Öykü

Yolcu

yolcu mikroçip
Çizim : Yiğit Abdullah

“Havaalanına gidiyoruz,” dedim iki koca kırmızı valizden sonuncusunu yüklerken taksiciye. Uzunca bir zamandır yapmam gereken ama sürekli kaçtığım bir işi yapmak üzere Çin’e gidiyordum. Uçuşlar dünyayı kâbus gibi esir alan virüs salgını yüzünden, altı aydır sürekli ertelenmişti. Eğer bu da ertelenseydi vizemin süresi dolacak ve gidecek cesareti belki de bir daha bulamayacaktım.

Navigasyondan yayılan mavi ışığa doğru başını çevirip, varış noktasını söyleyen taksici, böylece hangi yolu kullanacağını, yol boyunca bana dönüp sormadı. Bir süre dikiz aynasından onu izledim. Gözünü yoldan ayırmaksızın, sadece arabayı kullanmaya odaklanmıştı. Bir sandalın içinde sağa sola ritmik sallanıyormuşçasına huzurlu, neredeyse uykumu getirecek kadar sakin sürüyordu arabayı. Bu haliyle onu da tıpkı Çinliler gibi, soluk alıp veren bir robota benzettim. Kulağıma kablosuz kulaklığımı takarak gözlerimi kapattım. Gözlerimi kapatır kapatmaz, başının iki yanından uzanan dalgalı, beyaz saçlı peruğuyla Bach çıktı karşıma. Çello Suite, No.1

Uyumuş olmalıyım. Parçanın bitimiyle birlikte “geldik” diyen sesi duydum. Taksici valizleri indirmeme yardım etti. Cep telefonumdan hesabıma bağlanmamı sağlayan kare kodunu, aracın taksimetresinde gözüken dijital barkoda doğrulttum. Dıt, dıt. İndim.

Valizleri bagaja verdikten sonra kontrol noktasına geldim. Görevlinin göz bebeğime odakladığı mavi ışığa baktım. Donuk yüzlü adam, bakışlarını önce pasaportuma sonra da bilgisayarına çevirerek, “iyi yolculuklar,” dedi. Aynı donuklukla teşekkür edip son güvenlik kontrolünden geçtim. Ayağımda bağcıklı botlarım vardı. Uçuş için iyi bir tercih olduğunu söyleyemem. Çünkü giyip çıkarması zor olduğu gibi, kontrol noktasından geçerken çıkarıp, x-ray cihazına koymak zorunda kalacağımı biliyordum. Yine de onları giydiğim için mutluyum. Ayağımda paralanması, renginin solması, topuklarının erimesi bana yaşanmışlığı hatırlatıyor.

Kapımın numarasını öğrenmek için uçuş bilgilerini gösteren panoya baktım. Guangzhu- A202.

Uçağa binmek üzere sıraya giren insanların neredeyse hepsi beyaz giyimliydi. Üzerlerine giydikleri, aynı yerden alındığı belli beyaz tulum, başlarını da kapüşon gibi kapatıyordu. Sadece gözleri açıktaydı ama bakışlarını seçmek yine de mümkün değildi. Saydam, esnek, plastik bir koruma kalkanı, dünyayı sadece o pencerenin ardından izlemelerine izin verecek şekilde, bakışlarını da kapatmıştı. Ellerinde beyazla tezat olacak çivit mavisi, incecik eldivenler, ayaklarındaysa plastik bir torba görünümünde, dizleri hizasına gelen, aynı çivit mavi tonda koruyucu botlar vardı. Ayaklarındaki şeyler, bahçe sulayan çiftçilerin giydiği su geçirmez plastik botları andırıyordu ama bu halleriyle bir çiftçiden ziyade uzay istasyonu görevlisine benziyorlardı.

Aralarında bir yabancı gibi kaldım. En çok da kahverengi botlarımla onlardan ayrışıyordum. Uçağa girerken hepimizi ilaçladılar. Kokusu aseton gibi keskin, böcek ilacı gibi rahatsız ediciydi. Koltuğuma oturdum. Ölesiye korktukları bu virüse karşı güvende hissetmek için giydikleri bembeyaz giysilerinden bana yayılan enerji, sadece hastane soğukluğu oldu. Üstelik bu halimle virüs için, karanlık geceyi yaran bir şimşek gibi aydınlık ve apaçık bir hedeftim. Kendimi güvende hissedebilmek için bilinen en eski yöntemlerden birine başvurdum. Alkol! Free Shoptan aldığım konyağı içebilmek için maskemi de çıkarttım. Koca yudumlar halinde dört defa kafama dikerek, hepsini bitirdim.

