Öykü

Uzayın Sonu

O yıl bütün dünyanın gözleri bizim üzerimizdeydi. Yapacağımız ya da daha doğrusu yapmaya niyetlendiğimiz şey pek hafife alınabilecek bir şey değildi ne de olsa. On yıl önce almıştık aslında bu kararı. Başta sadece bir heves gibi dursa da zamanla bu fikir büyüdü, “Neden olmasın?” sorusuna bir cevap oldu.

İlk amaç yol almaktı. Yolda olmak. İlerlemek. Temelinde insan var aslında bu işin. İnsanın ilerlemesi, her zaman daha fazlasını istemesi, hiçbir zaman azla yetinmemesi. Açgözlülük yani temel. Zaten sürekli tartışılan bir konuydu bu. Bir taraf; her zaman daha fazlası olması gerektiğini savunuyordu. Diğer taraf ise insanın elindekilerle yetinmeyi bilmesi gerektiğini. İşte bu fikir çatışması temelinde doğmuştu bizim projemiz.

Amacımız bu zamana kadar uzayda gidilmemiş en uzak noktaya gitmekti. Bu doğrultuda üç yıllık bir plan oluşturduk. İlk üç yıl ön hazırlık ve araştırma dönemi geçirdik. Üç yıl çalışma ve geliştirme dönemi. Son üç yılda da eğitim. Tabii tüm bunlar için gerekli olan kaynaklar sağlanmıştı. Devlet ve bazı özel kuruluşlar bize maddi destekleri sağladılar. Fizikçiler, iletişim uzmanları, mühendisler… Bütün imkânlara sahiptik.

O büyük yolculuktan bir hafta önce son bir toplantı gerçekleştirildi. Bütün planların üzerinden bir kez daha geçmiştik. Bu toplantı yaklaşık üç gün sürmüştü. Bunların sonucunda, sona doğru yaklaşırken ben de kendimi zihnen hazırlama evresini tamamlamaya çalışıyordum. Kafamda cevap veremediğim tonlarca soru vardı. “Acaba gerçekten bunu başarabilecek miydik?” “Gerçekten azla yetinmeyi öğrenmeli miydi insan?” Ne kadar düşünüp dursam da bu ve bunun gibi soruların cevaplarını yaşamadan öğrenemeyeceğimi biliyordum. Fakat yine de kendimi durduramıyordum. Arkamda bırakacağım bir eşim ya da çocuğum yoktu. Bu açıdan kendimi şanslı hissediyordum. En azından bunları düşünmek zorunda değildim. Yaptığımız toplantılar sonucu, her şey hazırdı. Bütün hesaplamalar, planlamalar yapılmıştı. 10 Mayıs 2130’da saat 08.15’de yola çıkıyorduk.

10 Mayıs 2130.

Artık her şey hazırdı. Yolculuğumuz başlıyordu. Bu yolda bana eşlik edecek dört kişi daha vardı. Sabah 06.00 istasyondaydık. Biz gelmeden önce son kontroller yapılmış, iletişim kuracağımız frekanslar ayarlanmıştı. Gerekli testler yapılmıştı günler öncesinden. Anlayacağınız her şey hazırdı. Geriye motorların ateşlenmesi ve uzaklara gitmek kalmıştı. Bütün risk hesapları yapılmıştı bugüne kadar. Hatta bunun için ayrı bir birim bile oluşturulmuştu. Acil bir durumla karşılaştığımızda bizim yapmamız gerekenler de öğretilmişti. Saat 07.00’de ben ve yol arkadaşlarım hazırlıklarımızı yapmaya başladık. Kırk beş dakika sonra aracımızın içindeydik. Gergin bekleyiş başlamıştı. İşte tam o an, ilk defa “geri dönme” fikri düşü aklıma. Bu zamana kadar aklıma gelmeyen o düşünce, son yarım saat kala gelmişti aklıma. Nefesimi kontrol altına alıp, bu düşünceden hemen uzaklaştım. Ama arkasından da böyle bir şeyi düşündüğüm için utandım kendimden. “Şimdiye kadar neredeydi?” dedim kendi kendime.

Şimdiye kadar neredeydin?

