Öykü

Yükseliş

Hezarfen, zifiri karanlığın içinde hiç bir şey göremiyordu. Kör olmuşçasına tutunacak yer ararken nerede olduğu hakkında en ufak bir fikri yoktu. Hangi tarafa dönse elini boşluğa savuruyordu. Kalbi korkudan kanat çırpan bir kuş gibi uçup gitmek için çabalıyordu sanki.

Karanlıkla cebelleştiği sırada bir takım tıkırtılar işitti ve seslerin geldiği yöne döndü. Tam bu anda bir ışık karanlığı yararak belirdi. Göz alan bu ışıltıdan korunmak için bir elini yüzünün önünde tutup, parlaklığa doğru yürümeye başladı. Yaklaştıkça bunun açık bir kapı olduğu anlaşılıyordu. Gözleri artık uyum sağlamıştı ve ışığın diğer tarafını görebiliyordu. Hiç düşünmeden oraya girdi.

Tavana yerleştirilmiş ince ve uzun fenerlerle aydınlatılan, kendi yansımasını bulanık bir şekilde gördüğü tuhaf duvarları olan bir koridordu burası. Hayatı boyunca kandil ile aydınlanan biri için bu gördükleri dehşet vericiydi. O zifiri yere tekrar bakmak için arkasını döndüğünde kapı kaybolmuştu. Bu nasıl olabilirdi? Düştüğü acayipliğin içinde ne yapacağını bilemedi ve ufak adımlarla ilerlemeye başladı. Koridorun bazı duvarlarında, belli aralıklarla, içinde hareket bulunan parlak tablolar vardı. Bazı şekillerin mütemadiyen dönüp durduğu tablolar… Burası neresi ve burada ne işi vardı? Bilinmezliğin korkusu her hücresini ayrı ayrı sarmıştı. Onu buraya kim getirmişti? Aklında onlarca soruyla yürümeye devam etti.

Bir süre sonra koridorun sonu gelmişti. Önünde girintili çıkıntılı bir duvar, rakamların ve şekillerin bulunduğu parlak bir kutu daha… Çaresizlik içinde olduğu yere çöküp ne yapacağını bilemez durumda iken, o duvar tam ortadan ayrılarak iki yana açıldı. Artık bu esrarengiz yerde olanlara şaşırmaktan yorulmuştu.

Kafasını uzatıp içeriye baktığında, birbirinden ilginç ve hayret verici edevat olan kocaman yuvarlak bir oda ile karşılaştı. İçeriye girmekten ve bazı cevaplar alabileceği birini bulmaktan başka çaresi yoktu. İçinden arka arkaya okuduğu dualarla kapıdan girdi. Şaşkın bir şekilde etrafını inceliyor, elini herhangi bir şeye atmaktan çekiniyordu. Düşünmeye çalıştığında beyni kendini kapatmış gibi sessiz kalıyordu; tanımadığı bir ortamda bu da aslında son derece normaldi. Bu şekilde dolanırken;

“Hoş geldin Hezarfen! diye bir ses duydu.

Kimin konuştuğunu görmek için etrafına göz gezdirdi. Ortada kimse yoktu; gaipten gelen seslerde olmayacak bir şey değildi, herhalde böyle bir yerde.

“Göster kendini, kimsin! diyerek bağırdı Hezarfen. Bu haykırışın ardından kapı açıldı; kolları bileklere kadar gelen, uzunca bir elbise üzerine giydiği kaftan ve kafasındaki sarığı ile bir insan belirdi.

“Korkma Hezarfen, sana anlatacaklarımız ve göstereceklerimiz var.” diyerek konuşmaya başladı adam.

“Çok şaşkın ve korkmuş olduğunu biliyoruz.” diye sözlerine devam etti.

“Sen mucit ve bir bilim insanısın, son dönemdeki çalışmalarının hangi yönde olduğunu biliyoruz.”

