Öykü

Yetmiş İki Saat Savaşları

“Önce kutup ayıları -beyaz ve tüylü yaratıklar- teker teker ölmeye başladı. Kendi dünyalarında da işler çok iyi gitmiyordu; habitatları gün geçtikçe daralıyor, eriyen buzullar, yemek kıtlığı onları insanoğlunun şehirlerine inmeye kadar itiyordu. İnsanoğlu kutuplarda petrol aradıkça, kutup ayıları zehirleniyordu.

Zehirlenmeler, insanoğluna sıçradı. Balıkçılar, evlerine ve tezgahlarına taşıdıkları nimetlerinin pür zehir olduğundan habersizdi. Kendi silahlarıyla vuruldukları hakkında en ufak ipuçları dahi yoktu. Bunca yıldır denizlere ve okyanuslara attıkları çöpleri balıklarında yiyor, üç saate kalmadan ölüyorlardı. Okyanus, kendisine atılanları kusuyor gibiydi. Bilim insanları, sağlık çalışanları, kimse ne olduğunu anlayamadı. Kendi kendilerine sordular “İyi ama; neden şimdi?” Doktorlar insanları öldüren şeyin balık olduğunu çok geçmeden anladı; yine de yeterince hızlı değildi. Yirmi dört saat olmadan etrafta binlerce ölü vardı. Sokaklar ölü balık gibi kokmaya başlamıştı; ambulanslar sürekli ölü insanlar taşıyordu. Hastalık -ya da her neyse- bulaşıcı değildi. Yine de insanlar maske takıyordu; çünkü korku bulaşıcıydı ve ölü balık kokusu gibi hızla yayılıyordu.

Yirmi dört saat geçti. Dünya alarm verdi, siyasetçiler herkese sakin olmasını ve balıklardan olabildiğince uzak durmasını tembihliyordu. Tüm sükunet bir anda son buldu; cenazede karşılaşılan görüntü veba gibi tüm dünyaya savruldu. Başta cesedin yüzünün eridiğini düşündüler, adamın yüzü gittikçe beyazlaşıyor ve ince bir kıvam alıyordu. Cesedin yüzü plastiğe dönmüştü. Diğer ölünün gözleri akmış, göz yuvalarının olması gereken boşlukta bira kapakları parlıyordu. Adamın karısı kusmaya başladı, çevresindekiler hemen kocasının tabutu üzerindeki kusmuğu temizlemeye koyuldu. Kusmuk, sigara izmariti doluydu.

Kırk sekiz saatin sonunda, dünyanın bir başka ucunda bir kadın ölü bulundu. Balık yememişti. Paranoyak bir şekilde haberleri takip ediyor, hastalığı kapmamak için evden dışarı dahi çıkmıyordu. Televizyonun başındayken dayanılmaz bir acı duydu, karnından metal parçası geçmişti. Kimin yaptığını görmek için arkasına baktı, kimse yoktu. Karnını delen metal yüzünden öldü, çığlığını kimse duyamadı. Dünya, balık felaketi ile meşguldü.

Ta ki bir başka adam boynunda bir anda beliren plastik telle boğuluncaya dek. Onun çığlığını da kimse duyamadı, çünkü çığlık dahi atamadı; ama onu gördüler. Sudan çıkmış balık gibi debelenerek can verdiğinde dünyanın en büyük uluslararası şirketlerinden birinin toplantı odasındaydı. İşte o zaman, insanlar balıklardan gözünü çevirdi. İkisinin ölüm biçimleri hariç tek ortak noktaları, su içmeleriydi. Kendi başlarına zehirledikleri su. Yine de hiç mantıklı değildi; onca arıtmadan geçen içme suyu nasıl olur da insanları zehirleyebilirdi?

Farklı farklı yerlerde delirme vakaları görüldü; insanlar yataklarını paylaştıkları insanların pullarını görmeye, aynada gördükleri balık gözlerine dayanamadıkları için kendilerini kör etmeye başladılar. Yetmiş iki saatin ve milyonlarca ölünün sonunda, insanlara dayanabildikleri kadar su içmeden durabilmeleri tembih edildi. Bilim insanları durmaksızın bu konu üzerinde çalışıyordu, çözüm bulmaya çok yakındılar. Bir türlü bulamadılar. Susuzluk, pisliği ve ölümü beraberinde getirdi. Bundan sonrasına karışmamız gerekmedi.