Saatler tam 08.15’i gösterdiğinde bütün motorlar ateşlendi. Artık kalkışa geçmiştik ve bu işten artık geri dönüş yoktu. Atmosferden çıkmıştık artık. Ana merkezle iletişim halindeydik. Tabii bu iletişim sonsuza kadar sürmeyecekti. Bir yerde kesilecek ve boşlukta sadece araçtaki beş kişi kalacaktı. Henüz bunları düşünmek için erkendi. Ne de olsa önümüzde uzun bir yolculuk vardı. Göstergelerimizde herhangi bir sorun yoktu. Her şey olması gerektiği gibi, yapılan planlara uygun bir şekilde ilerliyordu.

Bir süre sonra bana ait olan odadaydım. Aklıma türlü türlü sorular geliyordu. Bu kararı aldığım zaman ilk olarak yakın arkadaşıma anlatmıştım. Ben hayatta her zaman daha fazlası olabileceği, olması gerektiğine inanan bir insan oldum. Bu dünyaya geldik ve bunu en mükemmel şekilde yaşamalıydık. Birileri her zaman bir şeyler yapacaktı. Yaptılar da. Bizlerde bunların önüne geçmeliydik. Bu her zaman sayısal bir üstünlük olmak zorunda değildi. Nitelik olarak mevcut şeyleri geliştirmekte sayılabilirdi. Arkadaşım ise benim aksime insanın elindekileri iyi şekillerde kullanırsa daha fayda sağlayabileceğini düşünüyordu. Bütün bunların bir anlamı yoktu ona göre. Sonunda yok olacaktı hepsi. Başta insanın kendisi. Evet, belki bu konuda haklıydı ama her şey yok olacak diye kendimize veya insanlığa katkıda bulunmamak bana saçma geliyordu. Şu an gerçekleştirmeye başladığımız bu yolculuk fikrini ilk söylediğimde bir an benden daha çok heyecanlandığını gördüm. Çok uzun sürmedi tabii bu heyecanı. Günlerce bu konu hakkında tartıştık. Birbirimiz ikna etmeye çalıştık. Sadece düşünüp konuştu. Ama o ilk söylediğimdeki heyecanı, işte tam o an emin oldum kendimden. En başta da söylediğim gibi bizim projemiz oldu. Bu fikri ortaya çıkarmam ve geliştirmem de bana en büyük güveni arkadaşım vermişti. Onun beni ikna etmeye çalışması beni daha da güçlendirdi. Eğer bugün bu aracın içinde, uzayın en uzak noktasına gitme amacı için yol alıyorsak bu en yakın arkadaşım sayesindeydi. Bu tür insanları anlayamayanlar “ne kadar kötümsersin” diyerek, işin içinden çıkmaya çalışırlar. Kabul etmek gerekirse ben de öyleydim. Hâlbuki daha sonra fark ettim ki sadece gerçekçiler. Yine de bu benim için “vazgeçmem” gerektiği anlamına gelmedi. Olaylara, insanlara, düşüncelere farklı açılardan bakmayı öğretti. Şimdi düşünüyorum da benim gibi biri olsaydı karşımdaki, “Ne güzel fikir, kesinlikle yaparsın, yapmalısın,” gibi cümlelerle karşılasaydı beni. Peki, o zaman, bugün burada olur muydum? Hiç sanmıyorum. Hâlâ evimde yalnız oturuyor olurdum. Hâlâ elimdekilerle yetinmenin hesabını yapıyor olurdum.