Guangzhu’da gözümü açacağım uyku sırasında bir rüya gördüm. Rüyamda, uçağın müthiş hızını hissederek, sınırsız bir gökyüzünde, mavi bulutların içinden geçerek, uzayın derinliklerine doğru son sürat gidiyorduk. Koltuğumun yanındaki küçük fiber camdan dışarıya bakıyordum. Dışarıdan hızla yıldızlar, gezegenler akıyordu. Bir süre sonra akışın içine dinozorlar, ormanlar, yüksek binalar, birbirine benzeyen beyaz giysili insanlar karıştı. Uyandım, gelmiştik.

“Ateşiniz 37,3 sizi kenara almak zorundayım.” Söyledikleri lafı anlayabilmek için telefonumun çeviri özelliğini açtım. Kendimi hiç bu kadar sağlıklı hissettiğim olmamıştı hâlbuki. Kaçışım yoktu. Gösterdikleri yere oturdum ve beklemeye başladım. Birlikte yolculuk ettiğim o beyaz giyen insanların tümü, orada beklediğim beş saat boyunca önümden geçerek, toplama kampına götürülen insanlar gibi bir araca doluşturulup, karantina otellerine götürüldüler. Her birinden alınan kan, burun ve boğaz deliklerine giren çubukların ucundaki sürüntüler, şeffaf torbalara konarak laboratuvarlara gönderilmek üzere yola çıktı. Her bir torba bu yolculuk öncesi ilaçlandı. Kimse kimseyle temas etmiyordu. Ortalıkta koşturan tüm görevliler beyaz ya da mavi giyimliydi. Anlayamadığım sesler duyuyordum.

Şimdi bir ambulanstayım. Bütün ölçümlere rağmen ateşim 37,3’ün altına inmedi. Ülkeye girebilmem için sınır 37 dereceymiş. Hastanede bana ne yapacaklar bilmiyorum. Dillerini bilmiyorum. Hasta olduğumu sanmıyorum. Onlar kadar korunaklı değilim ama bu uçağa binebilmek için zaten bir sürü sağlık kontrolünden geçmiştim. Her türlü hastalığımdan haberleri var. Hatta son bir ay boyunca nerede olduğumu, ne zaman uyuduğumu, yediğim şeyleri, görüştüğüm kişileri, her şeyimi biliyorlar. Ülkelerinde güvenle yaşayabilmem için bunun böyle olması gerekiyormuş. Yine de nasıl oldu da ateşim yükseldi anlamadım. Korkuyorum. Bu işte tuhaf giden bir şey var. Bir şey yapmalıyım. Bu düzene kolayca teslim olmadan önce bir şey yapmalıyım. Konsolos! Evet, onu arasam iyi olacak.

Telefonuma gelen mesajdan numarasını çevirdim. “Evet, ambulanstayım, hastaneye gidiyorum. Hayır hastanenin ismini bilmiyorum. Kâğıda adını yazdılar ama Çince. Tamam, fotoğrafını atayım. Olur da virüsü kaptıysam, bana uygulanacak tedavi ne olacak bilmek istiyorum. Lütfen, bunu benim için yapar mısınız?”

Telefonu kapatıyorum. Karşımda oturan Çinli, bu konuşmalarla ilgilenmeksizin ambulansın minik camından yola bakıyor. Sanki yokmuşum gibi. İşte geldik.

İki kişi geldi yanıma. Valizlerimi de alarak asansöre bindik. Tepeden tırnağa koruma içindeydiler. Kulaklarına taktıkları, işitme cihazı gibi minik mikrofon yardımıyla birbirleriyle konuşuyorlardı. Ben yanlarında yokmuşum, sanki görünmez bir hayaletmişim gibi birlikte çıktık yedinci kata. Bir ara elimi gözlerinin hizasında sağa sola sallayarak, “beni görüyor musunuz?” demeyi düşündüysem de bunu yapmadım. Uzun bir koridor boyunca yürüdükten sonra, 202 numaralı odanın kapısında durduk. Bu tek kişilik odaya beni sokup kapıyı kapatarak gittiler.

Odanın içinde bir yatak ve bir tuvalet vardı. Tuvalet, yatağın hemen karşısında, açıkta duruyordu. Tuvaleti odadan ayıran herhangi bir şey yoktu. Yerdeki gri taşların bittiği yerde başlayan kare şeklindeki beyaz seramikler ve seramiklerin tam ortasındaki delikten ibaretti tuvalet dediğim şey. Ayakların nereye konacağını gösteren çizgiye basarak çömelince, yerdeki deliğe hizalanmış oluyordun. İşin bittikten sonra basacağın düğmeyle delik açılıyor, insana dair bıraktığın tüm atıklar, o delikten bir kanala düşüyordu. Bütün bunlar odanın tüm köşelerini görebilen kamerayla kayda alınıyordu. Uykun, dışkın, içtiğin su, oturuşun, yaptığın her şey, ihtimal belki de düşüncelerin bile kayda alınıyordu.