Bu kişiyi görüp ve konuşmalarını duyduktan sonra korkusunun biraz azaldığını hissetti. Yanına doğru gitti ve ona dokunmak için elini uzattı. Yaptığı bu hamle boşa gitmişti, eli ona değmemiş içinden geçmişti. Tekrar denediğinde aynı olay yinelenmiş, eli ışıldayarak içinden geçmişti. Ağzını tam açıp konuşacaktı ki, bu parlak insanımsı hayalet birden kayboldu. Hemen arkasından, içeriye girdiği kapı tekrar açıldı. Bakışlarını oraya dikmiş kimin geleceğini gözlüyordu.

Kısa bir bekleyişin ardından, koyu yeşil bir renge sahip, büyük gözleri yüzünün yarısını kaplamış ufak ağızlı üç mahlukat içeriye girdi. Üzerlerinde zırha benzer siyah kıyafetler vardı. Ellerindeki parmak sayısı dört olan bu varlıklar, edevatların önündeki oturma yerlerine kuruldular. Hezarfeni karşılarındaki sandalyeye oturması için çağırdılar. Bu olan bitenin nedenini bir an önce öğrenmek istediği için gördüğü bu şeylere tepki vermedi ve gösterdikleri yere oturdu.

“Dediğimiz gibi bu sıralar ne üstünde çalıştığını biliyoruz.” diye söze girdi ortada oturan.

“Uçma hayallerini gerçekleştirmek için araştırmalar ve çalışmalar yapıyorsun.”

Onlar bunu nereden biliyordu? Hayretler içindeydi…

“Seni uzun zamandır takip ediyoruz. Yapmak istediğin şey dünyanın değişmesi için büyük bir adım olacak.”

Nasıl takip ediyorlardı? Her konuşmadan sonra aklına başka sorular takılıyordu.

“Biraz önce burada olan insan benzeri o şey neydi?” diye sordu Hezarfen.

“O gerçek değildi, bizim yarattığımız bir ışık oyunu… Karşına çıkmadan önce o şekilde konuşmak istedik seninle. Korkunu gidermek içindi.” diyerek soruyu yanıtladı konuşmacı olan.

Diğerleri söze dahil olmuyordu, onlar yaveri gibi sadece yanında oturuyorlardı.

“Sizler ne tür canlılarsınız?” diyerek bir soru daha sordu.

“Bizler dünyalı değiliz. Başka bir gezegenden geliyoruz.” dedikten sonra üçü birden ayağa kalktı.

Yuvarlak odanın önü boş olan duvarı yukarıya doğru açılmaya başladı. Duvarın tamamen açılmasıyla birlikte, sonu görülmeyen kapkara boşluk ve mavili yeşilli parlayan büyük bir küre ile karşı karşıya geldi. Konuşma görevini üstlenen varlık:

“Bu gördüğün, içinde yaşamını sürdürdüğün yer olan Dünya.” dedi ve sözlerine devam etti; “Kâinatta yaşamın olduğu daha birçok gezegen var.”

Gördüğü manzara karşısında dili tutulan Hezarfen’in ağzından;

“Neden ben?” diye iki kelime çıktı.

Bunun üzerine;

“Sen ilk değilsin ve son da olmayacaksın.” cevabını alan Hezarfen tekrar dikkatini anlatılanlara verdi.

“Dünya’nın yuvarlak olduğunu gördün. Bunu iddia edenler, kanıtlamak için denizleri aşan kişi ve daha birçokları burada bulundu.” dedi ve yerlerine geçerek oturdular.

“Senin çalışmanın sonucu, insanlığın ufkunu açarak yükselişinde önemli bir yer tutacak.”

Anlatılanlar karşısında allak bullak olan Hezarfen:

“Neden yardım ediyorsunuz?” sorusuna cevap gelmesini beklemeden; “Başka yerlerde yaşayan canlılar varsa, açık açık kendilerini neden herkese göstermiyorlar?” diyerek ikinci sorusunu sordu.

Yeşil mahlukat soruyu cevaplamak için ufacık ağzını açarak:

“İnsanları kainatta başka yaşamların olduğuna ve bir gün onlarla karşılaşacakları güne hazırlamak için yardım ediyoruz. Bu zamana kadar tarihin her döneminde sizlere yardım ettik. İnsan hayatının akışını ve düzenini bozmamak adına, ilerlemenizde yol gösterici yardımlar oldu.” dedi.

