini ele geçiren periler gökyüzüne ışıklar saçarak bölgede dönüyor ve tepeyi minik bedenleri ile aydınlatıyorlardı. Gözünden bir damla mutluluk, pamuk tarlasına düştü ve tarla bir anda papatyalarla bezendi. Ellerin Ülkesine geldiğini o an fark etti. Kalemini yavaşça yere bıraktı. Hikâye yazılmıştı. İçinden çıktığı coğrafya tüm bölgeleri ile ona bakıp, gülümsedikçe gülümsüyordu. Kanatlarını ve gözlerini kapattı. Yüzünü gökyüzüne çevirdi. Yeni vatanında içinde büyük bir huzur ile kendini teslim etti ve Ellerin’e düştü.

İki Köy” için 2 Yorum Var

  1. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili Mert,

    Yazarların hikayelerinde önem arz eden durumları ifade ederken(ki bunlar bir replik, kahramanın bir hareketi ya da kararı olabilir) okuyucunun da en az onlar kadar “o duruma” önem verdiğinden/farkında olduğundan emin olmak istediğini tecrübe etmişliğim var. Bu sebeple Yazar bazen “anlatabildim mi” endişesi ile davranabilir ve bu durum ifade kapsamında bazı sıkıntılara yol açar. Örneğin ya gerektiğinden fazla kelime kullanır ve akış bozulur ya betimlemeler fazla gelir ve okuyucu vurucu anı kaçırır ya da cümleler uzar gider ve okuyucu cümleler arasında kaybolur.

    İşte senin ilk cümlende bunu düşündüm.Özellikle aşağıdaki silsileyi görünce;

    İlave olarak, okuyucunun yazarın hızında olayları kavrayamadığını düşünürüm. Örneğin Köylerin isimlerini normal bir köyün ismi olarak düşünmüştüm ancak ikinci cümlede okumaya, anlamaya ve kavramaya hazır olmadığım bir kelime ile okuma akışım sekteye uğradı ve daha iki cümle okumuşken geri dönüp daha iyi anlamak için bu kelimenin alt yapısını oluşturacak ne var diye geri döndüm. O kelime "

    Burada köy sakinlerinin “pireler mi?” olup olmadığını bile düşündüm.

    İki cümleye bakarak okuyucu aklı hikayeni nasıl gördüğünü sana yukarıdaki iki örnekle anlatmak istedim.

    Sonrasında ise hikayeyi okuduğumda bir bedeni coğrafyaya benzetme ve yer isimlerini bu şekilde kullanma fikrini çok yaratıcı buldum. Yine de gerçekten bir fiziki varlığın mı üzerindeydiler yoksa bir coğrafya yaratımı mıydı diye tam olarak anlayamadığımdan hikayene girmek de biraz zorlandığımı itiraf etmeliyim.

    Yine de yaratcılık konusunda başarılı olduğunu da mutlaka belirtmem gerekir.

    Eline ve düş gücüne sağlık
    Sevgiler
    Dipsiz

  2. Değerli yorumların için çok teşekkür ederim.

    Sevgiler
    Mert

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!