Öykü

Yıldızlara Fısılda

Ömrünün en taze demlerini yaşarken gerçek mutluluk içinde olduğunu bilmezdi. Acısıyla tatlısıyla geçen çocukluk yılları ne zaman aklına gelse gözleri dolar ve içinden çıkmak istemeyeceği hayallere kapılırdı. Kaç yaşına gelirse gelsin Florencia onun için sıradan bir şehir olmaktan uzak olacaktı. Çocukluğu, saflığı, hepsinden önemlisi babasıyla biriktirdiği güzel anılar oradaydı. Göğüs kafesini aydınlatan ışıklar ilk orada kıymetlendi. Yeri geldi, Maura Teyzesinin odalığında ağladı. Bazen çamura bulandı. Dövüldükçe gül bitmeyen yerleri oldu. Yine de çocuk yüreğinin büyüklüğünden onu kim incitirse incitsin affetti.

Oysa şimdi geçmiş ulaşamayacağı boşluklar içinde sallanıyor, o da kendinde çürümüşlükten fazlasını göremiyordu. Yüreğinin umut kuşu kanatlanacak olsa düşünceleri en başta buna mani olurdu. Kendini ölü bir yıldız addediyordu. Biliyordu, o saf ruhlu çocuk bu bedende yoktu.

Geçmişi dışında pek özlem duyduğu bir şey yoktu. Buz dağına benzettiği yeni şehre kaç yıl olduysa hâlâ alışamamıştı. Özellikle insanlardan şikayet ederdi. Gün gelir çevresi kendisine anlamsız bir ilgi ağı örer, gün gelir insanlar ondan vebalı gibi kaçardı. Bu ikilemler herkesle arasına duvar örmesine neden oldu. Bile isteye elleriyle inşa etti yüksek duvarlarını. Bu mutlu olmasını sağlamadı, aksine her şey daha kötüleşti.

Gökyüzünde süzülen bulut olsa belki mutlu olurdu. Gözyaşlarını yağmur olarak yeryüzüne akıtır, böylelikle ortalığı çamur ederdi. Hiç olmazsa kurak iklimlere, susuz yüreklere bir iyiliği dokunurdu. Çoğunlukla keder içinde ömrünü telef etmez ve rüzgâra takılan bir yapraktan hallice yaşamazdı. Evinin penceresinden dışarıya baktığı esnada aklından geçenler tam olarak bunlardı. Kar bulutlarının döktükleri dikkatini dağıttı. Uzun çam ağaçlarının başları tamamen beyazla örtülüydü. Karşı binalar da bundan bir nebze olsun nasibini aldı. Uzaktan geçen tekir kedi, mırıltılarla kendini çöp konteynırlarının altındaki boşluğa attı. Ansin’in buz mavisi gözleri kaybolan kedi yerine ağaçlık yolda görünen kahverengi cisme takıldı. Yaklaştıkça şekil belirginleşti ve onun huysuz ev sahibesi olduğunu anladı. Gözlerinin maviliğine derin bir keder isabet etti.

Güneş neredeyse batmak üzereydi. Bu vakitlerde kimseyi görmeye tahammülü yoktu. Bayan Dulba’ya yakalanmamak adına pencere pervazından uzaklaştı. İlgisizliğinden soldurduğu Japon Gülünün yanından geçti. Ölü sessizliğine gömülüp omzuna binen yüklerle eski, zavallı görünen koltuğa çöktü. Kapı dövülürcesine yumruklanmaya başlandı bu sırada. Büyük umarsızlık dudaklarının kenarına konuverdi. Bugüne kadar hep kendisiyle çelişen işler içine girdi. Ne kadar kötülediği iş olduysa gidip bir ucundan tuttu ve yine arzularına ters bir şekilde davranarak kapıyı açıverdi. Tuhaf nasihatlar silsilesiyle karşılaşmayı umsa da karşısında Bayan Dulba yoktu. Bu, geceki hayatından parça olan ve görmek istemediği ilk insan March’tı. Adamın kemikli, asık suratına bakmak midesine bir yumruk yemiş gibi gerilmesine neden olmuştu.

“Gece iş var, haberin olsun.”