Oda kapısının tam karşısındaki duvarda bir pencere dikkatimi çekti. Hemen yanına yaklaştım ve açmaya çalıştım. Mekanizma sadece dıştan açılacak şekilde kurulmuştu. Pencerenin dışı, hastanenin iç koridoruna bakıyordu. Camı içerden açamayacağımı anlayınca, hızla vurmaya başladım. Bir yandan da tüm gücümle sesleniyordum. “ Buradayım, bana bakın. Hey! Biri bana baksın.”

Koridordan geçen tepeden tırnağa korunaklı beyaz elbiseleri içindeki Çinlilerin hiçbiri bana bakmadı. Cama vurmaktan kızaran elimi ovuşturup, odada bunu yapabileceğim sert bir nesne aradım. Her şey duvarlara monteydi. Yatacağım yatak bile. Eşyalarımı koymamı istedikleri dolap, başucumdaki iskemle, duvardaki saat… Her şey. Ayakkabım aklıma geldi. Topuğuyla vurabilirsem, sesi koridorda yankılanır ve biri bana bakardı. Hızlıca ayakkabımı çıkarttım. Topuğuyla cama yeniden, bütün gücümle vurmaya başladım. Kimse duymadı. Kolum yoruldu. Camların ses geçirmez olduğunu düşündüm. Elimdeki ayakkabıyı öfkeyle duvara fırlatırken, “çıkarın beni buradan!” diye bağırdım. Sesim dışarı ulaşmıyordu. Buna emin olunca kendimi boş bir çuval gibi yatağa bıraktım. Tam tepemde duran, mavi renkli ince bir ışık yayan minik ampulü, o an fark ettim. Gözüm yaydığı ışığa takıldı. Bu da mı kameraydı acaba? Ona bakarken aklıma hava alanındaki mavi ışık geldi. Tavandaki ışık, sanki gözbebeklerimden alıyordu enerjisini. Acaba uçakta uyurken biri bana ilaç mı vermişti. Bu yaşadıklarım neydi? Basit bir virüs tedbirinin çok ötesinde olduğu apaçıktı.

Yine konsolosu aramak geldi aklıma. Heyecanla ve ümitle telefonuma gittim. Lanet olsun, hat yoktu! Telefonumun çalışmaması demek, bu oda dışında kalan tüm dünyayla iletişimimin kesilmesi demekti. Artık bu odada onların bana yapacağı her türlü uygulamaya, rızam olsun ya da olmasın, boyun eğecektim. Bu düşünceyle birden beynim uyuştu. Gerçeklik duygumu yitirmemek için bir ayna aradım. Odada yoktu. Ama valizim, valizimde olmalıydı. Valizin şifresini hemen hatırlayamadım. 3-4 denemeden sonra açabildim. İçindeki giysileri, kitapları, yiyecekleri telaşla yerlere atarak makyaj çantamdaki aynayı buldum. Hemen yüzüme tuttum. Evet, bu benim yüzüm. Yanaklarımı sıktım. Sıktığım yer kızardı. Canımın acısını duyumsadım. Buna sevindim. Ben, bendim işte. Gerçektim. Yaşıyordum. Rüya değildi bu. Gerçi belki de kâbus olsa, yatağımda gözümü açsam, her şey çok daha güzel olacaktı.

Cam çalındı. Hemen o yöne baktım. Camın arkasından Çince bir şeyler söyledi kadın. Kadın olduğunu ancak sesinden ayırt edebildim. Virüsten korunaklı olması için giydiği kıyafet, yüzünü görmemi engelliyordu. Sadece onlar istediği zaman ses iletilebiliyordu. “Çince bilmiyorum, telefonum da çalışmıyor,” diye ana dilimde bağırdım kadına. Bir yandan da elimdeki telefonu gösteriyordum. Kendi telefonuna Çince bir şeyler konuştu. Konuştuğu kelimeler İngilizce olarak yazıya dönüştü. Bana gösterdi. “Tomografi için sizi almaya geleceğiz.”