Ben bu düşüncelere dalıp gitmişken, büyük bir gürültü ile yerimden fırladım. Kapıyı açtığımda ekibimizdeki mühendis bana doğru koşar adımlarla geliyordu. Tam ne olduğunu soracakken “Efendim hızımız kontrolsüz bir şekilde artmaya başladı ve yörüngemizden çıktık. Nereye gittiğimizi bilmiyoruz” dedi. Sesinde bilinmez bir korku vardı. Bir anlığına ben de o korkuya eşlik ettim. Olayın daha detaylı anlamak için kontrol salonuna doğru ilerlemeye başladık. Göstergelerin bir kısmı işlevini yitirmişti. Merkezle iletişimimiz komple kopmuştu. Bulunduğumuz konumu saptayamıyorduk. Sanki bir karanlığın içinde, bir akıntıya kapılmış gibi ilerliyorduk. Aracı durdurmak için motorların kapatılma emrini verdim. Fakat bu hiçbir işe yaramamıştı. Göstergelerde herhangi bir uyarı bulunmuyordu. Sadece iletişimin kesildiğine dair bir uyarı mesajı vardı. Onu da anlamak için bu mesaja gerek yoktu zaten. Çünkü merkeze ilettiğimiz çağrılara geri dönüş gelmiyordu. Aracı yavaşlatmak için yapılabilecek tüm işlemleri yapmıştık. Bir süre sonra bir uyarı daha düştü ekrana. Araç dışındaki sıcaklık hızla artmaktaydı. Nedenini anlayamasak da soğutma sistemleri otomatik olarak devreye girmişti. Biz sadece düzeyini arttırdık. Gitmemiz gereken yönde olmadığımızı biliyorduk. Zaten bir süre sonra bulunduğumuz konumu gösteren haritamız da bozulmuştu. Nerede olduğumuz, nereye doğru gittiğimiz konusunda en ufak bir fikre sahip değildik. Herkesi bir panik havası kaplamıştı. Elimizden bir şey gelmiyordu. Her ihtimale karşı özel kıyafetlerimiz giydik ve beklemeye başladık. Bizim zamanımıza göre otuz beş dakika sonra araç yavaşlamaya başladı. Bu yavaşlama çok hızlı gerçekleşiyordu. Tamamen durmamak için kapattığımız motorları tekrar çalıştırdık. Şimdi bir yerdeydik. Sanki bir ormanın üzerinde uçuyor gibiydik. Araçtaki herkes bir anlam vermeye çalışıyor, birbirine sadece bakmakla yetiniyordu. On dakika kadar süren bu sessizliğini, “Alçalıyoruz,” diyerek ben bozdum.

Verdiğim komuttan sonra etrafı gerçekten ağaçlar çevrilmiş boş bir alana iniş yaptık. Herkes o kadar şaşkındı ki, sanki ilk defa dünyaya gelmiş gibi hissediyordu. Ve evet gerçekten dünyaya gelmiş gibiydik. Gerçekten dünya gibiydi üzerinde bulunduğumuz yer. Ama bu imkânsızdı. Başladığımız yere dönmüş olmamız imkânsızdı. Üzerimdeki şaşkınlığı attığım da herkesi buna dâhil etmek için, “Arkadaşlar! Toparlanın. Şu an neredeyiz bulmamız lazım haydi” diyerek dikkatleri üstüme çekmeyi başardım. “Bana son konum bilgisini, bulunduğumuz yörüngeyi, o an ki hızımızı… Akıntıya kapılmadan önceki bütün verileri çıkartın.” Akıntıya kapıldığımızdan sonra elimizde herhangi bir veri olmadığı için bunlarla yetinmemiz gerekiyordu. Veriler hazırlandığında bütün ekip orta salondaki masa etrafına toplandık. Tüm bilgileri en ufak ayrıntısına kadar incelemeye koyulduk.

Aracımızın fizikçi “Kara delik” dedi, fısıldar gibi.

Bir an bütün dikkatim o cümleye kesildi. “Ne dedin?” diye sordum, emin olmak için. Aynı şeyi tekrarlardı. “Bir kara delik içine girmiş olabiliriz. Nereye sürüklendik bilmiyorum ama bir enerjinin içinde hareket ediyorduk. Bunun başka bir açıklaması olamaz.”

Bu fikirden ortaya çıkınca bütün ilgimiz o yöne kaydı. İncelemelerimizi bu fikir etrafında yoğunlaştırdık. Saatler sonra bunu desteleyen birçok kanıt bulduk. Evet, gerçekten de yörüngemizde meydana gelmiş bir kara deliğin içinden geçmiştik. Peki neredeydik? Buradan geri nasıl dönecektik?

Keşif için araçtan dışarı çıktık. Bulunduğumuz yer yapı olarak dünyaya çok benziyordu. Oksijen ölçümlerinde belli bir miktar bulunduğunu saptadık. Ama maskesiz nefes almak için yeterli seviyede değildi. İlk saatlerde bir canlı belirtisine rastlamadık. Fakat bir iki saat sonra sincaba benzeyen bir şeyle karşılaştık. Bulunduğumuz yer yeni bir yer miydi, yoksa zaten bilgimiz dâhilde bir yer miydi? Hiçbir fikrimiz yoktu bu konu hakkında. Elde ettiğimiz veriler hiçbir eşleşme göstermedi elimizdekilerle. Dinlenmek için aracımıza geri döndük. Ben yine odama çekildim. Düşünmem gereken, cevap bulmam gereken çok soru vardı. Hepsini yendim ve uzun bir uykuya daldım.