İncecik parmaklarında sigara tutan adam, göz ucuyla gence bakıyordu. Ufak gözleri her bir saniyede daha da küçülüp bu defa merakla, evin içinde gezinmeye başladı. Görülecek pek bir şey yoktu; ağır ders kitapları, insanın belini tutturacak kadar kötü bir yatak, mumluk ve Ansin’e babasından kalan tek hatıra Matruşka bebekleri. Zihninde o bebeklerle ilgili pek bir şey yoktu, bazen aklının bazı kısımları boş bir kutudan farksız olmuyordu.

“Bu seninle son işim olacak.”

“İğreniyor musun?”

Başını evet anlamında salladı ve sesini bilerek sertleştirip bir suali dile getirdi. “Sana evime gelme demiştim, değil mi?”

“Eee, ne olmuş yani?”

“Burada olmamalıydın. Şehirde sen sadece bir pislik olarak biliniyorsun, kötü işler yapan pisliğin teki. Bir hukuk fakültesi öğrencisinin evinde görünmen iyi olmaz. Anlıyorsun, değil mi?”

“Ne halt olduğun beni ilgilendirmez.”

“Neyse,” dedi Ansin, lafı hemen kestirip atmak niyetiyle. “Bir daha gelmezsin, olur biter. Ayrıca bu normal bir insanın sevebileceği bir iş değil. Üstelik benim geleceğim…”

“Başlatma geleceğinden! İstersen gelme, senin paranı da ben alırım. Seninle mi uğraşacağım? Peh, serseri!”

Bu ateş saçan konuşmalar siyah saçlı gencin yüz ifadesini bozdu. Birkaç kuruş yüzünden böyle insanlara katlanıyordu. March gibi insanlar menfaat uğruna kendi kanından canından olanların bile boğazına sarılır ve birilerinin köpekliğini yapmaktan hiç geri durmazdı. Yeter ki ceplerine metelik girsin, her şey mübahtı. Ansin onu bir böcek gibi görüyordu ve baktıkça bu böcek git gide daha da mide bulandırıcı olabiliyordu. Belki bu böceği ezmesi gerekirdi ama onun bulaştığı pislikler kendi ellerinde de mevcuttu. Büyük bir sessizlik içinde kendi ellerine baktı. Öteki onun bir zırdeli olduğunu düşünüp çok sürmeden karanlıkta yitip gitti.

“Çok değil, sadece bir kez daha…Bir kez daha katlanacağım ve bitecek.”

Çatallaşmış sesi, bir hıçkırık gibi boğazında düğümlendi. Kendini teselli etmenin haricinde ruhunu korumak isterdi. Bu dünya üzerinde olan ne kadar pislik varsa soyutlanmak güzel olurdu. Ama bu gece son bir kez daha elini ve ruhunu pisliğe bulayacaktı. Bunun öncesinde doğruca uykunun kollarına atlayacak, hiç görmediği ama güzel olduğunu düşündüğü annesinin rüyasına girmesini isteyecekti. Uyumak kısa bir zaman diliminde her şeyi dondurmak demekti. Elinde olsa tüm hayatını sonsuza dek dondurmak isterdi fakat babasının yüzü o an karşısında belirirdi. Gökyüzünden çalınmış ışıklarla ve hayatla dolu şefkatle bakan mavi gözler, o gözleri uzun süre unutamazdı. Babası gibi adamlar keşke daha uzun ömürlü olsaydı.

* * *

Rüyalarında bile kendini kötü ellerle işbirliği içinde buluyordu. Babasının gölgesi arkasından sürekli onu takip ediyor, Ansin yakalanmamak adına şeytanın yolundan ilerliyordu. Karanlık, dikenli çiçeklerle dolu bir yoldu bu. Üzerinde yürüyenler eninde sonunda bir oyuncak olurdu. Şeytan da her zaman insanları karanlığa çekmek için fırsat kollardı. Yeni yeni fark ediyordu ki Florencia’dan ayrılmak besbelli hataydı. Yapılan bir hata domino taşı gibi beraberinde olan ne varsa yıkardı. İşte, şimdi tüm hayatı bir hata neticesinde yıkılmak üzereydi. Bir kurtuluş arasa da elinden tek gelen şey kendinden nefret etmek oluyordu. Vazgeçmiş ruhların aksine karanlıkta boğulurken aklı yıldızlardaydı.