“Dünyadaki insanlar, şuan bunu anlayacak şuura sahip değiller. Bu zamana kadar, vereceğimiz bilgileri anlayacak insanlarla temas kurduk. Senden ve bizden sonraki nesillerde, tüm insanların bu durumu algılayabileceği zamanlar gelecek. O günler geldiğinde tüm insanlık bunu öğrenecek.” diyerek ikinci sorusunu cevapladı.

Anlatılanları düşünen Hezarfen, bir şeye takılmıştı ve hemen onunda cevabını öğrenmek istiyordu.

“Dünya haricinde bütün canlılar birbirinden haberdar mı? diye bir çırpıda sordu.

“Sizin gibi bu durumu anlayamayacak birçok gezegen var. Onlara da yardımlar ediliyor; yaşamın akışını bozmadan… Diğer taraftan bilen ve temas halinde olan gezegenler var. Bu şekilde bir işleyişin olmasının nedeni, uyulması gereken kainat yasalarıdır. Yasaları koyan da büyük ve gelişmiş gezegenlerin kurduğu ortak meclistir.” cevabını aldı.

“Kainat yasalarını neye göre çıkarmışlar?” diyerek küçük bir soru daha yapıştırdı.

“İlk temasın sağlandığı zamanlarda, birbirleriyle iletişim kuran gezegenler başka yaşamları aramak için güç birliği yapmış. Gelişmiş olmayan birkaç gezegen bulmuş ve karşılarına çıkmışlar. Bu durum, o gezegenlerde kaosa neden olmuş. Tekrar aynı hataya düşmek istememişler ve yaşam bulunan gezgenin bu karşılaşmaya hazır olması için gelişiminde gizli yardımlar yapmaya karar vermişler. Bunu sağlamak için de kainat yasalarını çıkarmışlar.” dedi yeşil varlık.

Artık daha fazla soru ve cevaba gerek kalmamıştı. Sadece insan ırkı yoktu, birçok yaşam vardı ve belli bir düzen ve yasalarla yönetiliyordu. Buraya getirilmesinin nedenini de anlamıştı.

Hezarfen’e yaptığı çalışmalarla doğru yolda olduğu anlatıldı ve eksikleri için gerekli bilgiler verildi. Kullandığı malzemeleri doğru bir şekilde nasıl ayarlayacağı da söylendi. Daha sonra hep birlikte kalkıp buradan dışarı çıktılar.

Geldiği koridordan yürüdüler ve belli bir noktada durup onun beklemesini istediler. Diğerleri ortadan kaybolduktan sonra aniden aynı karanlığın içinde kaldı.

“Yine ne oldu? diye bağıran Hezarfen, kan ter içinde uyandı. Evindeydi. Yatağının içinde doğrulmuş, hızlı hızlı alıp verdiği nefesini kontrol altına almaya çalışıyordu. Temiz hava almak için dışarıya çıkıp kapının önüne oturdu ve olanları tek tek düşündü. Bunların hepsi gerçek miydi? Yoksa çalışmalarından kaynaklı gördüğü bir rüya mıydı? Bu anda ona anlatılanlar aklına geldi, unutmamak için içeriye koşup her kelimesini hatırladığı şeyleri yazdı.

Aradan zaman geçmiş, gerçekliğinden hâlâ tam emin olamadığı bilgileri uygulamaya başlamıştı. Birçok deneme yaptı ve her geçen gün sonuçlar olumlu oluyordu. Bunların ardından, yapacağı büyük olayı insanlara duyurdu. Gününü ve tarihini söyledi.

Büyük gün gelmişti, hesaplamalarını yapmış onu uçurması için tasarladığı kanatları takıp Galata Kulesine çıkmıştı. Gözlerini kapattı ve derin bir nefes aldıktan sonra kendini boşluğa bıraktı. Gözlerini tekrar açtığında onca kişinin bakışları arasında havada kuş gibi süzülüyordu. Yukarıdan baktığı insanlar, alkışlar ve ıslıklar çalarken o kuş bakışı olarak yeryüzünü gören ilk insan olmanın zevkini çıkarıyordu. Denizin üstüne gelmiş etrafına bakıyor ve güzel manzarayı izliyordu. Bir anlığına kendisini gösteren bir cismin yanında uçtuğunu ve içinde o yeşil mahlukatı gördü. Kısa süren bu bakışmayı, yüzünde oluşan tebessümle karşılayan Hezarfen Ahmet Çelebi, büyük bir heyecanla tarihi bu olayı başarıyla bitirdi.