27 Eylül 2135.R. J.

Uzun zaman sonra elimize böyle bir kaynak geçti. Tam bir açıklama bulunmuyordu ama temelleri burada gizliydi. Yeni medeniyetimizi kurduğumuz yere yıllar önce kazara gelinmişti. İçine girdikleri, hesapta olmayan bir kara delik getirmişti onları buraya. Olaylar, amaçları doğrultusunda ilerlememiş belli ki. Bu metinin kesinlikle devamı olmalı. Fakat henüz bulamadık. O zamanlarda bile var olan “insanın doyumsuzluğu” hâlâ konuşulup, tartışılmakta. Her zaman ilerlemeyi savunan birinin öncülüğünde başlayan projeleri, şans eseri de olsa bugün üzerinde yaşadığımız yere getirmiş onu. Onun temellerini attığı yerde şimdi milyonlarca insan yaşıyor. Bugün hâlâ tartışılıyor bu yolculuğuna sebep olan fikirler. Hâlâ bir taraf “daha fazlası için çalışıp, gelişmeyi” savunuyor. Diğer taraf ise “mevcutla yetinmeyi”. Kesin bir cevap verilmiş değil bu soruya. Verilebilecek gibi de durmuyor. Ama şu bir gerçek ki insan hâlâ açgözlü, hâlâ daha fazlasını isteyen bir doyumsuz. Ve şu da bir gerçek hâlâ kötümser “gerçekçi” insanlar var. Ve bizi daima ileri götüren insanlar işte onlar. Adını bile bilmediğim biriyle aynı fikirdeyim. Kim bilir, belki de uzayın en uzak yerine ben giderim.

5 Ekim 2975.

Dipnot.

Aslında bu değil mi zaten hayat denilen şey. Siz bir amaç doğrultusunda bir şeyler yaparsınız. Bir yönde ilerlersiniz. Planlar yapar, daha iyisi için uğraşırsınız. Ya da mevcut durumunuzu korumak için çabalarsınız. Fakat ne yazık ki işler her zaman umduğunuz gibi gitmez. Bir deliğe girer ve onun içindeki karanlıkta, akıntıya kapılıp gidersiniz. Bazen kaybolursunuz o karanlıkta. Bazen ise daha aydınlık bir yere çıkarsınız. Ama ne olursa olsun o dipsiz karanlığa muhakkak uğrarsınız. Burada önemli olan sizsinizdir. Orada kimse yoktur. Olsa bile o karanlıkta göremezsiniz. Tek başınıza kalırsınız. Dediğim gibi önemli olan sizsiniz. O delikten kurtulmak sizin elinizde. Devam etmek, yol olmaya, ilerlemeye devam etmek sizin elinizde. Yoksa kaybolup gidersiniz. Ve kimseler bulamaz sizi.

Mehmet Can Öner

Uzayın Sonu” için 1 Yorum Var

  1. Arokan dedi ki: dedi ki:

    Merhaba.
    Öncelikle emeklerinize sağlık. Anladığım kadarıyla 2130’da uzayın sonunu keşfetmek amacıyla yola çıkan ekipten biri düşüncelerini ve yaşadıklarını seyir defteri gibi bir şeye not etmiş, sonrasında kara delik sayesinde kazara yeni bir gezegen keşfedilmiş ve insan soyunun devamlılığı bu gezegende de devam etmiş. Bunu da öykünün sonuna düşülen 2975 yılından anlıyoruz sanırım. Belirtilen tarihlerdeki anlatıcılara belki isim vermiş olsaydınız daha anlaşılır bir anlatım olabilirdi bence. Biraz kafam karıştı açıkçası :slight_smile: Yalnız, aldığım ana fikir olarak, asırlar da geçse insanoğlunun düşüncelerinin değişmediği düşüncesi güzel bir düşünce olmuş.

    Yer yer görülen imla hatalarına değinmeyeceğim. :slight_smile:

    Sevgiler…

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!