Gecenin sokakları yıldızlara rağmen kapkaranlıktı ve o cılız bir el fenerinden ibaret ışıklarla karda bata çıka yürüyordu. Elleri titriyordu ama üşüdüğü yoktu, fazla kalın giysiler içinde neredeyse terlediği söylenebilirdi. Rüzgârı da hiç bu kadar gürültücü bilmezdi. Uğultulu sesler bir korku romanında yaşıyormuşçasına geriyordu onu. Ayakları iki üç adımda bir, kardan oluşan bataklığa saplanıp kalıyordu. Yürümek bir işkenceye döneli uzun süre geçti ve kendi kendine sordu. “Mezarlıkları neden hep en uzak yerlere atarlar, ölümü de uzaklara atabileceklerini mi sanıyorlar?”

Ormanın kalbine giremeden mezarlığın önünde dikilen adamı gördü. Orta boylu, neredeyse bir deri bir kemik olan March yanında bir yabancıyla dikiliyordu. Taş çatlasa on altı yaşlarında, dehşetle açılmış gözleri olan bir çocuktu. Suratına serpilen çiller onu olduğundan daha fazla çocuk gösteriyordu. Yanındaki adamla bölük pörçük konuşmaya başladı, bir ara geçen “baba” kelimesi Ansin’in dikkatini cezbetse de yaşadığı şaşkınlık kısa sürede öfkeye döndü.

“Oğlunu neden getirdin?”

Dişlerini o kadar çok sıkmıştı ki neredeyse ağzından döküleceklerdi. Bir an March gibi adamlar hiç doğmamalıydı diye düşündü. Beyninde kımıldayan düşünceler geleceğinin bundan farksız olmadığını söylüyordu. Bu tamamen öldürücü bir zehir işlevi gören düşünceydi ve kendi elleriyle zehirleniyordu.

Düşüncelerini bölen March, “Seni hiç ilgilendirmez!” dedi olabildiği en kaba şekilde. Ağzında her zaman dönenlerden birkaç kötü söz döküldü. Oğlunun başına bir fiske vurup homurdandı. “Sen de kapa çeneni!”

“Burası çocuklara göre bir yer değil,”

“Sana seni ilgilendirmez dedim. Şimdi işimize dönelim, Stepan al kürekleri! Ne kadar çabuk biterse, o kadar iyi olur. Ot kafalı bekçilere yakalanmak istemiyorum.”

Adamın yeşil gözleri Ansin’e çevrildi. Onu bir kaşık suda boğabilecek kadar öfkeliydi. Buna rağmen genç adam ortaya hastalıklı bir gülücük saçtı. İğrenen, kin güden ve nefret eden türdendi. Öteki kısa bir hayret yaşadıktan sonra kendini çarçabuk toparladı. “Sen neye gülüyorsun? İstiyorsan çene çalıp insanları buraya topla. Sonra parlak geleceğinin nasıl tepetaklak olduğunu gör!”

Hışımla küreklerden birini eline geçirip ikisiyle beraber mezarı kazmaya başladı Ansin. Ellerinin acısını uzun süre hissetmedi. Kirpiklerine kar bulaştı. Zavallı Stepan titrek bir kuş gibi görünüyordu ve hiç şüphesiz bu babanın yanında bir gün telef olup gidecekti. Ölü sessizliğini bölen bir kısmı görülen tabuttu. Tahta tabutu genç adamla beraber zorlanmadan kaldırdı.

“Hastalıktan ölüp giden bir kadın var içinde, daha dün gömülmüş.” dedi gülerek. “Kimsesi de yok.”

Adamın sesinde hoş olmayan şeyler seziyor ama ne olduğuna dair pek bir şey düşünemiyordu. Kaşları son derece çatıktı ki, oğlanı hatırladı. Başı yana devrilmiş çocuğun donuk gözlerinde biraz sonra ağlayacak gibi bir ifade yatıyordu. Hemen yanında duran babası oğlunu hırpalayarak tabutu açmasını istedi. Bu çocuğun yüzünü daha da kötüleştirdi, lakin Ansin atılarak pençelerini tabutun kapağına geçirdi. Hızla kapağı kaldırdığında korkuyla gerildi, kısa süreli bir şok yaşıyordu.

“M-mau..”

Sözcükler bir türlü bir araya gelemedi. Dehşetle ağzını kapattı. Tabutta yatan bu kadını tanıyordu. Martha Teyzenin büyük kızı Maura idi bu. Ansin’e çocukluğunda pek de nazik davranmayan kuzeni, şimdi bu tabutta solgun bir çiçek gibi uzanıyordu. Defalarca onu da affetmişti Ansin. Tıpkı onu kıran diğer herkesi yaptığı gibi yapmış, unutmuştu. İnsanlar zaten çok çabuk unutmaz mıydı? Yapılan iyilikler kadar çabuk olmasa da, her kötülük de unutulurdu.