Yükseliş” için 6 Yorum Var

  1. Merhaba:
    Güzel bir çalışma olmuş. Olaya Danikenvari bir şekilde yaklaşmışsın. Hani ‘insan aklı mı yoksa dışardan uzaylılardan gelen destek mi bilimin ve tekniğin gelişmesinde egemendir’ tartışması. Bu tür tartışmalar yapıldı ve yapılacaktır. Benim takıldığım 1700 lerde yaşayan biri uzay teknolojisiyle karşılaştığında göstereceği tepkilerin az olduğunu düşünüyorum. O zamanlar dünyanın yuvarlak olup olmadığı veya dünyanın mı döndüğü yoksa evrenin mi merkezde olan dünya çevresinde döndüğü tartışmalarını bile yapıldığını düşünmediğim zamanlardır. Ve siz aldığınız bir adama Uzayı anlatıyorsunuz. Ben ce Hezarfenin ilk tepkisi büyü ve büyücülük şeklinde olmalıydı. Ve bu bölüm biraz daha detaylandırılmalıydı. Sonuçta iyi bir çalışma olduğunu tekrar ederek ve okumaya, yazmaya devam etmeni -haddim olmayarak- tavsiye ederek iyi geceler diliyorum.

  2. Hasan dedi ki: dedi ki:

    Öncelikle yorumunuz için teşekkür ederim. Göstereceği tepkiler biraz daha fazla olabilirdi. Ancak Dünya’nın yuvarlak olup olmadığı konusu ise; Pisagor’un MÖ Dünya’nın yuvarlak olduğunu ileri sürmesi, Aristo’ nun yaklaşık iki yüzyıl sonra gözlemleri sonunda Dünya’nın yuvarlak olduğunu söylemesi ve 1500’ lü yıllarda Macellan’ nın gemisinin deniz yoluyla Dünya’nın yuvarlak olduğunu ispatlaması bu tartışmaların her zaman olduğunu gösteriyor. Bilim insanı bir kişi bunlardan herhalde haberdardır ve karşılaştığı şeyler ne olursa olsun, gördüklerini anlamasada büyücülüğe bağlamadan, mutlaka mantıklı bir açıklaması olduğunu düşünerek hareket edeceğini beklediğim için bu şekilde yazdım.

  3. Merhaba Hasan,
    Öykünü, olayı başka bir boyutta ele alışını, işleyişini ve dilini sevdim. Dünyadaki büyük olaylara uzaylı etkisi belirttiğin gibi tartışılan bir konu sadece bir okuyucu olarak hani onun başarısını dış etkiye bağlanması fikrini biraz garipsedim. Sonuç olarak farklı bir ele alış ve hoş bir öykü. Eline sağlık

  4. Doğru düşünmüşsünüz ama o zaman ki İstanbul da Pisagoru bilen kaç kişi vardır. Macellanı duymuşlar mıdır ki. Üstelik bundan iki ay öncesine kadar ciddi ciddi dünyanın düz olduğunu iddia edenlerde vardı bu ülkede. Bir de bilir misiniz bilmem ama Lagari Hasan Çelebi roketini denerken padişaha “Padişahım seni Hüdaya ısmarladım. İsa nebi ile konuşmaya gidiyorum” demiştir. Keşke biraz dinden de bahsetseydin. Öyle bir dindar toplumda yetişen biri olarak çevrendekileri o pencereden görmez miydin… Dediğim gibi sıkılmadan okunan iyi bir öykü olmuş…

  5. Hasan dedi ki: dedi ki:

    Zaman ayırıp öyküyü okuduğun için teşekkür ederim. Böyle bir kurgu güzel olur diye düşündüm.