Çocuklar, şunu anlamanız çok önemli: Bu bir savaştı. Savaş, fedakarlık gerektirir. Kutup ayılarını biz zehirleyip öldürmesek insanoğlu onları yavaş yavaş öldürecekti zaten, öldürüyordu da. Onların işi budur, öldürmek. Kutup ayılarında gözlemlediğimiz pozitif sonuç merceğimizi küçük köylere çevirmemize yol açtı. Ardından şehirlere, ardından metropollere. Yüzyıllar süren savaşı kazanmamız üç gün sürdü; bunca yıldır sularımızı temizlemeye çalışmamız, yurdumuzu korumaya çalışmamız bize hiçbir şey getirmemişti. Biz ilk saldıran değildik. Biz, vatanımızı savunduk. Bu yolda kaybettiğimiz balığın, bitkinin, sevdiklerimizin haddi hesabı yoktu. Dünyamızı insanoğlundan temizlememizin sebebi budur. Biz canavar değiliz, canavar ise artık yok. 72 Saat Savaşları’nın gayesini anlamanız vatanınıza daha sıkı sarılmanıza yol açmalı, ona sırt çevirmenize değil. Bugünlük burada bitirelim.”

Hâlâ dinlediklerinin şokunu üstünden atamamıştı. Arkadaşı etkilenmemiş olacak ki, sakin sakin yüzüyordu. “Sana söylüyorum oğlum, palavra bunlar. Babam hükûmetin bizi oyalamak için uydurduğu masallar olduğunu düşünüyor. Bütün tarih dersinde gördüklerimizin, özellikle de 72 Saat Savaşları’nın zırvalık olduğunu söyledi. Düşünsene, insanoğlu diye bir tür gerçek olabilir mi? Yüzgeçleri olmayan hayvanlarmış, yersen. Ayrıca madem o kadar zararlı ve yok ediciydiler, nasıl bu kadar aptal olabildiler?”

Yetmiş İki Saat Savaşları” için 2 Yorum Var

  1. pcd dedi ki: dedi ki:

    Merhaba,

    Öykü güzel bir küresel ısınma-iklim değişikliği fikriyle başlıyor. Eriyen buzullar sebebiyle yerinden edilen kutup ayılarını okuyoruz. Sonra vücudunda zehir biriken balıkları yiyen insanlarda beliren semptomlar anlatılıyor. Bira kapakları, izmaritler… Bunlar aslında maalesef insanların doğayı ve özellikle denizleri kirletmesi sebebiyle, özellikle de kuşların midelerinden çıktığını bildiğimiz, insan yapımı malzemelerle örtüşüyor.

    Buraya kadar öykü biraz bilimkurgu, biraz distopya şeklinde gidiyordu. Sonra insanların balıklar sebebiyle değil, içtikleri sular yüzünden öldüklerini öğrendik. Ve insanlar bir anda balığa benzemeye başladılar. İşte bu noktada, öykü doğaüstü kurguya dönüştü.

    Hikâyenin ana fikri ve sonu güzeldi. Ama eğer böyle bir sona bağlanacaksa, ben girişi biraz daha farklı beklerdim. Çünkü giriş bize gerçek bir distopya vadediyor; insanların kendi ürettiği malzemelerle öldürdüğü canlılar, dolaylı yoldan onların ölümüne sebep oluyor. Eğer herkes balığa dönüşecekse ve bu bilgi hikayedeki kilit noktaysa, en baştan buna benzer belirtiler yazabilirdiniz. Mesela ilk vakada bir hasta nefes alamamaya başlayabilirdi, filmini çektiklerinde akciğerlerinin küçüldüğünü ve yüzgeçlerinin çıktığını öğrenirdik.

    Bunlar sadece öneri. Ben öykünün gidişatının değişmesini çok sevemedim, ama başka biri bu değişiklikten çok hoşlanabilir. Takdir elbette sizin.

    Değişik ve güzel bir öyküydü. Üzerinde biraz daha düşünülüp çok daha uzun ve detaylı bir öyküye dönme potansiyeli var.

    Elinize sağlık.

  2. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili Melis

    Kaf Dagi konusu icin sanirim ilk defa yazmistin. Onu okuyamamistim. Bu yuzden gecikmeli olarak soylemek isterim. Seckiye hosgeldin. Yazarlik guzel ve cok caba gerektiren bir ugras.

    Bu ayki oyku listesine baktigimda tanidigim yazarlardan ziyade ismi bana okuma istegi uyandiran oykuyu okumak istedim. Bu yuzden hikayenin adini ilgi cekici oldugunu soylemek isterim.

    Dünyanın geri dönüşü olmayan bir yokoluşun eşiğinden sonra tekrar hayatta kalma mücadelesi okuyacagimi sanmisken sen insanlar icin yokolusu ve doganin buyuk bir kararlilikla intikamini almasini anlatmissin. Oncelikle bu yaratici bir yaklasim, insanlardan sonraki dunyanin nasil oldugunu merak ettiriyor.

    Bu tarz yazimlarda genelde neden-sonuc ne kadar gucluyse hikayeyi icsellestirmek de o.kadar kolay oluyor. Ornegin, insanlar zaten baliklara yani deniz canlilarina donuyorlarsa, onlara saldiran yine deniz canlilari miydi?
    “Cocuklar sunu anlamaniz cok onemli” diyen paragraf icin yorumum

    Eline ve dus gucune saglik
    Sevgiler
    Dipsiz

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!