Gözlerinden bir damla yaş düştü. Maura’nın bedeninin içinde olan ruh, şimdi nereye gitmişti? Babasını görebileceğini düşündü, şanslı mıydı? Yaşayanlar dünyası ölüler diyarının cehennemi değil miydi?

O, kadına bakarken neden sonra March cesede saygısızca elini uzatmak istedi. İçinde kopan ateşle ellerini sıkıca tuttu ve bağırdı. “Sakın dokunma, ondan bir şey çalmayacağız!”

Öteki “Ne?” dedi yüzünde yumruk yemiş bir ifade oluşup.

“Kimsesiz değil o, benim kuzenim!”

“İyi de bundan bana ne! Hem bir hafta önceki adama böyle demiyordun.”

“O ayrıydı, üstelik bu kadının çalınacak bir şeyi yok.”

“İkisi de ölü. Bu kız da dirisinden daha fazla para edecek. Kıymetli eşyalara sahip değil, evet ama onu bir hekime kadavra olarak götüreceğim. ”

Yükselen ses mezarlığı doldurdu. Genç adam üşüdüğünü fark ederek ayağa kalktı. Nerede, ne yaptığını yok sayıp sadece ikisi varmış gibi davranmaya başladı. Göz pınarlarında yatan yaşları saklamaya çalıştı. Biliyordu ki Maura’ya bakarsa kendini tutamazdı.

“Böyle bir şeye izin verir miyim sanıyorsun?”

“Çeneni kapatmazsan, seni de onun yanında kadavra diye veririm!”

Oldukça öfkeli ses, içine şeytan kaçmış gözlerle daha da tehlikeli oluyordu. Ansin, bunun boş bir tehdit olup olmadığını umursayacak raddeyi çoktan geçtiği için hiçbir şeyi düşünmeden konuşmaya başladı. Bundan sonra ne olacaksa olurdu. Madem her iyi olan şey bir gün bitecekti. Gayet tabii, dünya da başına yıkılabilirdi. Üstelik bu kadar çirkefliğe bulaşmışken kim kurtaracaktı onu?

“Anlaşmamızda böyle bir şey yok bir kere. Biz ölülerden kıymetli eşya çalıyoruz.”

“Ha mücevher ha ceset, ne fark edecek? Paraları düşünsene sen!”

“Olmaz, olmaz!” dedi büyük bir hiddetle ve hüzünle. “Ona büyük saygısızlık olur, kabul edemem.”

March en sonunda gencin yakasına yapıştı. Oğluna yaptığı bir muamelenin aynısını ona da yapıyor, hırpalıyordu. Bu kadar zayıf bir adamdan böylesine bir güç pek şaşırtıcı gelmişti Ansin’e.

“Hergele!” dedi adam ve peşi sıra hiç hoş olmayan sözler geldi. Ancak öfke her zaman kabında durmazdı. Beynine kan sıçrayan genç, onun suratına sıkı bir yumruk indirdi. March bir et yığınıymışçasına karların kucağına düştü. Düşmenin etkisiyle hafif sersemlemiş, yerdeki kar tabakasının bir kısmı fena çarptığı için de acısı katlanmıştı. Yerden doğrulur doğrulmaz homurtular çıkartarak burnunu tutuyor, boğuk sesiyle söyleniyordu ki Stepan’ın sesi üzerine duraksadı.

“Birileri geliyor baba!”

Ansızın ışıkların geldiği tarafa baktı. Yerden doğrulan March onun aksine gözlerine ellerini kalkan yapmış, kendini koruyordu. “Seni geberteceğim. Bundan kurtulamayacaksın, seni bu mezara gömeceğim. Sana diyorum, hey! Ben yanarsam seni de yakarım!” dedi burnundan oluk oluk kan akarken.

Ona son kez cevap verecekti, gözlerinin birini yumup konuştu. “Cehenneme gidersem, seni orada yanıma alacağım.”

Stepan ve March’ın koştuğunu gördü, onların tam aksi yöne doğru ilerlemeye başladı. Arkasına bakmadan ilerlerken kalbi heyecan duymasa da yerinden çıkmak ister gibi atıyordu. Belki kurtuluşa ererdi, belki çukurları boylardı. Veyahut ikisi de aynı şeydi. Hem ne önemi olacaktı?