Yatağın kenarına oturdum, beklemeye başladım. Gözüm ayakkabılarıma takıldı. Benimle birlikte yaşlanan, şimdi bu odadaki tek dostuma, çaresizce baktım. Ne kadar bekledim bilmiyorum. Odanın kapısı açıldı. Ellerinde, giymem için getirdikleri beyaz elbiseler ve çivit mavisi botlarla, iki Çinli girdi içeri. Yürüyebilirdim ama neden beni tekerlekli sandalyeye oturttuklarını da bilmiyorum. Soracak kadar gücüm yoktu. Belki de o virüs vücuduma girmiş ve tüm sistemlerimi ele geçirmişti.

Tekerlekli sandalyeye oturmamla birlikte bir mıknatıs varmış gibi beni kendine çekti koltuk. İstesem de o manyetik gücün etkisinden kurtulamıyordum. Asansöre bindik. Eksi yedi yazan düğmeye bastılar. İnmeye başladık. Sanki bir uçak yolculuğu gibi uzun sürdü bu iniş. Boşluğa düşüyormuşçasına içim çekildi asansörün kapısı açılırken. Bembeyaz bir koridora çıktık. Duvarlar, tavan ve zemini birbirinden ayıran sınırlar sanki kalkmıştı. Sınırları olmayan, yekpare bir alan gibiydi indiğimiz yer. Koltuğun beni kendine çeken manyetik gücü, sanki yerde de vardı. Koltuk kimsenin itmesine gerek kalmadan, hat boyunca devam eden düz bir çizgiyi takip ederek, kendi kendine yol alıyordu. Artık yanımda o iki Çinli yoktu. Yine de kalkamadım koltuktan. Birden durdu. Hiç beklemediğim bir an iskemlenin tam baş hizasında, kuvvetli bir çekim hissettim. Başım hızla geriye çarptı. O vantuzun etkisiyle sersemledim. Başım ve boynumun kıvrımları bir pazıl gibi yumuşak bir yere yerleşti. Gözbebeklerime giren mavi bir ışık gördüm. O ışığı biliyorum. Canım acıyordu. Dişlerimi ve dudaklarımı sıktım. Başım o vakumla bir deliğe çekiliyordu sanki. Kafatasım sakız gibi esnemiş, ufalmış, parmağımdaki yüzükten geçecek kadar kalmıştı. Sanki kafamın içinden o vakumla beynim çekilmiş, önümdeki beyaz zemine bir bozuk para gibi “tın” sesi çıkartarak düşmüştü. İşte o andan sonra bir hafiflik hissettim. Öyle bir hafiflikti ki bu karınca olmuştum. Bir karınca sürüsünün içinde, nereye gittiğini bilmeyen, ne yaptığını düşünmeksizin algoritmik olarak yapan, varlığının sebebini bilmesine gerek olmayan, küçük bir karınca hafifliğiydi hissettiğim.

Odama çıkarıldıktan kısa bir süre sonra elindeki belgelerle bir Çinli geldi. “Burayı imzalayın, sizi taburcu ediyoruz, ülkemize ve yeni dünyamıza hoş geldiniz” dedi. Dediklerini çeviriye ihtiyaç kalmadan anladığımı, elimdeki valizlerimle otelime giderken fark ettim.

Öznur Unat

21 Mayıs 1972’te İzmit’te doğmuşum. Uludağ Üniversitesi İ.İ.B.F. İşletme bölümünde okudum. Özel bir bankada yöneticilik yapmaktayım. Evliyim. Efe ve Ela adında iki çocuğum var. İş hayatım devam ederken 2019 yılında Üsküdar Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Nöropazarlama Bölümü’nde yüksek lisansımı tamamladım. Halen aynı üniversitede Uygulamalı Psikoloji alanında yüksek lisans eğitimine devam etmekteyim. Psikolojiye olan ilgim sayesinde Prof. Dr. Cem Kaptanoğlu hocamızın vermiş olduğu Destekleyici Psikoterapi Eğitim Grubuna katıldım. 3 yıllık bu eğitimi 2020 Haziran ayı sonunda tamamladım. Eylül 2020 tarihinde Prof. Dr. Doğan Şahin hocamızın açtığı “Aktarım Odaklı Terapi” eğitimine başladım. Bu eğitimlere katılmaktaki amacım, kişilik yapısı birbirinden çok farklı insanlara empati yapabilme yeteneğimi arttırabilmek ve böylece yazacağım metinlerde daha gerçekçi karakterler kurabilmektir. Yazdığım hikâyeler, Edebiyat Haber, Parşömen Fanzin, Oggito gibi mecralarda yayımlandı. Seyahat etmeyi çok seviyorum ve www.ailecekgeziyoruz.com isimli seyahat bloğunun kurucusu ve yazarıyım.