Kalbine eliyle bir baskı uyguladı. Bekçinin düdüğünü duydu artık karanlıkta kaybolmak üzereydi. Koşarken bir an ayağı takılıp karların içine düştü. Bir süre yuvarlandığından sersemlemiş hissediyordu. Soğuktu, düdük hâlâ ötüyordu. Sonra tamamen sessizliğe gömüldü. Ayağa zoraki bir şekilde kalktı. Bir yerleri acıyor ama neresi olduğunu bilmiyordu. Kan kokusu aldığında gözleri tamamen karardı. Bir ses işitti kulakları, bir çocuk sesiydi. Stepan vurulmuş muydu? Belki de vurulan aslında kendisiydi. Karanlık onu ele geçirirken dilinden bir dilek döküldü. Yıldızlara baktı; kıymetli yıldızları, gök süsleri. Fısıldadı onlara.

“N’olur kurtarın beni!”

* * *

Kendine geldiğinde tavan arasında bir yataktaydı. Bedeninde keskin bir sızı, etleri lime lime edilmiş gibi acıyordu. Fark etti, burası evi değildi ancak bir aşinalık seziyordu. Rezene ve limonlu çay kokusu geliyordu burnuna. Ah, bu tanışıklık hissi! Ellerine baktı, küçüktü. Yetişkin bir adam için fazla küçük elleri vardı. Kenarda duran puslu aynaya ilişti bakışları. İnanamadı, gördüklerine. Gözlerin gördüğü her zaman gerçek olabilir miydi? Yoksa bir perde mi inmişti de gerçekle düşü ayırt edemiyor muydu?

Bir kaç sefer ovuşturdu gözlerini. Aynadaki küçük suret değişmedi. Çocuktu besbelli! İçi kıpır kıpır gülümsedi. Merakla yatağın altına baktı. Tozlanmış kahverengi kutu, babasının ona bıraktığı tek hatıraydı. Nazik bir şekilde alıp içindeki bebekleri çıkardı ve her birini yatağın üzerine dizdi. Gülümseyen gözlerine ışık çalındı bir parça. Unuttuğu çok mühim o şeyi anımsadı. Babası dilek perileri diye isimlendirmişti. Eğer bir gün, çok büyük sıkıntıya düştüğünde içten bir şekilde istersen, dilek perilerin sana yardımcı olurdu. Dileğin muhakkak yıldızlara ulaşır ve sen hayallerine kavuşurdun. Anladı Ansin, hayalleri yıldızlara isabet etmişti dilek perileri aracılığıyla. En çok özlem duyduğu zamana geri dönmüştü. Pencereden dışarıya kaldırdı başını. Yıldızlara herkes fısıldayabilse diye mırıldandı.

Yıldızlara Fısılda” için 6 Yorum Var

  1. Merhaba Mervecim

    Ansin karakteri yazdığın öyküler içinde en sevdiklerimden biridir. Dram yüklü çocukluğundan sonra bu öyküyü okumak çok güzeldi. Karakter ete kemiğe bürünmüşçesine gerçekçi ve insanın kalbine dokunuyor. Ruh hali, kaldığı ikilemler, geçmişe olan özlemi başarılı şekilde aktarılmış. Betimlemelerinle süslediğin cümleler de öykünün dokusunu sağlamlaştırmış adeta. Akıcı anlatımını hep sevmişimdir.

    Mezarlıktaki hırsızlık ilgi çekici bir konuydu. Belki biraz daha ürkütücü sahneye yer verebilirdin. Böylece korku daha fazla hissedilebilirdi. :slight_smile:

    Heyecan tam arttığı sırada finale geçiş yaptın. Son cümleler gerçekten etkiledi beni. Herkes yıldızlara fısıldayabilmeli. :slight_smile:
    Başka hikayelerini de görürüz umarım. :smiley:

  2. Kitsune dedi ki: dedi ki:

    Merhabalar Mavicim,

    Yorumların için çok teşekkür ederim. Ansin benim en kıymetli karakterlerimden senin de bildiğin gibi. Dört, beş yıllık bir karakterim hatta. Onu insanın kalbine dokunur bulmuşsun. Ne güzel bu ve ben bunu duyduğuma gerçekten mutlu oldum. Samimiyetle diyorum. :blush:

    Mezarlık konusunu hafif geçtim haklısın. Öyküyü bitirememekten korktuğum için böyle oldu aslında. Daha da uzatabilirdim ama toparlayamamak beni endişelendirdi.

    Tekrar teşekkür ediyorum. Umarım başka öyküler de çıkar kalemimden paylaşırım seçkide. :smile:

  3. Ishamael dedi ki: dedi ki:

    Merhaba Merve, sonunda hikayenin tamamını okuyabildim baya merak etmiştim. :slight_smile: İlk okuyan kişilerden biri olduğum için kendimi şanslı sayıyorum ama bu hikayenin benim için başka bir anlamı daha var hatta belki senin için de ehehehe kimse bir şey anlamayacak yüksek ihtimalle. :slight_smile:

    Hikayeni ilk okuduğumda da beğenmiştim özellikle diyaloglarını. Bu anlatım tarzını beğendiğimi söylemiştim ve zaman kaymalarını da neredeyse tamamen halletmişsin hiç de bana söylediğin gibi değil. :slight_smile: Diyalogların çok iyi olmasına rağmen betimlemelerin bana biraz az geldi ama sanırım anlatımdan dolayı çünkü ana karakter etrafı anlatmaya başlasa biraz tuhaf olabilirdi tabi o da var. Ama bu anlatım tarzı ana karaktere daha yakın olmamızı sağlamış ve bir bağ kurmamıza neden olacakmış neredeyse. Neredeyse diyorum çünkü daha bağ kuramadan hikaye bitti ama bunu kelime sınırına bağlıyorum. Yalnız bu sınıra rağmen her şey biraz çabuk oldu gibi başka şekilde dileğinin gerçekleşmesini isterdim daha aksiyonlu bir sahnede belki. Ancak hikayenin bir başı ve bir sonu olmasını sevdim.

    Matruşkanın dileklere bağlanmasını sevdim. :slight_smile: Güzel bir fikir. Başıyla sonuyla güzel bir hikayeydi bana zaman olarak Viktorya dönemi İngilteresi hissi verdi her ne kadar olmasa da. Heh bir de ya Türk ya da kurgu karakterlerden yanayım söylemiştim keşke öyle olsaydı dedim okurken. :slight_smile: Özetle sevdim ve benim için anlamı da olan bir hikaye. :slight_smile: Çok şey borçluyum diyebiliriz ehehe. :slight_smile: Eline sağlık.

  4. Kitsune dedi ki: dedi ki:

    Merhabalar Can, öyküyü okuyup yorumladığın için çok teşekkür ediyorum, görünce mutlu oldum. Öykünün başka anlamları konusunda söylemek istediğini sanıyorum ki anladım. :smile:

    Zaman kiplerinde ne kadar zorlandığımı söylemiştim, ancak anlatıcıyı değiştirince biraz daha iyi olduğunu düşündüm. Senin de öyle bulmana sevindim. Betimlemelere gelince haklısın daha fazla olabilirdi ama öykünün bir kısmında aceleye geldi yazım. O yüzden de hızlı geçişler yapmışım gibi durdu, fakat daha da uzatsam toparlayamamak endişesi oluşurdu. O yüzden böyle bıraktım. :slight_smile:

    Hikayede tarihe hiç değinmesem de 1830’lu yıllarda geçiyor aslında. Eskilik var, ama bilerek değinmedim buna. Hikayedeki karakter bitiremediğim bir roman karakterim olan Ansin, bahsetmiştim bundan. O yüzden değiştirmeye de kıyamadım. Tekrar teşekkür ederim yorumların için. :slight_smile:

  5. Bence dört başı mamur bir öyküydü. Tasvir azlığı hissetmedim ben, karakterleri de stereotipler olmaktan uzak üç boyutluydu bunu da beğendim.

    Hikayenin eski olduğu anlaşılıyor burada da bir sorun yok.

    Matruşka bağlantısını da beğendim.

    Sadece bir geri bildirim yapacağım; Her ne kadar üçüncü kişi anlatımı olsa da olayları Ansin’in gözünden okurken, bazen Ansin’i tam bir üçüncü kişi (gözlemci) anlatıcı ile anlatmışsınız gibi geldi. Bu konu benim de baş konum, anlatıcı konusuna kendim takıldığım için burada da dikkatimi çekti.

    Herşeyin ötesinde gerçek edebi bir eser okuttunuz bize elinize sağlık.